Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, 28 Şubat sürecini anlattı

28 Şubat darbesinin en büyük mağdurlarından ve direnişçilerinden olan Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, o günler hakkında çarpıcı açıklamalarda bulundu.

ABONE OL
GİRİŞ 28.02.2022 19:34 GÜNCELLEME 28.02.2022 19:34 GÜNCEL
Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, 28 Şubat sürecini anlattı

Prof. Dr. Ahmet Ağırakça'nın 28 Şubat dönemin yaşadıklarını tek tek anlattı:

28 Şubat’ta siz nerede çalışıyordunuz?

- 28 Şubat döneminde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesindeydim. Yaklaşık 22 yıl müddetle orada görev yaptım. Beklemediğimiz bir anda yeniden başörtü yasağına tanık olduk. Bu 22 yıllık İstanbul Üniversitesi dönemimde 3. başörtü yasağıydı. 28 Şubat hükümetleri bizlere çok sıkıntılar çektirdiler.

Derslerimizde hep başörtüsü mücadelesini konuştuk

Yasağın uygulandığı ilk gün neler yaşadınız?

- Fakültede değildim. Çalışmamı evimde yürütüyordum. Saat 2 civarında bundan önceki YÖK başkanımız o zaman doçentti. Ev telefonundan beni aradı: Abi, burada kıyamet koptu. Bütün kızlarımız polis kuvvetiyle dışarıya atıldı. Sana ihtiyacımız var” dedi. “Ben ne yapabilirim ki” dedim. “Herkes seni soruyor” dedi. Bilgisayarı kapattım arabaya atladım. Yaklaşık bir saat sonra edebiyat fakültesinin önüne vardığımda öğrencilerimiz, kızlarımız slogan atıyorlardı: Başörtüye uzanan eller kırılsın. Sözüm ona, başörtü yasağını kamufle etmek için sakallı ve saçı uzun erkekleri de dışarı çıkarmışlardı. Bir iki tane de eteği kısa öğrenciyi, dostlar alışverişte görsün diye dışarı atmışlardı. Bunlara da yasak geldi dediler ama asıl gaye tabi başörtü yasağıydı. Diğerlerine bir hafta sonra böyle bir yasak uygulanmadı. Daha doğrusu bu yasaklar kalktı. Tabi, eylemler devam etti. Kızlarımız hep dışarıda kaldı. Ben o günden sonra ders yapmadım. Derslerde normal akademik konuları bir kenara bıraktık. Başörtüsü mücadelesini, bu yasağı uygulayanları konuştuk. O günlerde sürekli olarak fakülte önünde, adliye önünde eylemler yapıyorduk. Adliyede kızlarımızın hep yanında durduk. Mahkemeye alınanların hep yanında durduk. Avukat arkadaşlarımız sağolsunlar bizlerin yanında yer aldı. Bunların isimlerini saymama gerek yok, başlarında rahmetli Necip Kibar arkadaşımız geliyordu. Bunun yanında Muhammed Özkan, Cüneyt Toraman ve birçok arkadaşımızın büyük desteklerini gördük.

Meydanlara çıkma fikri nasıl doğdu?

- O vakitten sonra üniversiteyi gözden çıkardım. Daha sıkıntılı olacağını biliyordum. Fakat gayem eylemlerimizi daha görkemli yapmaktı. Arkadaşlarla birlikte bizim evde toplandık. O akşam STK temsilcileri ve değişik kesimden arkadaşların katılımıyla (7-8 kişi) ertesi gün Beyazıt meydanında büyük bir miting yapıp oradan Cerrahpaşa’ya bir hafta sonra da yine oradan Çapa’ya yürümek üzere karar verdik.

Başka üniversite hocaları da yasağa direndiler mi?

- Edebiyat fakültesinde, hanımı örtülü olan 56 tane öğretim üyesi ve elemanı vardı. Profesör, doçent, asistan vs. Beyazıt’tan Cerrahpaşa’ya ve Çapa’ya yaptığımız görkemli mitinglerin bir gün öncesinde onları ziyaret gittim. Öncelikle, hanımı örtülü profesör arkadaşlardan başladım. Odalarında tek tek ziyaret ettim. Dedim ki: “Sol kesimde herhangi bir konuda adaletsizlik olduğu zaman herkes cübbesini giyiyor. Öğrencilerin yanında yer alıyor. Gelin, biz de cübbemizi giyelim kızlarımızın yanında yer alalım. Cübbeye dahi gerek yok. Destek olalım kâfi.” Bunları söyledikten sonra birçok kimse lafı geveledi. En son, yaş olarak en kıdemli hocamıza gittim. Belki onun desteğini alırsam diğerlerini yanımıza çekmemizin daha kolay olacağını düşündüm.

