Yazar Etyen Mahçupyan'ın gündemi
Yarın bir sene önce katledilen Hrant Dink'in aramızdan ayrılışının yıldönümü. Ondan boşalan makamda bugün Etyen Mahçupyan var. Ve bakın o gündemi nasıl yorumluyor
ABONE OLYaşar İliksiz'in kitap incelemesi
Yarın Hrant Dink'in katledilişinin yıl dönümü. Agos Gazetesi'nde onun görevini sürdüren Etyen Mahçupyan 1950, İstanbul doğumlu. Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği’ni bitirmiş, aynı üniversitede işletme alanında yüksek lisans, ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde uluslararası iktisat alanında yüksek lisans yapmış ancak ekmek parasını gazetecilik yaparak çıkarmayı seçmiş usta bir yazar. 1996’dan bu yana Radikal, Yeni Binyıl ve Zaman gazetelerinde köşe yazarlığı yapan Mahçupyan, halen Agos gazetesi yayın yönetmenliğini sürdürüyor...
Yarın yapılacak ve muhtelemelen önümüzdeki günlere damgasını vuracak olan anma törenleri öncesinde, olağan üstü şartlarda Türk Ermeni Cematine hitap eden Agos Gazetesi'nin ağır yükünü sırtlanan Etyen Mahçupyan'ın fikirleri ve dünyaya nereden baktığı kuşkusuz çok önemli.
Her ne kadar köşe yazılarında kendisi merak edilen düşüncelerini dile getiryorsa da parçalara bakarak bütünü kavrayabilmek, tamamlanmış hali olmayan bir yapbozu çözmeye çalışmak kadar güç ve zaman isteyen bir çalışma olur. Ancak henüz baskıdan yeni çıkmış bir kitap var ki bize Mahçupyan'ın dünyasını bütün hatlarıyla gözler önüne seriyor..
Hayykitap yayınevi, Söylecek Sözü Kalanlar başlığı ile yayınlamaya karar verdiği nehir söyleşileri serisinin birinci kitabına Etyen Mahçupyan'ı münasip görmüş. Akademisyen Mehmet Ferda Balancar'ın Etyen Mahçupyanla gerçekleştirdiği nehir söyleşisi Bir Demokratın Gündemi başlığını taşıyor.
Kitabın içindeki parçalardan kesitler sunarak eserin tümü hakkında genel bir kanaat yansıtabilmek oldukça zor.
Bu açıdan sizlere sunacağımız alıntıların nasıl bir akışın içinde vücut bulduğu da çok önemli. Omuzları üzerinde bir kafa taşıdığını fark eden her beyin gibi Mahçupyan da içinde bulunduğu koşullar, erişebildiği veriler ve yakalayabiildiği doğrularla Türkiye'nin sorunlarına çözüm ararken olabildiğince empatik olmaya gayret sarf ediyor.
Yarın Hrant Dink'i anacağımız için onunla ilgili bölümlerle başlamakta yarar var. Malumunız ki Mahçupyan bugün yaptığı göreve istenilmeyen mecburi bir değişim olarak başlamak zorunda kaldı. 'Her değişim süreci kendine uygun bir siyaset anlayışı ürettiği gibi, her siyaset yapma biçimi de bir değişim sürecini ve gelecekteki toplumsal yapıyı etkiler' diyor kitabın bir yerinde Mahçupyan. Kendisinin içinde rol aldığı değişimin raylarının nasıl döşeneceği bu anlamda çok büyük önem arz ediyor.
HEPİMİZ ERMENİYİZ SLOGANI İÇİN NE DÜŞÜNÜYOR?
