Suudi Arabistan'ın 1997 tarihli fetvası yeniden gündemde: “Dinlerin birliği” çağrısına ne diyor?

Suudi Arabistan Daimi İlmî Araştırmalar ve Fetva Komitesi’nin İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğin “dinlerin birliği” çatısı altında ele alınmasına ilişkin 19402 numaralı fetvası yeniden gündeme geldi.

ABONE OL
GİRİŞ 27.08.2026 12:24 GÜNCELLEME 27.08.2026 12:24 GÜNCEL
Suudi Arabistan'ın 1997 tarihli fetvası yeniden gündemde: “Dinlerin birliği” çağrısına ne diyor?

Suudi Arabistan'da yaklaşık 29 yıl önce yayımlanan ve “dinlerin birliği” tartışmalarına ilişkin hükümler içeren bir fetva yeniden sosyal medyanın ve internet yayınlarının gündemine girdi.

Suudi Arabistan Daimi İlmî Araştırmalar ve Fetva Komitesi tarafından yayımlanan 19402 numaralı fetva, bazı Arapça internet siteleri ve forumlarda 2026 yılında yeniden paylaşılmaya başlandı. Hatta bazı yayınlarda metin, Suudi makamlarının konu hakkında yeni bir açıklaması gibi sunuldu. Ancak kayıtlar fetvanın yeni olmadığını açık biçimde gösteriyor.

FETVA 1997 YILINDA YAYIMLANDI

Fetvanın tarihi 25 Muharrem 1418. Bu tarih miladi takvimde 31 Mayıs 1997'ye karşılık geliyor.

Akademik veri tabanlarındaki bibliyografik kayıtlarda da 19402 numaralı fetva, “Dinlerin birliği veya dinler arasında yakınlaştırma” başlığıyla 1997 tarihli bir metin olarak yer alıyor. 

FETVANIN KONUSU: “DİNLERİN BİRLİĞİ”

Fetvanın Arapça başlığı “الدعوة إلى وحدة الأديان”, yani “Dinlerin Birliği Çağrısı”.

Komite, metnin giriş bölümünde kendilerine ulaşan soruları ve o dönemde basında yayımlanan yazıları incelediklerini belirtiyor. Tartışmanın merkezinde İslam, Yahudilik ve Hristiyanlığın “dinlerin birliği” fikri kapsamında ele alınması bulunuyor.

Fetvada bu anlayışın uzantısı olarak görülen bazı uygulamalar da özel olarak sıralanıyor. Bunların arasında cami, kilise ve Yahudi ibadethanelerinin aynı çevrede kurulması, üniversite, havaalanı ve kamusal alanlarda benzer yapıların oluşturulması ile Kur'an, Tevrat ve İncil'in aynı cilt içerisinde basılması gibi fikirler bulunuyor.

“CAMİ, KİLİSE VE MABET AYNI KOMPLEKSTE OLAMAZ”

Fetvanın bugün yeniden tartışılmasının en dikkat çekici nedenlerinden biri ise dokuzuncu bölümdeki hüküm.

Komite burada bir Müslümanın “cami, kilise ve mabedin bir kompleks içerisinde inşa edilmesi” çağrısına katılmasını caiz görmediğini belirtiyor.

Fetvada komite, böyle bir yapının dinlerin eşit ve birbirinin alternatifi olduğu anlayışına kapı açacağını ve bu nedenle söz konusu projeye dinî açıdan uygun olmayacağını açıkça belirtiyor.

Bu madde nedeniyle 19402 numaralı fetva, özellikle son yıllarda gündeme gelen “İbrahimî dinler” ve “İbrahimî Aile Evi” tartışmalarıyla da ilişkilendiriliyor.

Nitekim 2023 yılında Abu Dabi'deki İbrahimî Aile Evi'nin açılmasının ardından fetva sosyal medyada yeniden yayılmıştı.

“DİNLERİ TEK BİR ÇATI ALTINDA BİRLEŞTİRME” FİKRİNE RET

Fetva çok net ve açık bir şekilde, İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğin tek bir dinî yapı veya eşit inanç sistemleri şeklinde birleştirilmesinin uygun olmadığını belirtiyor.