Bana dedi ki: “Ahmet sen ne yapıyorsun? Bizim çocuğumuzun rızkıyla mı oynayacaksın?” Karşılık verdim: “Hocam, rızkı üniversite, rektör, dekan vermiyor; Allah veriyor. Biz namaz kılan insanlarız, buna inanmayacaksak rızkın ne demek olduğunu anlamamışız.” Kapıyı yüzüne çarptım.

Yıllar sonra, İslam Tıp Tarihi kitabını tamamlamak için Süleymaniye Kütüphanesinde çalışırken o hoca ile karşılaştım. Yanıma gelip, tebessüm ederek selam verdi. Onu görünce yüzümü çevirdim. Bir daha selamlaşmadık. Mesele yalnız o değil. Biz Beyazıt’tan yürürken Edebiyat Fakültesinin önüne geldik, orada en az 10-15 tane öğretim üyesine hanımları örtülü olanlardan gelmelerini söyledim. Tek başıma kızların arasında yürüyordum. Hepsi bakıyordu.

Bu dik duruşunuz üniversite yönetimi tarafından nasıl karşılandı?

- Mitinglere katılmamdan dolayı üniversiteden uzaklaştırıldım. Asıl sebep ise mitinglerde çekilen fotoğraflarım ve kamera kayıtlarımdı. Hatta Beyazıt’tan Cerrahpaşa’ya yürürken kamera bana çok fazla odaklanmıştı. Miting sonunda çağırdım: “Siz polissiniz galiba, istediğiniz kadar çekin hiç imtina etmiyorum. Bizim mücadelemiz budur ve devam edecek. Başörtüsü mücadelesinden vazgeçmeyiz.”

“Hükümetin bu yaptıklarını hayatım boyunca anlatacağım"

Üniversite kapısından geri çevrilince hangi duyguları yaşadınız?

- Beni mitinglerde çeken kamera olduğu gibi rektörlüğe intikal etmişti. Ara tatil bittikten sonra okula gittiğimde bir komiser ve 7-8 polisle kapıda karşılaştım. Beni görünce cepheye koşar gibi karşıma durdular. Komiser, okula giremeyeceğimi söyledi. Bir zarf gösterdi. Açığa alınacağımı tahmin etmiştim. Açığa alınmanın hukuki prosedürünü de biliyordum. Dedim ki: “Bu zarfta yazılı olan 137. Madde gereğince benim açığa alınmam ise ben odama gidebilirim, akademik çalışmalarımı yapabilirim, kütüphaneden yararlanabilirim ama derse giremem.” “Üniversiteye girişiniz yasaktır. Biz laikliği korumakla görevliyiz” dedi. Şimdi, düşünün bununla onun ne ilgisi var? Komisere cümle ezberletmişler. Dedim ki:

“Bak, benim burada 1000 tane tarih öğrencim var. Dışarıda 72 milyon var. Bundan sonra ben sizin yaptığınızı, hükümetin bu yaptıklarını hayatım boyunca 72 milyona anlatacağım. Yazacağım anlatacağım ve gittiğim her yerde bütün halk sizin zulmünüzü görecektir.”

Sırtımı dönüp gittim. İnsan üniversiteden atılınca sarsılıyor. 20 adım attıktan sonra kendime dedim ki: “Bak Ağırakça, üzülmek, geriye dönmek yok. Asla bu konuda fütur etmek yok.”

Hak arama mücadeleniz nasıl devam etti?

- Çok detaylı bir itiraz dilekçesi yazdım.Dilekçeyi verdim. Kısa bir süre sonra kamu görevinden cezam biçildi. Üniversite dışına atıldım. Bir süre uğraştım. Dilekçeler yazdım, idari mahkemeler reddetti. Danıştay’a başvurduk. Danıştay da topu bir yerden bir yere atmaya başladı. İlk önce 8. Dairede’ydi. Bizi ilgilendirmiyor diye 12. Daire’ye gitti. 2 yıl sonra tekrar 8. Daire’ye geldi. Bu bizimle alakalı değil başka bir olay diye farklı bir daireye havale ettiler. Öyle öyle tam 7 yıl benim dosyam Danıştay’da durdu. Ama Danıştay istediği dosyaya 2 ay içerisinde karar verebiliyordu.

Özel hayatınızda size saldırı oldu mu?

- O yedi yılın daha başında yani atıldıktan 4-5 ay sonra sıkıntılar yaşamaya başladık. Birilerinin beni izlediğin hissettim. Apartman yöneticisi iyi bir arkadaştı, dedi ki: “Hocam seni soruyorlar. Haberin olsun.”, Kim soruyordu? Polisler. Ne zaman geliyor? Burada mı başka yerde mi oturuyor diye sormuşlar. Kapıcıya sormuşlar. Etrafımızı sabah akşam kontrol ediyorlarmış.

