Milli Sağlık Endüstrileri Başkanlığı kuruldu

Prof. Dr. Osman Çakmak, yazdığı analizde kurulan Milli Sağlık Endüstrileri Başkanlığı için, "Bu fırsatı iyi değerlendirebilirsek , ilaçtan aşıya, tanı kitlerinden tıbbi cihazlara kadar teknolojik sağlık ürünleri büyük ölçüde yerli ve milli hale getirilebilir. Yerli ve milli üreticiler engellemelerden kurtulabilir." ifadelerini kullandı.

ABONE OL
GİRİŞ 17.03.2021 10:10 GÜNCELLEME 17.03.2021 10:12 GÜNCEL
Milli Sağlık Endüstrileri Başkanlığı kuruldu

Prof. Dr. Osman Çakmak 'Milli Sağlık Endüstrileri Başkanlığı' konusunda önemli tespitlerde bulundu;

Haber sayın Cumhurbaşkanlığı tvitinde  şu şekilde yer  aldı:

 “Yenilikçi ve güçlü bir sağlık endüstrisinin geliştirilmesi amacıyla Cumhurbaşkanlığına bağlı Sağlık Endüstrileri Başkanlığı kuruyoruz. İlaçtan aşıya, medikal cihazlardan biyoteknolojik ürünlere kadar pek çok stratejik malzemenin  yurt içi imkanlarla rekabetçi bir şekilde geliştirilmesi ve  üretilmesi çalışmaları, bu başkanlığın sorumluluğunda yürütülecektir”

Milli Sağlık Endüstrileri Başkanlığı kurulması ne anlama geliyor? Ülkemiz için önemi nedir?  

 Yazımızda Milli Sağlık Endüstrileri Başkanlığı’nın kurulması ile açılan fırsat kapılarını ve imkanları  değişik yönleri ile değerlendireceğiz. Kuruluşta dikkat edilmesi gereken hususları ve konunun önemini   ele alacağız. 

Milli Sağlık Endüstrileri Başkanlığına kısaca MİSEB diyeceğiz. MİSEB’in kurulması  Savunma sanayiinde olduğu gibi sağlık alanında da aradan bürokratik engellemelerin kalkması anlamına geliyor.   MİSEB’in kurulması  ile   sağlık endüstrileri bürokrasi engellemelerinden kurtulacak . Bu    fırsatı iyi değerlendirebilirsek ,     ilaçtan aşıya, tanı kitlerinden  tıbbi cihazlara kadar teknolojik sağlık ürünleri büyük ölçüde yerli ve milli hale getirilebilir.  Yerli ve milli üreticiler engellemelerden  kurtulabilir.

Türkiye’de teknolojik inovasyon için de bilim ve teknoloji geliştirmek için  büyük bir potansiyel   var.   Dünyanın sağlık merkezi olabilecek imkanlarımız mevcut.  İmkanlar ve alt yapı çok iyi. Hulasa  sağlık alanında “Dünya liginde”     oynayabilecek  çok iyi “oyuncularımız" ve alt yapımız var.   

Ne varki amatör küme mantığındaki  bürokrasi anlayışı   “oyuncuların” önünde engel teşkil ediyor.

Medyada yerli ve milli üretimde   bürokrasiden bağımsız doğrudan cumhurbaşkanlığına bağlı    SAĞLIK SANAYİ BAŞKANLIĞININ hayata geçirilmesi konusuna dikkat çekiyor   ve  önemine vurgu yapıyorduk [1]. Mutluyuz şimdi. Hayata geçirilmeyen bir çok projenin bu çatı altında gerçekleşeceğini ümit ediyoruz çünkü.

YAPILMASI GEREKENLER

Bu aşamada yapılması gereken MİSEB’in (Milli Sağlık Endüstrileri Başkanlığı)  misyon ve vizyonunu doğrultusunda hayata geçirilmesi olacaktır. Milli Savunma sanayiindeki hedefleri  MİSEB'e (Milli Sağlık Endüstrisi Başkanlığı) uyarlayabiliriz. Uyarlamalıyız.  Gerek akademi, gerek bürokrasi gerekse de sektör tarafından muhataplar ve taraflar bir araya gelecek, hangi kurum nerede yer alacak tarafların konumu belirlenecektir. Mevzuat hazırlanmasında sorumluluk ve  görev tanımlarının  doğru yapılması ve  tarafların yer almasını sağlamak çok önemli.  Bir oldu bittiye meydana verilmemelidir.  Yapının doğru kurgulanması yeterli değildir. Ehil ellere teslim edilmesi bir o kadar   önemlidir. Ehil ve  liyakat sahibi insanlara görevlerin  tevdi edilmesi esastır. Eski siyasetçiye, bir siyasetçinin yakınına ya da konuya uzak birine bir makam, paye vermek için    makamların  tevdi edilirse daha işin başında  sistemin ölü doğasına  yol açacaktır.