Komite, İslam inancına göre Kur'an'ın son vahiy kitabı, Hz. Muhammed'in de son peygamber olduğu “dinlerin birliği” anlayışının İslam'ın temel inanç esaslarıyla bağdaşmadığının altını çizityor.

Metnin sekizinci maddesinde ise komite çok daha net bir hükme yer veriyor. Bir Müslümanın “dinlerin birliği” düşüncesini benimsemesini İslam'ın temel inanç esaslarıyla bağdaşmayan bir tutum olarak değerlendiriyor ve bu çağrıyı kesin biçimde reddediyor.

ÜÇ KUTSAL KİTABIN AYNI CİLTTE BASILMASI DA ELE ALINDI

Fetvanın dokuzuncu bölümünde yalnızca ortak ibadet alanları değil, kutsal kitapların aynı yayın içerisinde bir araya getirilmesi düşüncelerine de değerlendiriliyor.

Komite, Kur'an, Tevrat ve İncil'in aynı kapak altında basılması fikrine de karşı çıkıyor. Bu uygulamanın İslam'ın Kur'an'a ilişkin inanç esaslarıyla bağdaşmayacağı görüşü dile getiriliyor.

DİNLER ARASI DİYALOG İLE “DİNLERİN BİRLEŞTİRİLMESİ” AYRIMI

Fetvanın son bölümünde dikkat çeken bir başka bir nokta daha bulunuyor.

Komite, Hristiyanlar ve Yahudilerle konuşmayı veya görüşmeyi mutlak biçimde reddetmiyor. Metinde, İslam'ın anlatılması amacıyla diğer dinlerin mensuplarıyla “en güzel şekilde” tartışma ve diyalog kurulabileceği belirtiliyor.

Bununla birlikte komite, bu diyaloğun dinlerin inanç esaslarından taviz verilmesi veya farklı dinlerin tek bir yapı içerisinde birleştirilmesi amacıyla yürütülmesine karşı çıkıyor.

FETVADA DÖNEMİN ÖNEMLİ İSİMLERİNİN İMZASI VAR

19402 numaralı fetvanın sonunda dönemin Suudi Arabistan dinî otoritelerinin önemli isimleri yer alıyor.

Komitenin başkanı ve dönemin Suudi Arabistan Başmüftüsü Abdülaziz bin Abdullah bin Baz, başkan yardımcısı Abdülaziz Âl eş-Şeyh ile komite üyeleri Salih bin Fevzan el-Fevzan ve Bekir Ebu Zeyd metinde isimleri bulunan isimler arasında.

işte o fetvanın tam metni:

 

Dinlerin Birliğine Çağrı

Fetva No: 19402

Hamd yalnızca Allah’a mahsustur. Kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olana, onun ailesine, ashabına ve kıyamet gününe kadar onlara güzellikle uyanlara salât ve selâm olsun. Bundan sonra:

Daimî İlmî Araştırmalar ve Fetva Komitesi, kendisine ulaşan soruları ve basın-yayın organlarında “dinlerin birliği” çağrısı; İslam dini, Yahudilik dini ve Hristiyanlık dini hakkında yayımlanan görüş ve makaleleri inceledi. Bunun uzantısı olarak üniversitelerde, havaalanlarında ve halka açık meydanlarda aynı çevre içerisinde bir cami, bir kilise ve bir mabedin inşa edilmesi çağrısını; Kur’an-ı Kerim, Tevrat ve İncil’in tek bir kapak içerisinde basılması çağrısını ve bu çağrının diğer sonuçlarını; ayrıca bunun için Doğu’da ve Batı’da düzenlenen konferansları, sempozyumları ve kurulan dernekleri ele aldı.

İnceleme ve değerlendirmeden sonra Komite aşağıdaki hususları kararlaştırmıştır:

Birincisi:

İslam’daki inanç esaslarından, dinde zaruri olarak bilinen ve Müslümanların üzerinde ittifak ettiği hususlardan biri şudur: Yeryüzünde İslam dininden başka hak din yoktur. İslam, dinlerin sonuncusudur ve kendisinden önceki bütün dinleri, inanç sistemlerini ve şeriatları neshetmiştir. Dolayısıyla yeryüzünde Allah’a kendisiyle ibadet edilecek İslam’dan başka bir din kalmamıştır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.”
[Âl-i İmrân Suresi, 19. ayet]

Yine şöyle buyurmuştur:

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.”
[Mâide Suresi, 3. ayet]

Yine şöyle buyurmuştur:

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bu ondan asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”
[Âl-i İmrân Suresi, 85. ayet]

Muhammed’in -Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun- gönderilmesinden sonra İslam, diğer dinler değil, onun getirdiği şeydir.