O arada Üsküdar’da bir kütüphane kurmuştum, üniversite öğrencileriyle ilgilenmek üzere. (Hatta Allah razı olsun Şeyma Döğücü beni orada iki avukat ile ziyaret etmişti, mağduriyetlerle alakalı) Orada otururken yıllardır görmediğim bir arkadaş geldi. “Hocam ben dün Ankara’daydım Devlet Güvenlik Mahkemesinin savcısının yanında otururken savcı Nuh Mete Yüksel dedi ki: Ahmet Ağırakça ve İrfan Vakfı’nın dosyasını hazırlayın getirin.” Tabii, bu arkadaş bizi tanıyor. “Kesinlikle, Nuh Mete Yüksel seni tutuklayacak” dedi.

Sürgün hayatınız nasıl başladı? Karar verme aşamasında neler yaşadınız?

- Sevdiklerimizle istişare ettik. Hem ailemle hem abimle konuştuk. Abime telefonda şunu söyledim: “1980 zamanında ‘Gel seni Beyrut’a götürelim’ dediklerinde “Ben, Kerim Ağırakça kaçtı dedirtmem’ demedin mi?” Ben daha sözümü bitirmeden bana gitmemi söyledi. Çünkü kendisi 1980 döneminde 4 yıl süreyle Diyarbakır Kapalı Cezaevinde aralıksız dayak yemişti. Çıktığında iskelet gibi bir şeydi. Biz yanlışlık yaptık sen yapma, dedi. O gün ben bilet aradım. Üniversiteden atılsam da yeşil pasaportum vardı. İsviçre’ye bilet buldum. Oradan Almanya Duisburg’da ki arkadaşlarımın yanına geçtim. Bütün sürgünler oraya gitmişti. Beni misafir ettiler. Mehmet Pamak oradaydı. O da sürgündeydi. Hasan Mezarcı da vardı.

“Hasan Mezarcı’yı içeride zehirlediler"

Hasan Mezarcı’yı içeride zehirledikleri doğru mu? O yıllarda buna dair bir emare var mıydı?

- Maalesef, Hasan hocanın hastalıkları başlamıştı. Ona verdikleri zehirler etkisini göstermeye başlamıştı. Hasan hoca kendisi söyleyip duruyordu: “Hapishane de beni zehirlediler, 28 Şubat beni zehirledi”. O kadar söylediği halde kimse onu dinlemedi. Gerçekten de zehirlediler, şu andaki halini görüyorsunuz içler acısı.

Sürgünde hangi zorlukları yaşadınız daha sonrasında neler yaptınız?

- Bir müddet orada kaldıktan sonra Suriyeli bir arkadaşım gelip beni aldı. Zamanında İstanbul Üniversitesindeyken okuttuğumuz bir arkadaşımızdı. Evine götürdü. Ev boştu. Bana 5 santim kalınlığında ince bir minder çok kirli bir yastık ve battaniye verdi. Fena değildi, güzeldi. Şikâyet olsun diye söylemiyorum bunlar yaşandığı için bilinsin istiyorum. Cebimizde para yoktu. Öyle bir noktaya geldik ki, sıfır parayla Hollanda’da İslam Üniversitesini kurdum. Orada 150 öğrenciyle başladık. Küçük de olsa bir maaşımız oldu.

Türkiye’ye nasıl döndünüz?

- 2,5 buçuk yıl kaldıktan sonra Türkiye’ye döndüm. 2003 yılında iktidar AK Parti’ye geçmişti. Hâlâ işsizdim. 28 Şubat’taki büyük kitle bizi takip etmez diye geldim. Ama hâlâ burada örtü mağduru kızlarımız duruyordu. Ben onları topladım. Birinci yıl 18 öğrenci, ikinci yıl 450 öğrenci, üçüncü yıl 850 öğrenci, dördüncü yıl onları mezun ettiğimiz zaman 1250 öğrencimiz olmuştu, hepsi başörtü mağduruydu. Üniversiteden atılmış veya giremeyen. Bu öğrencileri toplamam devam etti. 2006’dan 2012’ye başörtü yasağı kalkana kadar devam etti. Onları da mezun etme tarihimizi de sayarsak 2016 yılına kadar sürdü. Tahminen 4000’e yakın başörtü mağduru kızımızı okuttuk. Bu dönem içerisinde, başörtüsü mağduriyetini korumak için önce dernek kurduk. Dernekte, 850 öğrenci kız gidip gelmeye başladı.

Başörtüsü mağdurlarına yönelik çalışmalarınıza tepki geldi mi?

Vatan gazetesinde Mustafa Ateş diye birisi bir yazı patlattı. “Fatih’in göbeğinde şeriat fakültesi” başlıklı. Arkasından Hürriyet ve Cumhuriyet gazeteleri manşet attılar. Sonra bu meclise intikal etti. Meclise intikal edince bizim eski rektör yardımcımız Sayın Nur Serter Hanımefendi, konuyu meclise taşıdı ve meclisin kürsüsünde şöyle bir konuşma yaptı: “Biz Ahmet Ağırakça’yı üniversiteden attık, Ahmet Ağırakça İstanbul’un göbeğinde korsan bir üniversite kurmuş. YÖK ve Milli Eğitim uyuyor.”

O zaman ki Başbakanımız telaşlanmış, “Ahmet Ağırakça başımıza iş açmasın. Nasıl bir korsan üniversite bu?” O zaman Yekta Saraç Başkan Yardımcısıydı bana geldi: “Abi, ne yapıyorsun?” “Sizin yapmadığınızı yapıyorum” dedim. -O zaman için- “Burada başörtüsü mağduru 850 öğrenci var. Çık sınıfları dolaş. Yasak kapanacak ben de burayı kapatacağım” dedim. “Abi, ne olur dikkat et. Bu iş böyle olmaz mutlaka bunu resmiyete bağla” dedi, Yekta.

Birkaç gün sonra gazeteciler kapıya geldiler. İçeri girmek istiyorlardı. İçeri giremediler. Kızları görmediler. Onları savmak istiyordum ama nasıl yapacağımı düşünmeye başladım. Aklıma bir tiyatroculuk geldi. Kapıya çıktım yöre ağzıyla, “Buyur, gardaş ne istiyirsiniz?” dedim. Gazeteciler burada bir üniversite olup olmadığını sordular. Ben de yöre ağzıyla devam ettim: “Gardaş ben bi şey bilmiyem. Herkes gitmiş başka zaman gelin.” Biraz komik oldu ama başka türlü onları savamazdım. Adamlar karşı lokantaya oturmuş fotoğraf çekmişler. Peçeliler var çarşaflılar var, girip çıkanların hepsi başörtülü. Manşetler atılmaya başladı. Ondan sonra 3-4 kişi ders verdiğimiz yere geldi. Benimle görüşmek istediler. Birisi dedi ki: “Ben dernekler masasından geliyorum. Burada dernek varmış. Bu derneği tetkik edeceğiz.” Bütün evrakları gösterdim bir sıkıntı yoktu. Ama aralarından bir tanesi hiç konuşmadı sonradan bana sorular sormaya başladı. Ben de dedim ki: “Memur kardeşim sen Milli İstihbarat’tan mısın yoksa emniyet istihbaratından mısın?” Adam birden durdu. Dernekler masasından gelmiş ama sorduğu sorular öyle değil. Gülmeye başladı. Benim annem Mardin’lidir hemşeriyiz, dedi. “Önce hangi istihbarattansın” diye yineledim. “Emniyettenim” dedi. “O zaman ona göre konuşalım” dedi. Belki de iyi niyetliydi. “Başbakanlıktan gelen talimat üzerine burayı denetlememiz gerekiyor. Ve bize şunları iletmemizi söylediler: Ahmet Ağırakça orayı resmileştirsin.”

Resmileştirebildiniz mi?

- Üniversiteye dönüştürmemiz mümkün değil. Biraz soruşturduk. Resmi bir şirket kurduk ve burada kurs yaptığımızı söyleyelim. Bugünkü Akdem İstanbul ortaya çıktı. Ve Allah’a şükürler olsun bugün uluslararası bir kurum haline geldi. Kızlarımızı 2011 yılına kadar okuturken de her gün meydanlardaydım. STK’larla birlikte Saraçhane’de, Fatih’te veya başka yerlerde başörtü özgürlüğü için eylem yapıyoruz, bir taraftan da kızları okutuyoruz.

 28 Şubat’ı bilmeyen bir nesil var

Tekrar 28 Şubatların yaşanmaması adına bizim gibi inancını yaşamak isteyenler neler yapmalı?

- Öncelikle inancımızı bir dava olarak benimsememiz lazım. Bu bir davadır. Bu davaya sahip çıkmalı ve bir dava insanı olduğumuzu hayatın her zerresini damarlarımıza, hücrelerimize yerleştirirsek, bir dava peşinde olduğumuzu ifade edersek bir şeyler başarırız. Biraz dik durmasını bilelim. Dik durduğumuz gibi elimizi bizim ensemize ulaştıramayacaksınız, kesinlikle bize dokunamayacaksınız, dediğimiz zaman bu davaya sahip çıkmış oluruz. 28 Şubat’ı bilmeyen bir nesil var. Bu nesile ulaşmamız lazım. Biz bunu yıllarca anlatacağız. 28 Şubat’ı unutmayacağız, unutturmayacağız.

KAYNAK : Yeniakit