Hrant Dink’in cenaze töreninde atılan “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganı bir tartışma doğurmuş ve ayrışma meydana getirmişti. Bu durumun Mahçupyan'ın kitabında işaret ettiği ayrışma kavramını bir göstergesi olup olanmayacağı konusundaki bir soru üzerine Mahçupyan'ın verdiği cevabın bir bölümü şu şekilde: '... Laik kesimde demokrat oluşumlar çok daha dar kapsamlı iken İslami kesimde sosyal tabanı çok daha geniş olan bir açılım var. 1990’lardan bu yana yaşanan süreç bunda çok etkili oldu. Yani özgüvenin tazelenmesi, insan hakları standartlarının İslami standartlarla bağdaşabilir olduğunun keşfedilmesi, buradan çıkarak küresel bir İslami kimliğin ortaya çıkartılması ve bunun getirdiği rahatlıkla hem kendine hem de ötekine çok daha geniş bir bakış açısıyla bakılabilmesi söz konusu oldu. Bunun ortaya çıkardığı çok önemli bir unsur var. Ahlaki bakış yeni İslami kesimde çok önemli bir ağırlığa sahip. “Hepimiz Ermeni’yiz” noktasında bunu gönül rahatlığıyla söyleyen insanlar dünyaya ahlaki bir kriterle bakabilen insanlardı. Burada bir mazlum var, bir mağdur var ve o kim olursa olsun ben o mazlumum, ben o mağdurum dediler. Başka bir rasyonalizasyona ihtiyaçları da yoktu. Eğer bir rasyonalizasyon gerekiyorsa o da bu ahlaki duruşun benim özümde var olan ahlaki duruşla da zaten çelişmediğini göstermekdir. Yani “Ben Müslümanım ve benim ahlakım bana bu olay karşısında Ermeni’yim dedirtiyor” şeklinde bir yaklaşım söz konusu. Bu ahlak bağlantısını laik kesimin yapması zor zira modern dünya ahlakı çok rölativist hale getirmiş durumda...'
HRANT DİNK ERMENİ PATRİKHANESİYLE NEDEN TARTIŞTI?
Hrant Dink ile ilgili önem arzeden bir soru da 'Hrant Dink özellikle son yıllarda Ermeni cemaatinin sivilleşmesi gerektiğini çok sık vurguluyordu. Dink’in bu konuda Ermeni Patrikhanesi’yle girdiği tartışmayı nasıl yorumluyorsunuz?' şeklinde.
Mahçupyan'ın bu soruya verdiği cevabın içinde başlıbaşına manşet teşkil edebilecek haberlik önemli noktalar var:
'Ermeni cemaati Türkiye’nin dışında yaşayan bir cemaat değil. Dünyadan da kopuk değil. Ermeni cemaati 1990’larda başlayan demokratikleşme ve sivilleşme rüzgârından elbette etkilendi. Hrant’ın söylediği şeylerden biri şuydu: “Kilise hastane yönetiminden ne anlar?” Hastane yönetiminden anlayan insanlar varken neden kilise bu konuda son otorite oluyor? Buradan hareketle bir yetki dağılımı ve hiyerarşinin yaygınlaşması ve daraltılması öneriliyordu.
Ermeni cemaati de daha demokrat bir düzeneği kendisi için arıyor. Patrik, ne kadar akıllı, ahlaklı, bilgili olursa olsun patriklik makamı çerçevesinde düzenlenmiş cemaatin hiçbir zaman gerçek anlamda demokrat olamayacağını ve bunu da hiçbir zaman verimli olamayacak işletmelerle ödeyeceğini ve verimli olmayan işletmelerin çevresinde de ahlaki olmayan rant mekanizmalarının oluşacağını yılların getirdiği tecrübeyle biliyoruz. Günümüzde de vakıf malları etrafında yarı mafyatik birtakım ağların oluştuğunu görüyoruz. Eğer cemaat yerel birimleriyle bu vakıf mallarına sahip çıkamazsa mafyatik ihtirasların hedefi olmaya devam edecektir. Buna patriklik de bir şey yapamaz...
Patriklik merkezî olmanın getirdiği bir dezavantaja da sahip çünkü devlet karşısında cemaati temsil ettiği için devletle iyi geçinmek zorunda. Oysa Türkiye’deki çetelerden biliyoruz ki bu ülkedeki bütün mafyatik oluşumlar bir ucundan devletle bağ içinde. O zaman da o mafyatik ağların kırılması devleti rahatsız edecektir. Böyle olunca patrikliğin eli kolu bağlanıyor ve bütün bir Ermeni cemaatinin devlet karşısında eli kolu bağlı bir patriklik tarafından yönetilmesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Patrik tabii ki kendi otoritesini ruhani alanda devam ettirecek ama iş birtakım zenginliklerin yönetimine gelince diğer cemaatler gibi Ermeni cemaatinin de sivilleşmeye ihtiyacı olduğu açık'
PATRİKHANE'NİN BAŞINA HRANT DİNK GELSEYDİ?