İkincisi:

İslam’daki inanç esaslarından biri de Allah Teâlâ’nın kitabı olan Kur’an-ı Kerim’in, âlemlerin Rabbi tarafından indirilen ilahî kitapların sonuncusu olmasıdır. Kur’an, Tevrat, Zebur, İncil ve diğerleri dâhil kendisinden önce indirilen bütün kitapları nesheden ve onlar üzerinde hâkim olan kitaptır. Dolayısıyla Allah’a kendisiyle ibadet edilecek Kur’an-ı Kerim’den başka indirilmiş bir kitap kalmamıştır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Sana da kendisinden önceki kitapları tasdik edici ve onları denetleyici olarak bu kitabı hak ile indirdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen bu gerçeği bırakıp da onların isteklerine uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi, hepinizi tek bir ümmet yapardı; fakat size verdikleriyle sizi denemek istiyor. Öyleyse hayırlı işlerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir."
[Mâide Suresi, 48. ayet]

Üçüncüsü:

Tevrat ve İncil’in Kur’an-ı Kerim tarafından neshedildiğine ve bunlara ekleme ve çıkarma yoluyla tahrif ve değiştirmenin ulaştığına inanmak gerekir. Bu husus Allah’ın yüce kitabındaki bazı ayetlerde açıklanmıştır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Sözlerini (ahidlerini) bozmaları sebebiyle onlara lanet ettik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimeleri yerlerinden oynatarak (anlamlarını) tahrif ediyorlar; kendilerine hatırlatılan şeyden (uyarıldıkları hakikatten) pay almayı unuttular. İçlerinden pek azı müstesna, onlardan daima bir hainlik görürsün; yine de onları affet, aldırma! Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever."
[Mâide Suresi, 13. ayet]

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, 'Bu Allah'ın katındandır' diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıkları yüzünden vay haline onların! Ve yapıp ettikleri yüzünden vay haline onların!"
[Bakara Suresi, 79. ayet]

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Onlardan bir grup vardır ki, kitaptan olmadığı hâlde sizin onu kitaptan sanmanız için kitabı okurken dillerini eğip bükerler. ‘Bu Allah katındandır’ derler, hâlbuki o Allah katından değildir. Bile bile Allah hakkında yalan söylerler.”
[Âl-i İmrân Suresi, 78. ayet]

Bu nedenle onlarda doğru olan şeyler İslam tarafından neshedilmiştir. Bunun dışındakiler ise tahrif edilmiş veya değiştirilmiştir.

Peygamber’den -Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun- sabit olduğuna göre, Ömer bin Hattab’ın -Allah ondan razı olsun- yanında Tevrat’tan bazı şeylerin bulunduğu bir sayfa gördüğünde öfkelenmiş ve şöyle demiştir:

“Ey Hattab’ın oğlu, sen şüphede misin? Ben onu size bembeyaz ve tertemiz olarak getirmedim mi?! Kardeşim Musa hayatta olsaydı, onun da bana uymaktan başka bir yolu olmazdı.”

Ahmed, Dârimî ve başkaları rivayet etmiştir.