Yönetici ve kurucu kadroda  ehil ve idealist isimler  yer almalıdır. At binicisine göre kişner zira. Bir Selçuk Bayraktar (Baykar Savunma teknik müdürü), İsmail Demir (T. C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanı),  Mahmut Akşit (TEI Başkanı) doğru ve ehil isimlerdi. Savunma sanayiinde yazılan destana sadece ülkemiz değil tüm dünya şahit olmaktadır.   Aynı ferasetin MİSEB’de de  gösterilmesini bekliyoruz.    MİSEB’i sağlıkta milliliği ve yerliliği  dava edinmiş kadrolara teslim etmeliyiz. Direksiyonda proje ve patentleri/buluşları ile tanınmış,  araştırmacı kişiliği ve yöneticiliği/tecrübesi ile öne çıkmış kişiler yer almalı. 

Son yıllarda ülkemiz büyük atılımlar yaptı.   Yollar,   köprüler,  havalimanları vs.   Bundan sonra  ülkeyi uçuracak olan ileri teknoloji, özellikle kimya ve  biyoteknoloji projeleridir. Tıbbi biyomedikal cihaz ve malzemelerde dışa bağımlılığın sona erdirecek çalışmalardır. Bilime dayalı  yatırımlardır.

Milli Sağlık Endüstrileri Başkanlığı (MİSEB) ülkemizi acentacıların hakimiyetinden kurtarabilir,  kurulan koloni  düzeninin kalelerini yıkabilir, bürokrasiyi engel olmaktan çıkarabilir.   Milli Sağlık Endüstrilerinin kurulması ile  ilaç ve cihaz aletlerinin üretiminde yerlilik oranı, % 5-10 ların çok ötesine savunma sanayiinde olduğu gibi zamanla  % 60-70 lere çıkabilir. 

Bilim adamları etken maddeyi hazırlıyorlar. İlaç adayı aktif molekülleri belirliyorlar. Sonraki safhalara geçmede  hep engellemeler ortaya çıkıyordu. Bu yüzden ülkemiz   kendi yerli ve milli ilacını hazırlayamıyordu.   MİSEB’in kuruluşu tüm bu tıkanıklıklara  çözüm olabilir.

Geleneksel ve tamamlayıcı  tıbbı  diriltmeye yönelik  Sağlık Bakanlığının son yıllarda bazı atılımları oldu.  Mesela refleksoloji, müzik terapi, osteopati, proloterapi, apiterapi, mezoterapi, homeopati, fitoterapi ve akupunktur ile larva, hi̇pnoz, sülük, kupa ve ozon uygulamaları alanlarında eğitim standartları yayınladı. Bunlar önemli  gelişmeler. Ancak önünü açacak çalışmalara geçilemedi.  Kısıtlayıcı ve engelleyici yasa ve uygulamalar var.

Yine ülkemizde endemik bitkileri tıbbın emrine verecek bazı planlar yapıldı. Ancak bu planları hayata geçirilecek adımlar atılamadı.  Ülkemizde 4 bin 750 endemik bitki var.  "Tüm Avrupa'daki endemik bitkileri topladığınızda bile Türkiye'deki sayıya ulaşılamıyor.

Ne binlerce yıllık geleneksel tıbbı, ne de bugünkü modern tıbbın imkanlarını yok sayabiliriz. Her ikisinin getirilerini bir araya getirebilir ve birleştirebilir, insanoğluna daha fazla sayıda şifa metodu sunabiliriz.  Geleneksel ve tamamlayıcı tıp ile modern tıbbı birbirlerinin alternatifi olarak  gösteren yanlış kanaatler  var.  Halbuki bunlar  birbirinin  destekleyicisi  ve tamamlayıcısı halini almalıdır.

BÜROKRATİK OLİGARŞİ

Sağlık alanında tedbirler ve  planlar niçin hayata geçirilemiyordu?  Neden güzel projler yolda kalıyor, yada içi boşaltılıyordu?

İlaç ruhsatlandırma kriterleri” denilen dünya sağlık sitemini tekelinde tutan “BIG FARMA” denilen büyük ilaç devleri var. Bunlar ilaç üretimini kendi tekellerine almışlar.  Bunların kurduğu  sistemlere karşı büyük mücadele lazım.

