Aydınlık Gazetesi'nden bir garip haber: Murat Ülker'i manşetine taşıdı

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, Linkedin hesabında, okuduğu ve beğendiği Kast Hoşnutsuzluğumuzun Kökenleri isimli kitapla ilgili bir yazı kaleme aldı. Isabel Wilkerson’un yazdığı kitapla ilgili 20 Eylül tarihli yazı, Aydınlık Gazetesi tarafından, sanki kendisi gazete için bir makale yazmış gibi, fakat, Ülker'e ait olmayan cümlelerle servis edildi.

ABONE OL
GİRİŞ 23.09.2020 15:13 GÜNCELLEME 23.09.2020 15:13 EKONOMİ
Aydınlık Gazetesi'nden bir garip haber: Murat Ülker'i manşetine taşıdı

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker Linkedin'de okuduğu ve beğendiği bazı kitapları paylaşıyor.

 

 

20 Eylül tarihinde de yazar Isabel Wilkerson’un Caste the Origin Of Our Discontents (Kast Hoşnutsuzluğumuzun Kökenleri) isimli kitabının tanıtımını yayınlayan Ülker, yazısının son bölümünde şu ifadelere yer verdi:

"Wilkerson niye “insanoğlu kaybedecektir” diyor da ABD kaybedecektir demiyor, anlamak güç. Sanırım Wilkerson söz konusu kast sisteminin aynı zamanda dünyayı yönettiğinden emin. Gerçekten öyle mi yoksa ABD’den araştırmacı gazeteci olarak bakınca öyle mi görünüyor? Halbuki bugün çok merkezli dünyamızın ağırlığının süratle Asya’ya kaydığını görüyoruz."

 

 

Wilkerson'ın neden 'ABD kaybedecek' demediğini sorgulayan Ülker'in sözlerini çarpıtan Aydınlık Gazetesi, bu cümleyi  'ABD kaybediyor Asya yükselişte' şeklinde yorumlayarak manşetine taşıdı.

Aydınlık'ın manşetindeki haberde yer alan yazıyı bile anlamadan yayınlaması eleştirilerin hedefi oldu.

İşte Ülker'in Linkedin'de yayınladığı o yazı:

Şu sıralar dünyada en çok satan kitap, Pulitzer ödüllü yazar Isabel Wilkerson’un CASTE THE ORIGIN OF OUR DISCONTENTS (Kast Hoşnutsuzluğumuzun Kökenleri) isimli kitabı (*). Geçen ay ABD’de raflara çıkmış. İlginçtir İngiltere baskısında kitabın ismi yine CASTE ama alt başlık The Lies That Divide Us (Bizi Bölen Yalanlar) (**).

Bir arkadaşım kitabın içinden bir öyküyü anlatan video gönderdi, ilgimi çekti. Hemen sipariş verip edindim. Bir süredir de elimde dolaştırıyorum. Wilkerson sanırım bu kitabı son zamanlarda ABD’de artan siyah-beyaz çatışmasından etkilenerek yazmış. Ama kitap sadece orada gösterilerin nedenini değil, tüm dünyayı ilgilendiren bir sorunu ortaya koyuyor.    

Isabel Wilkerson kitabın girişinde önce  Nazi Almanyası’ndan verdiği örneklerle anlatacakları için temel oluşturuyor. Kötülüğün kitleler arası nasıl yayılıp, hoşgörü çemberini kaldırdığını ve insanları nasıl toplu olarak hipnotize edebildiğini gösteriyor. Yani vicdanını kaybetmiş, iyi ile kötüyü ayırt edemeyecek kadar mekanikleşmiş, vicdanını susturmuş bu kişilerin; hiçbir şey yapmayarak, fiili kötülüğe karşı çıkmayarak, susarak, görmezlikten gelerek yahut kaçarak aslında kötülüğe hizmet etmelerinin altını çiziyor.

Wilkerson, günümüzde halen Amerikan toplumunda var olan gizli kast sistemini, beyazların üstünlüğünü ve siyah ve diğer ötekilerin toplumda edindikleri rolleri mercek altına alıyor. Amerikan toplumunun içindeki gizli kast sisteminin günlük yaşama nasıl yansıdığını ve insanların toplumda edindikleri rolü, Amerikan toplumunun gündelik yaşantısından kanıtlarla sunuyor. Siyahların toplum içerisinde edindikleri roller ve beyaz ırkla olan ilişkisini inceleyen Wilkerson, sonrasında Amerikan seçimlerine egemen olan beyaz-erkek egemen dilden ve ırkçı, politik, cinsiyetçi tutumdan söz ediyor.

Ben bu savı yani gizli kast sistemi iddiasını kabul edemiyorum. Zira bu kadar büyük bir toplumsal etkisi olan bir sistemin gizli kalması ve işlemesi mümkün değildir. Hem zaten o kadar güçlülerse niye gizlesinler ki, ben ancak naziler vb gibi bu politikaları benimseyip emellerini devlet aygıtı kullanarak gerçekleştiriyorsa inanıyorum. Zaten dünyamızdaki birçok diktatörlük benzerdir. Bir başka benzerlik de diktatörlerin hepsi narsisizm, megalomani, borderline gibi arazlara sahip değil midir.

Wilkerson’un ifadesine göre, Amerikan toplumunun geneline egemen olmuş gizli kast sistemi, siyahlardan, latinlere, kadınlardan, müslümanlara kadar ve diğer tüm ötekilere karşı “üstünlüğü” yansıtmakta ve Amerikan halkının günlük yaşamının her alanında görülmekte. İlginç olan ise, halkın kendi içerisinde bu kast sistemini kabul etmeyip bunu belirli gruplardan kaynaklanan geçici ve ayrılıkçı bir tutum olarak görmeleri. Balık yaşadığı akvaryumun farkında değil yani. Wilkerson, Amerikan toplum yapısına hakim olan Beyazların, ötekilere yaşattığı “öğrenilmiş çaresizlik”ten bahsediyor. Çünkü kast olarak belirtilen sistem, yasalarla belirlenemeyecek kadar insanlık dışı ve kabul edilemeyecek kadar da vicdan dışı.

Wilkerson insanlık tarihi boyunca, şu üç kast sisteminin öne çıktığını anlatıyor: 1) Nazi Almanya'sının trajik bir şekilde hızlanan, ürpertici ve resmen mağlup olmuş kast sistemi. 2) Hindistan'ın binlerce yıllık kalıcı kast sistemi. 3) Birleşik Devletler'deki şekil değiştiren, konuşulmayan, ırk temelli kast piramidi.

Konuşulmayan, ırk temelli kast piramidinden bahseden yazar yine aynı Amerika’nın köleliği kaldırdığını, insan hakları evrensel beyannamesinin çıkışını gözardı mı ediyor? Ama Avrupa ve İslam toplumları köleliğin kaldırılması ve angaryanın yasaklanmasını kanunlarında daha geç kabul etmiştir. Bizde bu ancak Cumhuriyetin ilanı ile kabul olmuştur. Bugün ise Avrupa’daki göçmen yasaları insanlara eşit davranmaktan uzaktır. Bazı Ortadoğu ülkelerinde mevcut iş kanunu pratikleri ise köleliği anımsatmaktadır. Müslüman halk açısından bakınca da halen evrensel bir mutabakat varken niçin kölelik icmai ümmet ile yasaklanmamıştır, hayret ederim.

Amerika'daki görünmeyen katı bir insan sıralaması hiyerarşisi resmeden yazar, fırsatlar ülkesi ABD’de kimin ne güce, paraya sahip olacağına bu cast sisteminin karar verdiğini anlatıyor. Kast sistemi içerisinde kişilerin kendilerine miras kalan genetik rollere değinen Wilkinson, tüm bireylerin toplum içerisinde kendilerine miras kalan rollere sahip olduklarını, bu roller çerçevesinde vizyonlarını geliştirdiklerini ve bu vizyonlara uygun hayaller kurduklarını anlatıyor.

Aslında batı, Avrupa, yani beyaz adamın uygarlığının mitolojik temellerinin Eski Yunan’a, hukuki temellerinin Roma’ya dayandığını düşünürsek bu benim açımdan konuyu açıklığa kavuşturuyor. Önyargılı da bulabilirsiniz beni tabi …

Ama mesela; ben sadece ilk ABD seyahatimde ülkeye girişte kendimin bir ALİEN (yaratık) olduğumu farketmiştim. Zaten James Baldwin “no one was white before he/she came to America” demişti. Ayrıca “Africans are not black. They don’t become black until they go to America” derler.

Peki diyor Wilkerson deri rengi insanları bölmek ve ötekileştirmekten başka ne işe yarar ki?” İlginç olan ise, insanın hayatta kalma adına tarihsel süreçte çevreye evrimsel adaptasyon sonucu oluşan fiziksel (genetik) değişimlerin, onların hayatlarını tehdit edici mahiyette karşılarına çıkmaları.

1800’lü yıllarda Samuel Morton adında bir antropolog, insanların kafa taslarını inceleyerek dünyada beş farklı ırk olduğuna dair varsayımsal çıkarımlarda bulunmuş. Bu kafa taslarından beyaz ırka ait olanın en büyük, siyahi olan kafa taslarının ise en küçük büyüklüğe sahip olduğunu söylemesi, beyazların siyahlardan daha gelişmiş bir beyne sahip olduğuna bu nedenle beyazların siyahlardan üstün olduğuna dair varsayımların temelini oluşturmuş. Beyazların beyin olarak üstünlüğünün ön plana çıkarıldığı bu araştırma nedeniyle, Afrika’lıların kas gücüne dayalı işlerde çalışmasının daha uygun olduğu varsayımına dayanılmış. Bugün yapılan genetic araştırmalar ise bunun yanlışlığını ortaya çıkarıyor. Benzer şekilde, beyazların siyahlardan üstünlüğünü savunan araştırmalar Wilkerson’un da öne sürdüğü üzere siyahların toplumda konumlandırdıkları pozisyonu meşrulaştırmak üzere yapılan çalışmalardır.

Benzer şekilde Hariri’nin kitaplarında yazılanlardan çıkardığım Adem (zenci gibi bir manası vardır) soyundan gelenlerin arzdaki mevcut ırkı ortadan kaldırdığını, asimile ettiğini düşünürsek siyahilerin 1-0 önde başladığını söyleyebiliriz. Ama yine bugün biliyoruz ki insanlarda hayatları boyunca yaşadıkları tecrübelerin hemen gelecek nesillere aktarılmasını sağlayan bir sosyal gen varmış. Bu bana Aksekili, Eğinli, Kayserili, hatta Eski İstanbul Efendisi gibi davranış kalıplarının nasıl aile ve çevrede nesillerce benimsendiğini açıklıyor gibi geliyor.

Benzer araştırmalar, Nazi Almanyasında Museviler için, Hindistan’da en alt sınıf olan Dalitler için ve Amerikan dokunulmazları kabul edilen siyahiler için yapılmış ve kötü muamelenin meşrutiyeti için kullanılmış. Ten rengi ise halen ırk tanımı için kullanılan ve kastı belirleyen en önemli argümanlardan birisi. Irk fikrinin sadece bir biyoloji meselesi olmadığını, aynı zamanda "emek, cinsiyet, sınıf kavramları ve kişisel güzellik imgelerini" de içerdiğini söylüyor. Wilkerson Kast sisteminin temelini oluşturan sekiz kavramdan söz ediyor.

Kavram 1: İlahi İrade ve Doğa Kanunları. Kastı meşru kılan ahlaki ve dini inanışlar. Hali hazırda insanların kast adına inandıkları şeyler kutsal metinlerden sentezlenerek ortaya çıkarılıyor ve insanlar inanmışlık uğruna kastın yaptırımlarına uyuyor. (Laws of Manu; it is by the kindness of the Brahmin that other people eat.)

Kavram 2: Kalıtım. Kast sistemi ırktan farklı olan görünüşten çok ayrı bir yerde , doğuştan insanlara atıf edilen bir statü. Herhangi bir kast sistemi içerisinde doğan çocuk ailenin mirasını taşımakla yükümlü. Bu statü genellikle, ailedeki bireylerden kastı en düşük olanın kastına göre belirleniyor ve bireysel başarılar burda bir kazanç getirmiyor. (If you are an African-American man or woman, you will always be that.)

Kavram 3: Endogami, Evlilik ve Eşleşme Kontrolü. Endogami her ne kadar aile içi evlilik olarak bilinsede, belirli bir kasta/ırka ait toplumların kendi içerisinde gerçekleşen evlilikleri de endogamiye örnek. Irkların kendi dışında gerçekleşen evliliklerinin toplum tarafından olumlu karşılanmıyor. Kültürel olarak bakıldığında beyaz ırkın hakim olduğu toplumlarda evliliğin asıl nedeni, çocuğa babanın ismini verme geleneğidir. Böylece soylu ve soysuz arasındaki fark vurgulanır. Çocuğun babanın soyunu aldığı toplumlarda evlilik bir anlamda çocuğun ait olduğu sınıfın belirlenmesi için önemlidir. (The black boy’s abduction and death were seen as upholding the caste order.)

Kavram 4: Saflık ve Kirlilik. Öteki olarak nitelendirdiğimiz kişilere karşı takındığımız tiksinme hissi. İnsanların düşük kastlarda bulunan kişilere karşı sahip olduğu kirli oldukları ön yargısı aslında bu insanların kirli ve pis işlerde çalışmasıyla ilişkilendirilebilir. Düşük yaşam şartlarına sahip olan insanların yeterli temiz su kaynaklarına ulaşamaması ve yeterli sağlık hizmeti alamaması bu hisse sahip olmamıza neden olan duygulardan biridir. Herhangi bir insan grubunu (kadınlar, Yahudiler, Çingeneler, eşcinseller, siyahiler) yalıtılmış kılmanın en iyi yolu herkesi bu kişilerin bir “kirlilik” kaynağı olduğuna inandırmaktır. (They believe in purity of dominant caste and the fear of pollution from the castes deemed beneath it.)

Kavram 5: Mesleki Hiyerarşi. Amerikan iş başvurularında karşımıza çıkan “Hangi ırka aitsiniz?” sorusu bunun en büyük kanıtlarından birisi. Vasıflı bir işte çalışmak için ne kadar yetenekli yaa da çalışkan olduğunuz değil hangi kesime ait olduğunuz önemlidir. Wilkerson bu durumu örneklerle anlatıyor. (In all social systems, there must be a class to do menial duties, to perform the drudgery of life.)

Kavram 6: İnsanlıktan Çıkarma ve Stigma. Kast sisteminin en uç örneklerinden biri olarak karşımıza çıkmakta. Yazar bunu , Nazi toplama kamplarından örnekler ve Amerikan siyahi köle tartışmalarından kanıtlarla belgeliyor. İnsan olmanın en önemli özelliklerinden biri olan kişiselleştirme, bireysel özelliklerle diğerlerinden ayrışma kastın olduğu sistemlerde yok edilmiş durumda. İnsanlar tek tipleştirilerek, tüm insanı değerleri ellerinden alınarak, açlık sınırında kendilerine ait hiçbir varlık taşımadan, ruhsuzlaştırılıyor. (Women were forced to disrobe before the crowd …)

Kavram 7: Yaptırım Olarak Terör, Kontrol Aracı Olarak Zulüm. İnsanları kontrol altında tutmak ve tehdidi ortadan kaldırmak için kaba kuvvet kullanarak öğrenilmiş bir çaresizlik çemberinin içine sürükleniyorlar. Kast sisteminin en altında kalan yada ırkçılığa maruz kalan insanlar, baskın kastın şiddet içeren davranışlarından korunma adına uyumlu ve itaatkar olma yoluna giriyorlar. (The whip was the most common instrument of punishment.)

Kavram 8: Doğal Üstünlüğe Karşı Doğal Aşağılık Siyahlara karşı yapılan insanlık dışı davranışlar, toplum içerisinde normalleşiyor. Siyahların toplum içerisinde ve gündelik hayatta yaşadığı insanlık dışı muamele ve ideolojik olarak tüm topluma yayılıyor. (The fabrics enslaved black people were permitted to wear, forbidding any that might be seen as above their station.)

Kast sisteminde insanların konumlandırıldığı ya da bireyi konumlandırdığı kast seviyesinin sonucu olarak, toplum içerisindeki yapma, etmelere belirli kalıplar ve mazeretler bulabilmek kolaylaşır. Ancak, bu kalıplar gücü elinde tutanların yaptıklarını da meşrulaştıran bir durumdur. Wilkerson, zaman içerisinde artan beyaz ölümlerinden ve popülasyonda artan siyah oranından söz ediyor. Siyahların yaşam haklarının hiçe sayıldığı dönemlerde, bu insanların çeşitli tıbbi deneyler için kullanımı ve ilaç imkanlarına erişiminin kısıtlanmasını anlatıyor. Bu durum, zaman içerisinde siyahları daha dirençli hale gelmesine ve birçok hastalığa karşı doğal bağışıklık kazanmasına neden olmuş. Bağışıklık kazanan genlerin gelecek nesillere aktarımı sayesinde Siyah genler daha güçlü bağışık sistemine ve daha uzun bir ömre sahip olmuşlar. Doğal olarak bu durum Beyaz ırk temelli Amerikan toplumunda huzursuzluklara ve siyah ırka karşı ırkçı saldırıların başlamasına neden olmuş. Toplumda artan siyah sayısı, beyazlar arası huzursuzluklara yol açmış. Ve ırkçılık yükselmiş. Artan siyah popülizmi, diğer bir deyişle ötekinin yükselişi Beyazlarda tehdit oluşturmuş.

Wilkerson, oldukça önemli olarak gördüğü vatandaş olma sorununa değiniyor. “Amerikan topraklarında doğmuş ve Amerika için savaşan bir asker bile bu kast sisteminden negatif etkileniyor” diyor. Askerler birlikte savaştıkları insanları, ailelerinden daha yakın görür ve silah arkadaşı olduğunu söyler. Birlikte savaştığı arkadaşı için ölmeye hazırdır. Ancak bu durumda bile kastın vahşi doğası devreye sokulur. Hayatını Amerikanın refahı için ve ülkenin bağımsızlığına adayan insanlar bile, siyah ve beyaz ayrımından nasibini alır ve ABD topraklarında “öteki” olur. Ve bu durumu, ülkenin refahı içinde siyahların yeri üzerinden anlatıyor ve kanıtlar sunuyor. “Amerika’da hayatınız boyunca siyah olarak ne kadar çalışmış olduğunuzun ya da ülke için neler yapabildiğinizin bir anlamı yok, siyahsanız sadece siyahsınız” diye de ekliyor.

Wilkerson kastın ön sıralarında ilerlemek ya da toplumda bir yere gelebilmek siyah-beyaz ayrımında siyahlara katkı sağlamaz diyor. Yıllarca çalışıp kast merdiveninin üst sıralarına çıkılsa dahi, bir beyaz tarafından tüm haklar alınabilir ve sahiplikler sınanabilir ABD’de diyor. Çünkü kast sisteminin ekonomik güçten çok daha derin, içselleştirilmiş ve insanların kemiklerinin içlerine işlemiş bir kavram olduğunu belirtiyor. “Bunu değiştirebilmek için maddi güç ve sosyal statüden çok daha derin bir silaha sahip olmanız gerekir, çünkü, en ufak menfi olayda, haklarınızı ararken, ya da medeni davranışlarınızda size nereden geldiğiniz anımsatılabilir” diyor, Wilkerson.

Wilkerson kitabın sonlarında artan ırkçılık algısının bir toplumun kollektif bilincini nasıl şekillendirdiğinden, bunun nasıl bir anda bir nefret söylemine ve katıksız bir propogandaya dönüşebileceğinden üstün ırkın icinde oluşan narsisizmden ve bunun kendilerini mesnetsiz bir şekilde üstün görmelerine neden olacak duyguları nasıl açığa çıkardığını anlatıyor. Bununla beraber oluşan narsisizm neden olduğu sanrılardan ve sahip olmadıkları özelliklere dahi sahiplik gösteren, tüm iyi ve güzeli kendilerine atfeden bir kesimden bahseden Wilkerson, bu durumun diğer insanlarda yarattığı travmatik sonuçlardan ve insanları nasıl derinden etkilediğini örnekleri ile sunuyor. İnsanların içinde bulundukları sistemde öğrenilmiş çaresizliklerinin yol açtığı, hayatta kalmak için boyun eğme hissinin yol açtığı sorunlara da değinen Wilkerson, yaşanan bu durumu Stockholm sendromu ile özleştiriyor. Stockholm Sendromu, başlarda rehinelerin kendilerini esir tutanlara karşı geliştirdikleri, sağduyuya aykırı nitelikteki “ezene bağlanma, sempati duyma” anlamında kullanılmıştır. Dee Graham Stockholm Sendromu ifadesini sadece bireysel travmaya karşı geliştirilen bir psikolojik tepki türü olarak sınırlamaz, ezilen bir grubun ya da kitlenin travmatik bir duruma karşı verdiği tepkiyi de kapsadığını belirterek, “Toplumsal Ölçekli Stockholm Sendromu” ifadesini kullanır. İnsanın durumundan ve ilişkisinden memnun olması, kendisini ezene bağlanması şeklinde ortaya çıkar. Benzer bir durum, köle ve sahip ilişkisinde kölenin sahibine bağlanması ve onun toplumsal haklarını korumaya çalışması olarak karşımıza çıkmaktadır. Zaman içerisinde siyahların, musevilerin ve Dalitlerin yaşadığı travmaların toplumsal olarak bir suistimal aracı haline dönüşerek insanlar arası kutuplaşmayı giderek arttırdığından bahsediyor, Wilkerson. 

Şöyle bitiriyor Wilkerson, “İnsanlar olarak bizler gerçek olmayan, ancak gerçekçi temeller üzerine kurgulanmış bir kast sistemi içerisinde, insanların birbirlerine koydukları sınırlar ile var olmaktayız. Bunu aşabilmenin yolu ise ne maddi gelire sahip olmaktan, ne de insanlara benzer şiddet saldırılarında bulunmaktan geçmekte. Biz insanlar olarak yaşanan bu durumu kökten yapılandırıcı bir sistem içerisinde yenmekle, yükümlüyüz. Zorbalık ve hoşgörüsüzlük ortadan kaldırılmadıkça ve fiziksel farklılıklarımız bir kriter olarak karşımıza çıktıkları sürece, yaratılan şekilcilik insanoğlunun kaybetmesiyle sonuçlanacaktır.”

Tabi burada Wilkerson niye “insanoğlu kaybedecektir” diyor da ABD kaybedecektir demiyor, anlamak güç. Sanırım Wilkerson söz konusu kast sisteminin aynı zamanda dünyayı yönettiğinden emin. Gerçekten öyle mi yoksa ABD’den araştırmacı gazeteci olarak bakınca öyle mi görünüyor? Halbuki bugün çok merkezli dünyamızın ağırlığının süratle Asya’ya kaydığını görüyoruz.