Dördüncüsü:

İslam’daki inanç esaslarından biri de Peygamberimiz ve Resulümüz Muhammed’in -Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun- peygamberlerin ve resullerin sonuncusu olmasıdır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur.”
[Ahzâb Suresi, 40. ayet]

Dolayısıyla Muhammed’den -Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun- başka kendisine uyulması gereken bir resul kalmamıştır. Allah’ın peygamber ve resullerinden herhangi biri hayatta olsaydı, onun da Muhammed’e -Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun- uymaktan başka yolu olmazdı. Onların ümmetlerinin de bundan başka bir yolu yoktur.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Hani Allah peygamberlerden, 'Andolsun ki size Kitap ve hikmet verdim; sonra size beraberinizde bulunanı (kitapları) tasdik eden bir elçi geldiğinde ona mutlaka inanacaksınız ve ona yardım edeceksiniz' diye söz almış ve 'Bunu kabul ettiniz mi, bu hususta ağır ahdimi üstünüze aldınız mı?' demişti. Onlar, 'Kabul ettik' demişlerdi. O da 'Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahitlerdenim' demişti."
[Âl-i İmrân Suresi, 81. ayet]

Allah’ın peygamberi İsa -ona salât ve selâm olsun- ahir zamanda indiğinde Muhammed’e -Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun- tâbi olacak ve onun şeriatıyla hükmedecektir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Onlar, ellerindeki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyarlar. Peygamber onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten meneder; yine onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını kaldırır, üzerlerindeki zincirleri çözer. O peygambere inanan, onu koruyup destekleyen, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura uyanlar, işte bunlardır kurtuluşa erenler.
[A‘râf Suresi, 157. ayet]

İslam’daki inanç esaslarından biri de Muhammed’in -Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun- gönderilişinin bütün insanlara yönelik olmasıdır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmez.”
[Sebe Suresi, 28. ayet]

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben, Allah’ın hepinize gönderdiği elçisiyim.”
[A‘râf Suresi, 158. ayet]

Ve bunların dışında başka ayetler de vardır.

Beşincisi:

İslam’ın esaslarından biri de Yahudiler, Hristiyanlar ve diğerlerinden İslam’a girmeyen herkesin küfrüne inanmanın; kendisine delil ulaştırılmış olan kişiyi kâfir olarak adlandırmanın; onun Allah’ın, Resulünün ve müminlerin düşmanı olduğuna ve cehennem ehlinden olduğuna inanmanın gerekli olmasıdır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Kitap ehlinden inkâr edenler ve müşrikler, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar bulundukları hâlden ayrılacak değillerdi.”
[Beyyine Suresi, 1. ayet]

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz kitap ehlinden inkâr edenler ve müşrikler, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratılmışların en kötüleridir.”
[Beyyine Suresi, 6. ayet]

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Bu Kur’an bana, onunla sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyedildi.”
[En‘âm Suresi, 19. ayet]

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Bu, insanlara bir bildiridir; onunla uyarılsınlar diye...”
[İbrahim Suresi, 52. ayet]

Ve bunların dışında başka ayetler de vardır.

Sahih-i Müslim’de Peygamber’in -Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun- şöyle dediği sabittir:

“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bu ümmetten Yahudi veya Hristiyan herhangi biri beni işitir de sonra benimle gönderilene iman etmeden ölürse mutlaka cehennem ehlinden olur.”

Bu nedenle Yahudi ve Hristiyanları kâfir saymayan kimse de kâfirdir. Bu, şeriatın şu kaidesinin bir gereğidir:

“Kendisine hüccet ikame edildikten sonra kâfiri kâfir saymayan kişi kâfirdir.”

Altıncısı:

Bu inanç esasları ve şer‘î hakikatler karşısında “dinlerin birliği”, dinlerin birbirine yaklaştırılması ve tek bir kalıp içinde eritilmesi çağrısı, kötü ve hilekâr bir çağrıdır. Bunun amacı hakkı bâtılla karıştırmak, İslam’ı yıkmak ve temellerini ortadan kaldırmak, mensuplarını toplu bir irtidada sürüklemektir.

Bunun doğruluğuna Yüce Allah’ın şu sözü delildir:

“Güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler.”
[Bakara Suresi, 217. ayet]

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Onlar, kendilerinin inkâr ettikleri gibi sizin de inkâr etmenizi ve böylece eşit olmanızı isterler.”
[Nisâ Suresi, 89. ayet]

Yedincisi:

Bu günahkâr çağrının sonuçlarından biri de İslam ile küfür, hak ile bâtıl, iyilik ile kötülük arasındaki farklılıkların ortadan kaldırılması; Müslümanlarla kâfirler arasındaki nefret engelinin kırılmasıdır. Böylece ne velâ ve berâ kalır ne de Allah’ın yeryüzünde Allah’ın kelimesini yüceltmek için cihat ve savaş kalır.