Ülkemizide  ilim ve teknoloji gücü var.  Olmayan şey ise  bu sistemlere karşı mücadele. Bu yüzden  ruhsatlandıramıyor ve  ilaç üretemiyorsun.

En fazla siz onların pazarlama ayağı, paketlemecisi oluyorsunuz. Yani onlara hizmet edebilirsiniz. Ülkemizde durum bu büyük ölçüde.

Gözü doymaz kar hırsı ile ilaçları fahiş fiyatlarla satma adeta ilaç sektörünün vaz geçilmez adeti haline geldi.     ABD de ilaç firmaları fiyatı istedikleri gibi belirlemektedir. Domuz gribini hatırlayalım. Televizyonlarda gribin reklamı yapıldığı ay aşısını dünyaya tahmini yarım milyar, dünyaya ise 55 milyar dolara sattılar. “Bir ilacın üretimi için en az 10 yıl gerekiyor” diyordunuz. Hani nerede? Demek bu kurallar kendileri  için  geçerli değilmiş.  İlaç şu anda Dünyada  en büyük rant ve gelir kaynağı. O yüzden global firmalar ilaç sektöründe ortak kabul etmiyorlar. Yüksek rant sebebiyle tekellerinde kalmasını istiyorlar. 

Bürokrasi nasıl engelliyor? Hangi metotları kullanıyor?

Ülkemizde  “helva yapmak” için yeterli malzeme var. Bürokrasi, helvacıların önünü kapatarak,  onlara imkan vermeyerek yıldırarak, sindirerek   engelliyor.

Bürokrasi nasıl engelliyor? Bir misal verelim. Yerliden 1 liraya almanın makul olduğunu adı gibi biliyor. Ama mesela  yabancı A firmasından  4'e alınınca alacağı komisyonu  yerliden  alamıyor. Niçin alamıyor?   Yerleşmiş rüşvet mekanizmasından söz ediyoruz. Bu yüzden de yerli müteşebbisler bir bir eziliyor. Yerli üretici  bu durumda ürünlerini kendi ülkesine satamıyor. Yabancıya da satamıyorsa, ayakta kalamıyor.  Globaller sonunda bunları satın alıyor.  Yeşeren filizler  bir bir soluyor bu şekilde.

İşte MİSEB denizin ortasında  fırtınada yapayalnız kalan müteşebbisin elinden tutacak.  Kol kanat olacak. Yerli üreticilerin globallerce bertaraf edilmesini önleyecek.

Ülkemizde globallerin dizayn ettiği bir bürokrasi hakim olduğundan, “iyi takımlarınız” da olsa  kale kapalı olunca  gol atamıyorsunuz..   Bu mevzuat milli ve yerli olanın önüne geçiyor.

Bürokratik oligarşinin gizli gücü ile "menfaate dayalı bir bürokrasi"  hükmediyor.  Bu menfaat düzenini kaldırabilirsek müteşebbis ve hamiyetli, buluşçu insanlarımızın önü açılır.  

MİSEB   ayağımıza takılan, koşmamıza engel olan  bu şeytani  oligarşik menfaat düzenin kaldırılmasını vaad ediyor.   Böylece merkezi otorite  düzenleyici  gerekli kararları alabilecek.  Ödemeyi yapan merkezi otorite, kuralları yerli lehine koyabilecek. Çünkü MİSEB aradan bürokrasiyi kaldırmak için kuruldu.    

Bir örnekle konuya devam edelim.   

Sağlık bilimi ve teknolojisi alanında araştırma yapmak ve bilimsel çalışmaları desteklemek amacıyla 2015'te kurulan TÜSEB’e konuyu getirmek istiyorum.   Bakanlığın "yerlileşme ve millileşme" vizyonunda en önemli yapı taşlarından biri  olarak kuruldu TÜSEB.     Kendi milli ilaç ve aşı geliştirmenin, kendi insülinimizi, tanı kitlerini geliştirmek için doğrudan tıbbi ürünlere yönelik destekler için TÜSEB (Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı) kuruldu

TÜBİTAK daha ziyade ARGE  çalışmalarına destek veriyor. Doğrudan sınai ürünler ve uygulamaya yönelik çalışmaları   sınırlı kalmaktadır.  TÜSEB Sağlık alanının TÜBİTAK’ı olacaktı.  Doğrudan ürüne yönelik çalışmaları destekleyecekti. 

 TÜBİTAK’ın güzel destekleri var.   TÜBİTAK  da sınai ürünler için proje destekleri veriyor ama,    bu destekler çoğunlukla nihai ürüne  gitmiyor.    Tabi suç elbette ne o projeyi hazırlayan ve sunan da ne de TÜBİTAK’ta. Suçlu  yanlış işleyen sistemde.  

Yetkililer  bir daha düşündü. Ters işleyen mâkus talihi değiştirmek için ne yapılabilirdi?  TÜSEB kuruldu. İlk defa ülkede sağlık ürünlerini yerli ve milli  üretiminde devlet desteğini sistemleştiren bir mekanizma kurulmuş oluyordu.  Herkes mutlu ve sevinçli idi.  Sayın Bakanın (Fahrettin Koca)          TÜSEB’in rolünü ve faaliyetlerini anlattığı videoya bakılabilir[2]. 

Kuruluşundan uzun bir süre sonra TÜSEB başkanını buldu. Başkanlığa   Prof. Dr. Adil Mardinoğlu getirildi.  Bu atama daha önce alışkın olmadığımız  bir seçim oldu. Tabanla irtibatlı, çalışkan –dinamik, çözüm üreten  bir başkan...   Ülkemizin önde gelen sağlıkçılarının, sağlık birimi yöneticilerinin ve sağlık sektörü liderlerinin   yer aldığı  Sağlıkta Birlik Platformun teşkil ettiği whatsup grubunda gelişmeleri takip ediyorduk.    Davet edilen tanıtım toplantılarına katıldığımızdan TÜSEB’in başlattığı projelerden  de haberdardık. Mesela yerli  ve milli ilaç sanayiine katkı bu dönemde ülkemize  20 milyar TL değerleri bulan yerelleştirme ve istihdama vesile olmuştu.      

Ekibin aniden istifası  grupta (Sağlıkta Birlik Platformu)    büyük bir şaşkınlığa ve üzüntüye sebep oldu.   TÜSEB’in çalışmalarına şahit olanlar Hem TITCK başkanı ve hem de TÜSEB başkan ve genel sekreterinin başarılarını ve üzüntülerini dile getiren bir çok paylaşım oldu .  . Çünkü  başlatılan köklü  değişim ve  dönüşüm  inkıtaaya uğrayacaktı.   

Grupta üzüntü büyüktü. Çünkü aşağıda bir kısmını saydığımız projeler yarım kalacaktı.

Yerli ve milli  İnsulin  üretme projesi.    Bu projenin yerli üretimi için çok emekler verildi.  Son aşamaya gelmişti.   İnsülin ithal eden firmaların  hangi baskıları oldu acaba?

TÜSEB ve TITCK’ın Tıbbi beslenme ürünlerinin yerli ve milli hale gelmesi projesi.  Hali hazırda  % 100 ithal iken yerli hale getirmek için geliştirilen projesi başarı ile alt yapısı hazırlanmıştı.   

Yerli Plazma albümin  ve  globolin projeleri. Alt yapısı hazırlanmış ve hızla  ilerliyordu.  
Yerli Aşı projeleri çalışmaları.     Sayın Bakan referans verdiğimiz videoda [2]      bu gelişmelerden söz etmektedir. 
  
 Genom projesi.  Genom projesinde  büyük  çabalar sarfedildi. Alt yapısı ve ekipler hazırdı.       

Başka projeler…

İşlerin yürümemesini sadece buna (bürokratik oligarşi, menfaat ilişkileri) bağlayamayız. Kirli işlere alet olan, kişisel menfaatlerine teslim olan bürokratı, yapıyı, zihniyeti tasfiye etmek  ve  hesap sormak sormak için bürokrasi olabildiğince azaltılmalı. MİSEB bürokrasiyi azaltacağı veya yok edeceği için kuruluş önem arzediyor. Ancak bunun yanında  bir takım ticari, siyasi, kişisel hesapları da zikretmek gerekir.  Büyük emek verilen aşı projesi, insülin üretimi projeleri salt bürokratik nedenlerle mi akamete uğradı? Hayır.  Yerli biyokimya kitleri ve hatta tanı cihazları üretimi gibi projelere destek olmayan, kayıtsız kalan, toplantı gündemine dahi aldırmayan siyasi iradenin bazı temsilcilerine ne diyeceğiz?

Özetle şunu diyebiliriz. Sağlıkla ilgili konularda ülke menfaatlerini ve halkın sağlığını her türlü siyasi, ticari ve kişisel (menfaat) hesabın üzerinde tutmaz isek yeni yapı ile de istenen netice hasıl olmaz.

Önümüzdeki süreçte hem bu geçmiş tecrübelerden gerekli dersler çıkarılmalı hem de ciddi bir değişim yönetimi  yaklaşımı ile bu yeni yapıya geçiş süreci yönetilmelidir.

KENDİ HİKAYEMİZ

Mağdur olanlaran birisi de bizim çalışma grubumuz olduğundan, ilaç adayı moleküllerimizin  faz çalışmaları projemizden   söz edelim kısaca.

İlaç Geliştirme Alanında Uygulamalı Proje İş Birliği Çağrısı -2   (Başvuru no 7152)  çerçevesinde  başvurumuzu yaptık.  Bu çalışmalar, daha önce başarıyla tamamladığımız ve Proje Performans Ödülü alan   TÜBİTAK projemizin devamı olarak tasarlanmıştı.  Kolay ve uygun yollarla sentezini başardığımız moleküllerin  yüksek biyolojik aktiviteleri ortaya çıktı. İlaç adayı molekül  oldukları belli idi.  Özellikle  kanser, tip 2 diyabet, Alzhemier hastalığı  bunlardan bazıları. İlginçtir ki  molekülün bir teki aynı anda dört beş çeşit  hastalığa karşı etki gösteriyordu.

ekibimizle başvurumuzu yaptık.  Başvurumuz sözünü ettiğimiz TÜSEB yönetiminin görevden ayrıldığı  aylardan az bir zaman öncesine rastlamaktadır.  1 yıl  kadar sonra  bize gerekçesini anlayamayacağımız  muğlaklıkta kısa  olumsuz bir cevap geldi.   O geçen bir yıl içinde     gelişmeleri öğrenmek için  aramalarımızda kurumda muhatap da bulamamıştık.

Desteklenmesi için başvurusunu yaptığımız projedeki oleküllerin ön biyolojik aktivite çalışmaları ülkemizde bu sahada   etkin  ve güvenilir  grup arkadaşlarımız tarafından yapılmıştı.TÜBİTAK  Proje performans ödülü almış  bir projeydi.  Sonuçların bir kısmı  dünyaca saygın önde gelen prestiji yüksek dergilerde yayınladık.  Konuda toplam 30 kadar   makale yayınlamışız. Daha yeni  yayınlanmış çalışmalar olmasına rağmen hızla atıf almaya devam etmektedir.    200’ü kadar  atıf almış çalışmalardan söz ediyoruz.  Kinolin ve grubu moleküllerin sentezi ve biyolojik aktiviteleri ile sahasında  bir ekol oluşturmuş bulunuyoruz.

Tabi ki MİSEB’in kurulması ile bizim gibi diğer gruplar için de ümit doğdu.  Çünkü ülkemizde birkaç istisna dışında   milli molekülümüz    yerli ilacımız da yok.  Halbuki bu konuda    ön testlerle aktivitesi ortaya konmuş yüzlerce ilaç adayı molekül ve çalışmaya hazır onlarca    araştırma  ekibi var.

Bilindiği gibi bir molekülün ilaç halini alması için şu safhaları tamamlaması gerekiyor:  

(I) Keşif ve araştırma:  Hücre denemeleri ile aday etken molekülleri belirleme. (II) Preklinik çalışmalar. (III) Klinik çalışmalar. (IV)Tedavi onayı

Ükemizde sadece birinci aşamayı tamamlayabiliyorsunuz. Yani size daha ileri  gidemezsiniz deniyor.   YÖK sistemi akademik yükseltmelerde olmazsa olmaz yabancı dilde  bilimsel makale yapmayı teşvik ediyor. Halbuki YÖk sistemi halka hizmeti;  ürün (endüstriyel, kültürel, mali..) ve endüstriyel çıktıları   esas yapmalıdır.  Halbuki yabancı dilde bilimsel yayının  öne çıkarılması ile  elinizden Türkiyenin bilimsel varlığı “dışarıya” taşınmış  oluyor, yabancının  (özellikle Batının)  taşeronu haline geliyorsunuz.  Çünkü makale-yayın haline getirdiklerimizi daha ileri götürenler/ürüne dönüştürenler biz değil, yabancılar oluyor. 