Bu cevabı izleyen soru ise 'Bugünkü Patrik göreve gelirken bir sivilleşme rüzgârıyla adeta “devlete rağmen” geldi. Buna rağmen bu şikâyetler var. Mesela diyelim Patrikhanenin başına Hrant Dink gibi biri gelseydi durum farklı mı olurdu?' şeklinde.
Mahçupyan'ın bu soruya verdiği yanıt da düşündürücü: 'Olurdu çünkü zihniyet farkı var. Gördüğümüz kadarıyla şu andaki patriğin otoriterliğe epeyce meyilli bir zihniyeti var. Mutafyan, yönetmekten, denetimi elde tutmaktan hoşlanıyor. Güçten hoşlanıyor ama belki aynı zamanda muzdarip de oluyordur. Tabii bir de misyonu var. Onu bir çoban gibi düşünürsek sürüyü dağıtmamak, bir arada tutmak gibi bir misyonu var. Ve aynı zamanda devlet karşısında cemaati korumak, dış dünyada onun çıkarlarını korumak gibi görevleri var. Son yıllarda bu konuda daha cesur davrandığını da görüyoruz. Toplumun yaşadıklarının üstünden konuşuyor. Ama gene de kendi zihniyeti kritik bir faktör. Bir kişinin zihniyet yapısını onun ilişkilerdeki tutumuyla değerlendirecek olursak, son derece kapalı bir insan topluluğuyla çalıştığını, zaman zaman gözden düşen, zaman zaman göze giren insanların cemaatsel bu içyapıya girip çıktığını görüyoruz. Bu durum Osmanlı saray ilişkilerini de andırıyor. Çok yakından bildiğim bir yapı değil ama dışarıdan görebildiğimiz kadarıyla davranışları, aldığı kararlar ve tutumlarla Patrikhane’nin bugünkü dünyada bu cemaati taşımakta bir miktar zorlandığını söylemek mümkün'
KARL MARX'IN KAPI KOMŞUSU ZİYA PAŞA VE ERMENİLERİN SOSYALİZM MERAKI
Kitabın 'Eşitsiz sistemler adaletle ayakta dururlar, adalet olmadan var olamazlar” başlığını kaşıyan dördüncü bölümünde ilginç bir tarihi vakadan yola çıkarak sistemler tartışılıyor. Ziya Paşa'nın Paris'te Karl Marx ile aynı sokakta oturduğunu kendisi bilmezken yurda dönüşünde onunla konuşan Ermeni cemaati mensuplarının bildiği belirtiliyor. Komünist Manifesto'nun ilk çevrildiği dillerden birinin de Ermenice olduğu belirtilen eserde bunun nedenleri sorgulanıyor.
Mahçupyan bu konuyu günümüzden ilgniç bir örnekleme ile yorumluyor ve diyor ki 'Bu durum aslında bugünkü dünyamıza çok benziyor. Şöyle düşünelim; Kayserili bir işadamı bugün kendi alanıyla ilgili Batı’da son çıkan yenilikleri İstanbul’daki bir işadamından çok daha iyi biliyor. Şimdi geriye dönersek burada iki unsur var. Birincisi, daha evrenselci bir pozisyondan bakıyor olmak. Ermeni cemaati matbaayı çok daha önce getirdi. Avrupa’daki Ermeni cemaatinin buradaki Ermenilerle ilişkisi sayesinde oradaki birikim buraya aktarıldı ve bunun sonucunda sosyalist bir parti olan Hınçak Partisi kuruldu. Bunlar gösteriyor ki Ermeni cemaati Avrupa’daki tartışmalarla kendi geleceğini bütünleştiren bir vizyona sahip olmuştu. 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı’nın bu yeni dünyaya adapte olamayacağını gören Ermeni aydınları “Peki, biz ne olacağız?” sorusunu sormaya başladılar. Ama Ziya Paşa’nın derdi farklı. O, “Osmanlı’yı nasıl yaşatacağım” diye bakıyor'
'OSMANLI BİREYSELLEŞMEDEN KORKUYORDU, HAKSIZ DA DEĞİLDİ'
'Eşitsiz sistemler adaletle ayakta dururlar, adalet olmadan var olamazlar' diyor Etyen Mahçupyan ve bu konuda şunları söylüyor.. 'Hâlbuki Batı’daki rölativizm bireysel düzlemde olduğu için eşitliği adaletten daha anlamlı kılıyor ve birey üzerinden toplumu kurabiliyor. Batı’da bir süre yaşayan Osmanlı yöneticilerinin bunu pek anlamadığı söylenir ama anlayanlar olmuştur. Ama anlayanlar anladıkları şeyden hiç hoşnut olmamışlardır. Bu bireyselleşme dalgasının Osmanlı topraklarına gelmesi halinde düzeni darmadağın edeceğini düşündüler, haksız da değillerdi'
SOSYALİZMİN YAYILMASI DEVLETİ SERTLEŞTİRDİ
'1915’e giden yolda bir dinamik de aslında Ermeni aydınları arasında ve giderek de Ermeni cemaati içinde evrensel bir ideoloji olarak sosyalizmin yayılması olmuştur. Devletin Ermenilere yönelik tavrının gittikçe daha sertleşmesinde bu da etkili olmuştur diyebilir miyiz? Yani devlet Ermenileri düzen için bir tehdit olarak görmüş olabilir mi?' yargısına hak veren Mahçupyan, soruyu şu şekilde yanıtlıyor:
'Tabii bu sol ve evrenselci talepler sadece Ermenilerde yok. Birinci ve İkinci Meşrutiyet’in meclislerine baktığınız zaman Ermenilerin bu açıdan bir adım önde olduklarını söylemek mümkün ama Rum, Arnavut ya da bir Türk’ün de benzer şeyler söylediğini görebiliyoruz. Her türlü siyasi eğilim bu meclislerde var ve sol sadece Ermenilerden ibaret değil.'
SOL ÖZELEŞTİRİYİ UNUTTU
“Sol özeleştiriyi unuttu.” cümlesinin başlık olarak seçildiği sekinci bölümde sol tanımını dile getiren Mahçupyan, sosyalist ve Marksist düşüncenin kuramcısı Marx ile uygulayıcılarının görüşlerini eleştirel bir üslupla özetledikten sonra kültürel emperyalizmden yola çıkarak, 'Türkiye’de de dünyada da solcuların ısrarla emperyalizm kuramı çerçevesinde dünyayı algılamaya çalışmalarını neye bağlıyorsunuz?' sorusuna şöyle cevap veriyor:
'Bence bu durum solun tükenmekte oluşuyla ilgili. Şöyle bakmak lazım: Herhangi bir ideoloji önünde iki yol bulur; bir tanesi dünyaya pozitif bir şey önermektir. İkincisi daha kolay bir yoldur; dünyadaki yanlışları söylemek. Sol, ikinciyi yapıyor. Burada yine iki yol çıkar önünüze. Birincisi, dünyadaki yanlışları daha çok etik üstünden söylemektir. İkincisi daha kolay yoldur: Dünyadaki yanlışları ötekinin ideolojisi üstünden, ötekinin yanlışları üstünden söylemek. Şu anda sol dünyaya pozitif bir şey söylemiyor, sadece yanlışları söylüyor hem de bu yanlışları ötekinin üstünden dile getiriyor...'
GERÇEK SOLCU KİMDİR?
11. Bölüme geldiğimiz zaman ise Etyen Mahçupyan'a göre gerçek solcunun kim olduğuna net bir yanıt buluyoruz: “Gerçek solcu, Türkiye’deki egemen laiklik anlayışıyla bağını koparmış solcudur.”
Bu bölümde şimdiki CHP'den bir kamu yönetimi reformu çıkmasının mümkün olamayacağını belirten Mahçupyan, ilginç bir teşhis daha sunuyor okurlara: ' CHP her şeye rağmen düzeyli bir entelektüel dünyanın içindeki insanları kapsıyordu. Siyaset CHP’nin içinde yapılan bir şeydi. Siz siyaset yapacaksanız, inansanız da inanmasanız da CHP’nin içinde siyaset yapmak durumundaydınız. CHP daha kaliteli bir insan malzemesine sahipti. Ama giderek CHP kaliteyi dışlayan bir insan yığınına dönüştü. Çok partili sistem, eğer partiler kendini yenileyemezse o partiyle diğerleri arasında bir kalite farkı üretiyor. CHP’nin geldiği nokta da bu… Memduh Şevket gibi insanlar da artık CHP’ye gitmiyorlar. Yoksa CHP onları dışarıya atıyor da değil. Onlar artık başka alternatiflerin peşinden gidiyorlar. '
FARKLI BİR AK PARTİ ORTAYA ÇIKABİLİRDİ...
YDH var olsaydı muhtemelen bugün yine iktidarda AK Parti olacaktı ama belki mesela 28 Şubat olmayacaktı ve belki de AK Parti bugünkünden daha demokrat, daha açılımcı ve özgüveni daha fazla bir parti olacaktı. Bunlar elbette spekülasyon ama YDH gibi oluşumların diğer ülkelerde ne tür işlevler gördüğüne bakacak olursak, YDH’nın hiçbir zaman bir siyasi parti olarak etkili olamayacağını öngörmek mümkün. Ama YDH’nın hareket olarak var olması halinde bütün siyasi tartışmaları ve siyaset alanını yeniden kuracak malzemeyi üreteceğini ve herkesin bu malzemeye kendini adapte ettiği ölçüde kendisini değiştireceğini düşünüyorduk. '
Bu cümlelerden sonra AK Parti ile YDH arasındaki farklılıkları yorumluyor Mahçupyan ve Genç Siviller hareketine kadar uzanan siyasi süreci yorumlayarak sivil bir Anayasa hazırlıklarını irdeliyor...
'AKLI BAŞINDA' LAİK KESİM DE DEĞİŞİYOR..
Mapçupyan'ın kayda değer bir tespiti de sadece İslami kesimin değil laik kesimin de değişiyor oluşu. Öyleki Ak Parti'nin aldığı yüzde 47'lik oranda onların da payı büyük.
Mapçupyan'ın bu konudaki yorumunun bir yerinde şunları söylüyor: 'Ben laik kesimin de son dönemde hızla değişmeye başladığını düşünüyorum. Epeyce uzun bir süre laik kesim kendi dışındaki toplumsal kesimde yaşanan değişimi izledi ve bu süreçte laik kesimin içinden kopmalar oldu. Ama bugün gelinen noktada AK Parti’nin aldığı yüzde 47 oyun bir kısmı da işte bu laik kesimden geldi. Bu da laik kesimde yeni bir tartışmayı gündeme getirdi. Laik kesimin aklı başında insanları bir tarafta AB üyeliği taraftarı olan İslami kesimin temsilcisi bir siyasi partiye bakıyorlar, öte yanda askerin siyasi temsilcisi gibi davranan CHP’ye bakıyorlar. CHP’nin yaşadığı tıkanıklığın Türkiye’ye hiçbir şey veremeyeceğini aklı başında laikler görüyor. O zaman bir alternatife ihtiyaç var ve bu alternatif ya başkalarıyla birlikte üretilecek ya da tek başına üretilecek. Aslında bunların ikisi de mümkün..'
Aslında altını çizdiğim ve sizlere mutlaka aktarmayı gerekliği gördüğüm pek çok unsur ve tespit daha var ama ne ben sizi daha fazla yorayım ne de siz Mahçupyan'ın bu kayda değer eserini bölük pörçük okuyarak yanlış yorumlara yelken açmayın... Hepsini 'Bir demokratın gündemi'nden sindire sindire bir bir bütün içinde okumanızda yarar var...
Biz Haber 7 olarak gelecek haftalarda pek çok yönüyle gündeme gelebilecek olan kitabı geniş metinler alıntılayarak ana hatları ile size bir kez daha ilk duyuran site olmakla görevimizi yaptığımıza inanıyoruz...
(Haber 7)