Yüce ve mukaddes Allah şöyle buyurmuştur:

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyenlerle, boyun eğerek kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”
[Tevbe Suresi, 29. ayet]

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Müşrikler sizinle topluca savaştıkları gibi siz de onlarla topluca savaşın ve bilin ki Allah takvâ sahipleriyle beraberdir.”
[Tevbe Suresi, 36. ayet]

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük etmekten geri durmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Kinleri ağızlarından ortaya çıkmıştır; göğüslerinin gizlediği ise daha büyüktür. Eğer aklınızı kullanırsanız size ayetleri açıkladık.”
[Âl-i İmrân Suresi, 118. ayet]

Sekizincisi:

“Dinlerin birliği” çağrısı bir Müslümandan çıkarsa, bu İslam dininden açık bir irtidat sayılır. Çünkü bu çağrı inanç esaslarıyla çatışmakta, Yüce Allah’a küfre razı olmakta, Kur’an’ın doğruluğunu ve kendisinden önceki bütün şeriat ve dinleri neshettiğini geçersiz saymaktadır.

Buna göre bu fikir şer‘an reddedilmiş ve Kur’an, Sünnet ve icma olmak üzere İslam’daki bütün şer‘î deliller gereğince kesin olarak haram kılınmıştır.

Dokuzuncusu:

Yukarıda geçenlere binaen:

1- Allah’a Rab, İslam’a din, Muhammed’e -Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun- peygamber ve resul olarak iman eden bir Müslümanın bu günahkâr fikre çağrıda bulunması, onu teşvik etmesi ve Müslümanlar arasında yaygınlaştırmaya çalışması caiz değildir. Buna icabet etmesi, konferans ve sempozyumlarına katılması ve onun toplantı ve kuruluşlarına mensup olması ise evleviyetle caiz değildir.

2- Bir Müslümanın Tevrat ve İncil’i ayrı ayrı basması caiz değildir. Kur’an-ı Kerim ile birlikte tek bir kapak içerisinde basması nasıl caiz olabilir? Bunu yapan veya buna çağıran kişi uzak bir sapıklık içerisindedir. Çünkü bunda hak olan Kur’an-ı Kerim ile tahrif edilmiş veya hükmü neshedilmiş olan Tevrat ve İncil’in bir araya getirilmesi vardır.

3- Aynı şekilde bir Müslümanın “bir kompleks içerisinde cami, kilise ve mabet inşa edilmesi” çağrısına icabet etmesi de caiz değildir. Çünkü bunda Allah’a İslam’dan başka bir dinle ibadet edilebileceğinin kabul edilmesi ve İslam’ın bütün dinlere üstün olduğu gerçeğinin inkâr edilmesi vardır.

Bu aynı zamanda dinlerin üç tane olduğu, yeryüzündeki insanların bunlardan herhangi biriyle dindar olabileceği, bunların eşit düzeyde bulunduğu ve İslam’ın kendisinden önceki dinleri neshetmediği yönünde somut bir çağrıdır.

Şüphesiz bunu kabul etmek, buna inanmak veya bundan razı olmak küfür ve sapıklıktır. Çünkü bu, Kur’an-ı Kerim’e, tertemiz Sünnet’e ve Müslümanların icmasına açıkça aykırıdır ve Yahudi ve Hristiyanların tahriflerinin Allah katından olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Allah bundan yücedir.

Aynı şekilde kiliselerin “Allah’ın evleri” diye adlandırılması ve onların mensuplarının buralarda Allah’a, Allah katında doğru ve kabul edilen bir ibadetle ibadet ettiklerinin söylenmesi de caiz değildir. Çünkü bu, İslam dininden başka bir din üzere yapılan ibadettir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bu ondan asla kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”
[Âl-i İmrân Suresi, 85. ayet]

Bilakis bunlar Allah’ın inkâr edildiği evlerdir. Küfürden ve küfür ehlinden Allah’a sığınırız.