GÜZEL BİR ÖRNEK: MUSTAFA GÜZEL VE ÇALIŞMA GRUBU

Yerli ilacın ülkeye katkısına güzel bir örneği   Kovid-19 tedavisinde kritik bir ilaç olan   Favipiravir. Bu ilacın sentezin yerli olarak hazırlanması için en üst düzeyde destek verildi ve  ilaç molekülü  40 günde hazırlandı. Ekipte yakından tanıdıklarım bulunduğundan süreci   takip ediyordum.  Sentez çalışmalarının yürüten grubun   başındaki     Mustafa Güzel hoca Medipol Üniversitesi İlaç Keşif ve Geliştirme Merkezi müdürü.
Bu ilacın yerli sentezi milyonlarca dolarlık ilaç ithalatının önüne geçti. Bu çalışmayla ülkemize milyonlarca dolar destek verilmiş oldu.  Mustafa Güzel ve ekibinin düzinelerce ilacı ülkeye kazandıracak potansiyeli olduğunu biliyorum [3]. 

Şunu hemen belirtelim ki bu ilacın hayata geçmesi COVİD -19 günlerinin olağanüstü şartları içinde oldu. Devletin üst seviyede desteği (Cumhurbaşkanlığı ve Sağlık Bakanlığı…)  oldu.  Bunun yanında ATABAY ilaç firmasının desteklerini ve özel sektör tarafını da unutmamak lazım. Bu destekler olmasaydı bu başarıdan söz etmemiz   mümkün olmayacaktı. Buna rağmen bu milli başarıya  gölge düşürmek ve itibarsızlaştırmak isteyen çevrelerin  faaliyetlerine;  basında dedikodularına şahit olduk.

ÇÖZÜME DOĞRU

Ülkemizin dışa bağımlılıkta belini büken en ağırlıklı  sektör sağlık alanı mı?

 Sağlık hizmeti ve sağlık  ürünlerinin en büyük alıcısı hatta çoğu kere tek alıcısı  devlet sektörleri olmaktadır.  MİSEB'in kurulmasında"yol haritası" tavsiyelerimizde, en kuvvetli vurgumuz, üretilecek ürünlerin Devlet alım garantisinin yer almasıdır.   Tedarik zincirini yönetecek bir yapının ortaya konulması gerekir. Müşterisi olmayan bir üretime kimse talip olmak istememektedir.  Üretimin kilit taşını teşkil eden unsur   “talep”tir.    Başlangıçta kalite farkı olsa bile devlet alımlarında yerli ürünleri  satın alma  şartı getirmelidir.  Yerli sanayimizin  hızla gelişmesinin ve  gittikçe kaliteli hale gelmesinin yolu budur.  

Türkiyenin yıllık tıbbi cihaz pazarı 3.2 milyar dolar(20 milyar tl). Perakende satış ve tıbbi malzeme satışı ise  30 milyar tl (2016 yılı değeri). İlaca gelince bu miktar daha fazla:  60 milyar tl. Toplamına bakalım:  110 milyar tl.  % 80- 85 oranında  dışa bağımlılık var. Bu da yılda 80-90 milyar tl’ye tekabül ediyor.  2021 yılında sağlık bütçesi toplam 200 milyar kadar. Neredeyse bütçenin yarısı dış alıma  gidiyor. Bu duruma göre  dışa bağımlılığın ve döviz çıktısının en büyük kaynağını  sağlık harcamaları teşkil etmektedir.

Ne yapmak lazım peki?

Savunma sanayisi çok iyi bir rol model oldu. Yerli üretim alım garantili şartname ihale modellerinin artırılarak geliştirilmesi sektör ve ülkemizi çok iyi bir noktaya taşıyacaktır.  

Yüksek teknolojik bilginin ticarileştirilmesine yönelik start-up geliştirilmelidir.  

Sektör paydaşlarınına dolaylı teşviklerin yanında doğrudan teşvik modelleri artırılmalıdır.

Milli  Sağlık Endüstrileri Başkanlığı (MİSEB) olaya sistemsel yaklaşımın ve sahip tarafın adı olacaktır.  Yerli ürün tercih ederek kendini global devlerin pençelerinde hissedebilecek yöneticilere devletin prim vermesi ve olabilecek aksi durumlarda Sayıştay denetimlerinde koruma kalkanı gelmeli. Yerli lehine her yıl alım oranını yukarı çekmeyen yönetici maaş ve tenzili rütbe riski ile karşı karşıya bırakılmalıdır.

Dünya  birkaç ilaç firmasından daha büyük  değil mi?

Sayın Erdoğan  dünyanın 5'ten büyük olduğunu yüksek sesle    ifade etmişti. İlaç üretimini elinde tutan tekellere karşı  benzer cesur seslere ihtiyaç var.

Amerikan Medtronic firması   Türkiye’y e her yıl 3-4 milyarlık malzeme satışı yapıyor.  Bunu nasıl sağlıyor? Herhalde “satın aldığı”  bürokratlar yolu ile  olmalı.  Gerektiğinde “belden aşağı” vurabiliyor.  Böyle durumlarda koro halinde harekete geçen basın trolüne sahip.

Medyada okuyoruz.  Yerli  yaptığımız her tıbbi teknoloji cihazı kötülenir; ithal olanlar ise bir harikadır!  Bitmeyen tıbbi sömürü düzeninin yalanı bu. Tekelin kalkması için bu  yanlışlığa ses çıkaranlar bir şekilde cezalandırılır,  sindirilir, korkutulur ve  hatta ortadan kaldırılır.

Ve ABD’li Medtronic Türkiye gibi ülkelerde kazandığı paralarla sadece 2010-2019 yılları arasında 36 şirketi satın almış. Tekelleşmenin bir yolu bu.  Senin yerli firmalarının güçlenmesine fırsat verilmiyor.  Sahip olmadığında ve elinden tutmadığında bir bir elinden çıkıyor. “ejderhaların” önünde duramıyorsun.  

Senin tanı kitini, senin kendi ulusal pazarına bile sokturmuyor.    Tanı kiti üreten   milli ve yerli firmalar ülkemizde bu şekilde “batırıldı”.  Daha doğrusu   ejderhalara küçük lokma oldu.

100 yıldır bu ülkenin yapamadığı "silahsız ve silahlı insansız hava aracı" yapan ve uçuran Selçuk Bayraktar, bizi   bürokratlar engelledi diyor. Adam diyor ki:  "başından beri her şeyimle engellendim ve hala daha engellenmeye çalışılıyorum” .  Otomotiv sektörüne parça üreten Baykar firması olarak değil, Bu ülkenin Cumhurbaşkanı'nın damadı olarak diyor. Bu ülkenin Başbakanı'nın damadı olmasına rağmen engelleniyor, iftiraya uğruyor.  Peki diğerleri bürokrasi engellerini nasıl aşacak , iftiraların karşısında nasıl duracak?

Peki nasıl oyun kurucu hale gelebiliriz?

Molekül saflaştırma zorunluluğu veya ilaç ruhsatlandırma kriterlerini onların kanunlarını mutlak kanun olarak bu ülkeye dayatırsan, oyun kurucu olarak onları  kabul etmiş oluyorsunuz. Sonrası onların size biçtiği görev ile kalıyorsunuz!

Bu kördüğümü çözmek için ne yapmamız lazım?

Cesur ve radikal bir karar verebilirsiniz.  Kanun ve kuralları İran, Rusya, Çin, Hindistan nasıl kırmışsa, nasıl kendi kanunlarını yazmış ve başkasının oyununa malzeme olmaktan kurtulmuşsa biz de bu yolu deneyecek ve kıskaçtan kurtulabiliriz.

MİLLİ VE YERLİ ÇÖZÜM YOLU

 En basit yolu Hindistan bulmuş ve ülkesine ait yüzlerce yıllık tıbbi formüllerini bunlar ‘geleneksel Hint tıpı formülüdür, modern bilimin yöntemlerinin ürünü değildir' diyerek kendi mührünü vurmuş. AYURVEDİK TIP (HİNT TIPI) adı altında üretmiş ve tüm dünyaya da ihraç ediyor, kendi tıp  kültürünü  de yayıyor. Dünyanın hemen  üçte birinde  bu metotları ve ürünleri doktorlar reçete ediyor, halk da kullanıyor.

Dünya patent haklarını dinlemeyen ülkeler var. Hindistan bunlardan birisi.   Dünya Patent Haklarını dinlemiyor. Benim  1,5 milyon kadar kanser hastası insanım var diyor. Ben bunu dinlemiyorum diyor haklı olarak. Jenerik olarak aynı ürünü yapıyor.

Biz de kendi başımızın çaresine bakmamız lazım.    Ayrıca geleneksel tıbbı diriltmeliyiz.   Geleneksel, yada tamamlayıcı tıbbı  geliştirerek kullanışlı hale getirmeliyiz.  Doktorlar reçete edebilmeli.

Dünya sağlık harcamalarında ve sağlıkta en az ilaç kullanan toplum Hindistan. Sonrası Çinliler... 1 milyar üstünde nüfusa sahip Hindistan 16 -20  milyar liralık ilaç kullanıyor, 80 milyonluk Türkiye Hindistan'da daha fazla sentetik ilaca para yatırıyorsa, ortada bir yanlışlık var.

Çin Akapunktur'unu kültür olarak dünyaya yaydı, Çin tıbbını yaydı, otları bile ülke kültür ve reklamı olarak kullanılıyor.

Halbuki bizim  kültürümüzde, tabiatımızda binlerce yıllık zengin birikimimiz var. İbn-i Sina bin yıldır dünya tıp biliminde okundu. Kendimize yetecek ve Dünyaya satacak  çok  şeyimiz  var. Türkiye geleneksel ve tamamlayıcı tıpta dünya mutfağı olabilir.

Tüm dünyaya da ilaç ruhsatlandırma kriteri için hücre kültür çalışması, hayvan deneyleri faz deneyleri (faz 1-2-3) derken, en hızlı çıkacak ilaç 10 yılda işlemler tamamlanabiliyor. Oysa bitkisel ilaçlar binlerce yıldır kullanılmaya devam ediyor. Mesela bir bilim adamı ya da bir yatırımcı bunları bile bile niye bu işe girsin?  Tünelin ucu gözükmüyor çünkü

Yani bir akademisyen öyle bir şeye kalkışsa ömrünün yetmeyeceğini bildiği için kimse uğraşmıyor, yatırımcı en az 10 yıl sonra ne olacağı belli olmayan bir projeye de kimse para yatırmıyor. Zaten devlet de  üretim tesisi kurmuyor.

Dışa bağımlılıkta enerjiden  sonra ikinci sırada ilaç geliyor.   Allah korusun ilacını ithal ettiğimiz firmaların bize ürün vermediğini düşünün, ülkemiz gerçekten  zor durumda kalır. Malum İran'a ambargo uygulandı ama İran artık şu anda biyoteknolojik ürünlerde ve ilaç konusunda kendi kendine yeter hale geldi. Akılları başına geldi. Darısı bize.

Patent kanunları vs hep bizim gibi ülkelerin aleyhine çalışıyor. Nüfusu büyük bir ülkeyiz. Dünya Patent Kanunu’na uyalım ama son dönemde getirilen ve elimizi bağlayan düzenlemeleri arkasındaki niyetleri ve bizim nasıl engellenmek istendiğini görelim.

Milli İlaç Endüstrisi Başkanlığı dağınık halde sağlık sektörünün güçlerini bir araya getirebilir. Bilim insanlarını, yatırımcıları ve endüstri liderlerini bir araya getirebilirsek o zaman gerçekten kendimize yetebilecek ve hatta başka ülkelere de satabilecek   tıbbi malzeme ve  ilaçlar geliştirebiliriz.

Türkiye’nin yetkin ve uzman bilim adamları var.     Herkes kendi alanında bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bir araya gelmedikçe faydalı bir şeyler üretmek mümkün olmuyor.

MİSEB sayesinde  savunma sanayiinde sağlanan  anlayış ve kümeleşme ilaç alanında da  yapılabilir.  Sadece muadil ya da fason ürün olarak değil yenilikçi ilaç dediğimiz kendi molekülümüz, özlük haklarıyla yani patenti ve yayınları ile tamamen ülkemize ait ilaç geliştirebiliriz.

Daha da önemlisi Hindistan, İran, Çin, Rusya  gibi kendi tıp ve tedavi anlayışımızı meydana getirebiliriz.

MİSEB  kendi ilacımızı geliştirmek   bize büyük  özgüven sağlayacak.  Molekülü hemen Faz-III yada Faz-IV'e kadar çıkaralım demiyoruz. Molekülü Faz-I'e getirmek bile önemli bir aşama.  4-5  milyon dolarlık yatırım anlamı taşıyor çünkü.   Geliştirdiğiniz ürün 100 milyon dolar etmeye başlıyor.

O takdirde büyük firmalar satın almak için peşinize düşüyor hemen. Yani ekonomik anlamda da kazançlı olan projeler. Satın alan firma geliştirmeyi tamamlıyor, güvenlik çalışmasını da yaparak  piyasaya sunuyor. Ülkemizde faz çalışmalarını  yapabilecek merkezler var artık.

 Milli Sağlık Endüstrileri Başkanlığının kurulması ile sağlık alanında dağınık  potansiyellerin bir araya geleceğine inanıyoruz. İlmin ve aklın ışığında, milli ve yerli gereklilikler doğrultusunda ihtiyaç duyulan yapılanmalara zaman geçirilmeden başlanmalıdır.