Şeyhülislam İbn Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- Mecmûu’l-Fetâvâ’da (22/162) şöyle demiştir:

“Havra ve kiliseler Allah’ın evleri değildir. Allah’ın evleri ancak mescitlerdir. Bilakis bunlar Allah’ın inkâr edildiği evlerdir; oralarda Allah’ın adı anılıyor olsa bile. Evlerin hükmü içinde bulunanların hükmü gibidir. İçindekiler kâfirlerdir; dolayısıyla bunlar kâfirlerin ibadethaneleridir.”

Onuncusu:

Bilinmesi gereken hususlardan biri şudur: Genel olarak kâfirleri, özel olarak da Ehl-i Kitabı İslam’a davet etmek, Kitap ve Sünnet’in açık nasları gereğince Müslümanların üzerine vaciptir.

Ancak bu, yalnızca açıklama yapma, en güzel şekilde mücadele etme ve İslam’ın hükümlerinden hiçbir şeyden taviz vermeme yoluyla olur. Amaç onların İslam’a kanaat getirip ona girmelerini sağlamak veya kendilerine hücceti ikame etmektir; böylece helâk olan apaçık bir delil üzere helâk olsun, yaşayan da apaçık bir delil üzere yaşasın.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“De ki: Ey Kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak olan bir söze gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim. Eğer yüz çevirirlerse, ‘Şahit olun, biz Müslümanlarız’ deyin.”
[Âl-i İmrân Suresi, 64. ayet]

Onlarla, onların isteklerine boyun eğmek, amaçlarını gerçekleştirmek, İslam’ın bağlarını ve imanın düğümlerini çözmek amacıyla tartışmak, görüşmek ve diyalog kurmak ise bâtıldır. Allah, Resulü ve müminler bunu reddeder. Onların nitelendirdikleri şeyler karşısında yardım istenecek olan Allah’tır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın.”
[Mâide Suresi, 49. ayet]

Komite, yukarıda belirtilen hususları kararlaştırıp insanlara açıkladığı gibi, genel olarak Müslümanlara, özel olarak da ilim ehline; Allah Teâlâ’dan sakınmalarını ve O’nu gözetmelerini, İslam’ı korumalarını, Müslümanların inancını sapıklıktan ve onun davetçilerinden, küfürden ve küfür ehlinden muhafaza etmelerini tavsiye etmektedir.

Onları bu sapık ve küfür içerikli “dinlerin birliği” çağrısından ve onun tuzaklarına düşmekten sakındırmaktadır.

Her Müslümanın bu sapıklığın Müslümanların ülkelerine getirilmesine ve aralarında yayılmasına sebep olmasından Allah’a sığınırız.

Yüce Allah’tan, güzel isimleri ve yüce sıfatları hürmetine, bizi ve bütün Müslümanları saptırıcı fitnelerden korumasını; kendisine kavuşuncaya ve O bizden razı oluncaya kadar bizi Rabbimizden gelen hidayet ve nur üzere doğru yolu gösteren ve doğru yolda olan kimselerden, İslam’ın koruyucularından kılmasını dileriz.

Başarı Allah’tandır. Peygamberimiz Muhammed’e, onun ailesine ve ashabına salât ve selâm olsun.

Daimî İlmî Araştırmalar ve Fetva Komitesi

Başkan: Abdülaziz bin Abdullah bin Baz
Başkan Yardımcısı: Abdülaziz Âl eş-Şeyh
Üye: Salih bin Fevzan el-Fevzan
Üye: Bekir Ebu Zeyd

KAYNAK : Haber7
Fuat Öner Haber7.com - Sorumlu Müdür/Yayın Koordinatörü

Editör Hakkında

1989 İstanbul doğumlu olan Fuat Öner, Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi İnternet Gazeteciliği-Yayıncılığı ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi İşletme bölümlerinden mezun oldu. Marmara Üniversitesi Sosyal Medya Yönetimi’nde yüksek lisans Eğitimini tamamladı. Medya sektörüne 2008 yılında adım atan Öner, Star TV ve Habertürk gazetelerinde çeşitli görevler üstlendi. 2012 yılında Kanal7 Medya Grubu'na haber editörü olarak katılan Öner, şu anda Haber7.com'da Yayın Koordinatörü olarak görev yapmaktadır. Evli ve bir çocuk babasıdır.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR