Zeybek'ten genel başkanlara 'çömez' iması

DP lideri N. Kemal Zeybek'ten ilginç çıkışlar: "Türkeş beni yetiştirmedi, MHP'lileri ben eğittim. Ben derin devletim. AKP, çılgın bir projedir. O dosya açılsa Atatürk yargılanır.'

ABONE OL
GİRİŞ 11.08.2011 11:07 GÜNCELLEME 11.08.2011 11:07 Partiler
Zeybek'ten genel başkanlara 'çömez' iması

Hülya Okur'un röportajı

Demokrat Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek, Hülya Okur'a konuştu. İşte söyleşiden bazı çarpıcı başlıklar:

“Onunla tanışmak; yetenekte sınıf atlatarak siyah kuşak sahibi yaptı beni, onunla tanışmak, siyasetin bekaretini, saflığını koruyabildiğine dair bir örnekti ve kırmızı kuşağım da oldu. Ayrıca onunla tanışmak, uyku ile uyanıklık arasında gidip gelen ülkelerden biri olmadığımızı hatırlatan bir alacakaranlık kuşağıydı benim için. Size de hakiki bir belgesel kuşağı kalsın istedim bu röportajla.

Uzaktan baktığımda asla karartılamayacak bir bulut, yanına vardığımda sözleri gibi ağızda eriyen bir pamuk şekeri, hayat hikayesini dinlediğimde içinde gezmeye korktuğum bir pamuk tarlası. Kanının sıcaklığını hissettiğim bu lider, kökü göklerde, dalları aşağıda olduğu için kolayca dokunabildiğim bir tuba ağacıydı benim için. O yüzden dağ gibi koca bir ağacın bir çekirdekte nasıl saklanabildiğine şaşırmayın. Alın elinize gözlerinizi ve tek satırını atlamadan siz de şahit olun. Namık Kemal Zeybek sizlerle….”

“TEK KİMLİK, HASTALIKLI GELİŞMEYE NEDEN OLUR”

Bilincinizin oluşturduğu ilk kimliğiniz, ailenize bağlılık bilinciniz, Zeynepoğulları, Çalık, Kitre, Salyazı, Bayburt, İslam’ın Ali ve Ehlibeyt yolu, toplumculuk, ülkü ocaklılık ve sonsuzluk boyutundaki kimliğiniz….Sizi tanımaya nereden başlamalıyız?

İnsanların bir kimliği olmaz. İnsanlar tek hücreli olmadıkları gibi tek kimlikli de değildirler. O yazımda saydığım kimliklerin dışında da bir çok kimliğimiz vardır. İnsanın ortak kimliği bu kimliklerin birleşmesinden meydana gelir. Dolayısıyla ben bu kimliklerinden birinin tek kimlik haline gelmesini, hastalıklı bir gelişme olarak görürüm. Mesela insan, millet olarak Türk milletine mensup olur, ben de öyleyim, Türküm ama eğer insan, insan olduğunu unutursa bu sefer şovanizm denilen bir sapma meydana gelir ve bu sapma;”Her şey Türklük için, Türk tarafından Türk’e göre, bir Türk için dünyayı yakarız” gibi sağlıklı olmayan bir takım söylemlere sebep olur. Ya da ben insanım dersiniz, sadece kendinizi insanlık ailesinin bir parçası gibi görüp, benim için hiç fark etmez, derseniz, bu da kendi halkınıza yapmanız gereken görevleri yapamaz duruma düşürür sizi; fırsatçı, kendine tapan, kendinden başka hiç kimseyi düşünmeyen bir insan haline getirir ama bütün bunların dengeli olarak bir insanda bulunması, en sağlıklı olanıdır. Ben Zeynepoğulları denilen bir ailenin üyesiyim. Zeynepoğulları içinde de Celalettin ve Fatma Zeynek’in oluşturduğu 4 çocuklu bir ailenin ferdiyim, ona da mensubiyet diyorum, sonra kendi oluşturduğum ailem var…bu şekilde saydığımız zaman insanın bir çok kimliğinin olduğunu ve bunun da tabii olduğunu söylemeye çalıştım.

“BABAM BENİM BAŞÖĞRETMENİMDİ”

Birini diğerinden ayırmayız ama Milliyetçilik sizi tanımlayan kavramlar arasında çok öne çıkıyor. Yahya Kemal’in, Milliyetçiliğimizi ona borçluyuz” dediği Ahmet Yesevi’den mi geliyor bunu sormak istiyorum. Guevara' nın bir sözü var: “Yağmur komünisttir; çünkü herkese eşit yağar. Rüzgar ise kapitalisttir, zayıf olanı yıkar” Siz, kapitalizmi insan onuruna, komünizmi insan yapısına aykırı görüyorsunuz. Bir ortaya yol bulmak için mi milliyetçiliği, toplumculuğu seçtiniz?

İnsanlar, yetişme dönemlerinde seçimlerini bilinçli olarak yapamazlar. En azından ben bilinçli olarak yaptığımı söyleyemem. Doğrudan kararları ben verdim ve böyle bir seçim yaptım, demek durumunda değilim. Tabi ki etkilendiğimiz insanlar oldu, en başta da babam. Babam bir öğretmen çünkü. Okuyan bir insan ve hala da öyledir, benim baş öğretmenimdir. Ben, Bayburt’un Titre köyünde doğdum, büyüdüm, 10 yaşına kadar da, köyümün dışında birkaç köy dışında bildiğim bir yer yoktu. Babamın etkisi çok, babamın evindeki kitapların etkisi çok. Babam, milliyetçi diye tanımlanabilecek bir insan. Tabi ki o da bir çok kimliği şahsında birleştirdi ama milliyetçiliği ön plana çıkmış bir insan. Sözgelimi, bana, ‘Büyüklük Zaferleri’ kitabını verdi, bunu oku, bana anlat, dedi. Büyüklük Zaferleri kitabını okuduğunuz zaman ondan milli bilinç almanız tabi bir şeydir.

“MİLLİYETÇİLİK BABAMDAN, TOPLUMCULUK YOKSULLUKTAN GELDİ”

Toplumculuk meselesine gelince, Bayburt’tan çıkıp, Ankara’ya geldiğimiz zaman, imkanlarımız azaldı, orada hem maaşı vardı babamın, hem de tarlalarımız, ev hayvanlarımız(sütümüz, yoğurdumuz, arılarımız, ballarımız) vardı, köyün en imkanlı ailelerinden biriydik ama Ankara’ya geldiğimiz zaman 200 lira maaş alan bir öğretmen, bunun 75 lirası ev kirasına gidiyor, 125 geçinmek için kalıyor ve 4 çocuk, sonra babam da okumaya(ki annem 5 çocuk okutuyorum derdi) başladı. Böyle bir yerde yaşayan insanın kendi yaşadığı hayattan etkilenmemesi mümkün değildir. Gecekonduda oturan bizler ile, apartmanlarda oturanların arasındaki yaşama farkı, bizler için rahatsız ediciydi, 150 gr kıymaya para yetmediği için evdeki kese kağıtlarını kardeşlerim sattı, benim ayakkabımda 3-4 tane yama vardı, varlıktan yoksulluğa geçtik. Çevremizdeki insanların da böyle bir hayat sürmesi neticesinde, yoksulların meselesi, benim meselem oldu. Fikri olarak, milliyetçiliği babamdan alırken, yaşadığımız şartlardan ötürü de içimde toplumculuk duygusu gelişti. “Bir şeyler yanlış, buna çözüm bulmak lazım”duygusu gelişti.

“BEN YERDE GÖRDÜĞÜM KAĞIDI ALIRKEN, KARDEŞİM DEMİR GÖRSE CEBİNE KOYARMIŞ”

Sonraki dönemlerde Ahmet Yesevi ile tanıştım, çok kitap okumaya başladım, annem der ki, biz iki kardeşiz, benden bir yaş küçük kardeşim Ekrem ve benim için, yeni yürümeye başladığımız zamanlar:”Sen yolda bir kağıt görsen, alır bakardın, kardeşin de demir görse alır cebine koyardı” diyor. O, Elektronik Mühendisi oldu. İkimiz aynı şartlarda yaşamış bir ailenin parçasıyız ama onun ve benim fıtratımızda başka şeyler varmış. Ben Kültür Bakanı olduğum zaman, telefon açtı bana, “Abi, ben ne yapacağım” dedi, “Nasıl yani?” dedim, “Ben ihaleye girdim, Atatürk Kültür Merkezinin elektrik işini aldım, şimdi sen Bakan oldun, orası da sana bağlı, ne olacak şimdi?” dedi, Dedim, ne düşünüyorsun? “İşi bırakmayı düşünüyorum, dedi, bırak o zaman dedi, ve bıraktı. Bu kadar da dürüst bir adamdır. Benim görevimden önce ihaleyi almasına rağmen, ağabeyine söz gelmesin diye bıraktı işi.

“İDEALİM OLİPİYAT ŞAMPİYONU, YAŞAR DOĞU İDİ”

Ama iyi de yapmış çünkü ağabeyi, Yesevi Yolu’nda “Emek kutsal, sömürü haram”dır sözünü benimsemiş biri. Belki de bu yüzden siyasette sermaye yoğun değil emek yoğun çalıştınız. Sizi bunca yıl siyasette tutan şey neydi?

Ben siyasete 13 yaşında karar verdim. 13 yaşıma kadar niye insanlar Başbakan olmak ister ki diye düşünürdüm. Ve o zamanki idealim Yaşar Doğu idi. Olimpiyat şampiyonu idi. “Ben de onun gibi olacağım” dedim. Okumak istemiyordum, babamdan korktuğum için ders çalışıyordum, ortaokul son sınıfa kadar böyle geldi, ondan sonra fikri meselelere uyanınca, “Türkiye’yi düzeltmek lazım, düzeltmek için de Başbakan olmak lazım” dedim ve hala da öyle diyorum.

“ DEMİREL’İ MİLLİYETÇİ OLARAK DÜŞÜNMEZDİK”

Evet Genel Başkanlık değil Başbakanlık hedefiniz….Siz, 70’lerde MHP’de, 80 sonrasında ANAP ve DYP’de siyaset yaptınız. ANAP’a, Türkeş’in görevlendirilmesi ile gittiğinizi söylemeniz uzun yıllar tartışıldı. Öyle olması bugün hangi açılardan hayırlı oldu?

Ben, ANAP’a Türkeş’in görevlendirilmesi ile gittiğimi söylemedim. Siyasi bilince ulaştığım zaman, lise yıllarımda, Demokrat Parti ile CHP arasında siyaset bölünmüştü, babam Demokrat Partiliydi, daha doğrusu o dönemde milliyetçiler, Demokrat Partiliydi, sol-sağ kavramları yoktu, sonra ihtilal oldu, Demokrat Parti kapatıldı, Adalet Partisi kurulunca, Adalet Partili oldum ben ve gençlik kollarına girdim. Gençlik kollarında aktif olarak da bulundum, 1965’e kadar. 65’teki anlayışımızla biz, Adalet Partisinin milliyetçi olmaktan çıktığını düşündük, biz Sadettin Bilgiç’i tutuyorduk, onun kadrosuyduk, onun emrindeydik. O zaman Demirel’i Milliyetçi değil diye düşünüyorduk, halbuki ben tanıyınca gördük ki, bizim gibi Milliyetçi. Hatta ben Adalet Partisinden ayrılıp, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisine geçtiğimi görünce de, çok üzülmüştü. Bana bir şey demedi ama annem vasıtasıyla iletti, ilişkimiz öyleydi.

“3 YIL MHP’LİLERİ EĞİTTİM”

Sonra ben 10 yıl Kaymakam oldum. Sonra Müsteşarlığım var. Benim MHP’de siyasi bir görevim hiç olmadı. MHP’de milletvekili ve Bakan olmadım. Ancak müsteşarlık dönemimde, MHP’nin Gümrük Tekel Bakanlığında Gün Sazak Bakandı. Gün Sazak beni müsteşar olarak aldı ve o dönemde benim MHP’lileri eğitmek gibi bir görevim de vardı. 3 yıl da onu yaptım. Ülkücülere, kendi inançlarımı anlatma çabası içinde oldum. Yani 78-79 ve 80 yıllarında bunu yaptım ve bu yüzden de tutuklandım ve yargılandım.

“12 EYLÜL’DE 33 AY PAKLANDIKTAN SONRA AKLANDIM.”

Tutuklanan gençlere soruyorlardı:”Sizin hocanız kim?”-Namık Kemal Zeybek. Ne anlatıyor? -Ahmet Yesevi. O zamanki savcı Nurettin Soyer idi, demiş ki, ikisini de tutuklayın. Bir üst teğmen varmış yanında, o anlattı bana, -Efendim birisi öldü, demiş. Hangisi öldü, demiş. –Ahmet Yesevi öldü. –Ötenini yakalayın, demiş. Biz öteki olarak tutuklandık. Ama tabi isnat edilen başka, benim seminer notlarım okundukça yargıçlar da şaşırıyorlardı. Ben, “İnsanlarla münakaşa bile etmeyin” yazmışım. Ahmet Yesevi’yi Yunus Emre ile, Mevlana ile, Hacı Bektaş-ı Veli’yi anlatırken terörden söz edilebilir mi? Tabi ki aklandım. Ama 33 ay paklandıktan sonra aklandım.

“TÜRKEŞ İLE YOLLARIMIZ HAPİSHANEDEYKEN AYRILDI”

Sonra bizim yollarımız rahmetli Türkeş ile hapishanede ayrıldı. O dönemde Türkiye’yi çağdaş dünyaya ulaştıracak bir parti olarak gördüğüm için ANAP’ı destekledim. Türkeş, Milliyetçi Demokrasi Partisi’ni destekliyordu. Ben ise ANAP’ı destekliyordum, oradan bir defa farklı içtihat aramızda oluştu. Çıkınca da beni çağırdı ama gitmedim onun partisine. Hatta bana Başkanlık teklif etti, gel yönet, dedi. Hayır, dedim ve yolları ayırdık. Yol ayırmak, içeride başlamıştı zaten. 80 öncesi de başlamıştı da, o zaman da bazı şeylere farklı bakıyorduk ama yollarımızı ayırdık.

 

“ÜLKÜ OCAKLARININ KURULMASINDA EMEĞİM VAR AMA YÖNETİCİLİK YAPMADIM”

Ayrılık dediniz de…Dündar Soylu’nun “Komando Sorunu” kitabında, “Ülkücüler Teşkilatı”nın kuruluşunda görev almış “9 kişiden biri”olduğunuzdan söz ediliyor. Fakat Demokrat Partinin internet sitesindeki biyografinizde, “Ülkü Ocakları’nın kurucusu” olduğunuza değinilmemiş diye eleştiriliyorsunuz.“Ülkü Ocaklarında Yöneticilik” yaptığınızı neden gizlediniz?..

Ben Ülkü Ocaklarında yöneticilik yapmadım. Ülkü Ocakları, 1966’da kuruldu. Ben o zaman CKMP Gençlik Kolları Genel Başkanıydım. Dolayısıyla benim ülkü ocaklarında görev almam mümkün değildi, bir siyasi partinin gençlik kolları genel başkanı olarak. Ama ülkü ocaklarının kurulması o dönemde şöyle bir hadisedir. O dönemde gençler arasında Marksist, Leninist görüşler çok gelişmişti. Ve üniversitelerde fikir kulüpleri kurulmuştu. Sonra bunlar birleşip, fikir kulüpleri federasyonu olmuşlardı, tabi teşkilatlı bir güç oldukları için de yayılıyorlardı. Buna karşı ülkü ocakları kuruldu. Ülkü ocaklarının kurulmasında benim tabi ki emeğim var ama ben ülkü ocaklarında görev yapmadım, ikisi farklı şeyler.

“BEN, ‘ÜLKÜCÜYÜM’ DEMEK, ÖVÜNMEKTİR. “

Bir söyleşide, arkadaşımız bana, -Siz ülkü müsünüz, diye sordu. Dedim ki, “Ben Demokrat parti Genel Başkanıyım, bana böyle bir soruyu niye soruyorsunuz? Ülkücülük ne? Hangi anlamda soruyorsunuz?” Ben ülkücülüğün kitabını yazmış adamım, dedim, Ülkü Yolunu ben yazdım ve o temel kitaptı ancak, “Ben hiç ülkücüyüm” demedim. Çünkü ‘Ülkücüyüm’ demek, övünmektir. Dolayısıyla ben Ülkücüyüm dersem, övünmüş olurum. Ülkücülük şöyle olur diye anlatırım ama ben çok iyi ülkücüyüm, demem.

“BİR DÖNEM MHP’LİYDİM”

Ülkücülük, milliyetçilik gibi bir kimlik tanımı değil yani?

Değil. Ülkücülük; kelime anlamı itibariyle her siyasi görüşte olur, siyasi görüş ülkücüsü olur, ülkücü olmayan olur, ülkücülük bu manadadır ama dar manada soruluyorsa yani ülkücülük MHP’li olmak mı? Hayır, ben MHP’li değilim, DP’liyim. Hayatımın bir döneminde Adalet Partisi ile DYP ve ANAP ile irtibatım olmuş, bir dönem de MHP ile olmuş. Ben bütün siyasi mensubiyetlerimi ortadan kaldıracak şekilde sadece, MHP’li diye tanımlarsam, bu da gerçek değil. Bir dönem MHP’liydim, doğrudur. Ülkücülük derken fikri anlam kastediliyorsa, onun kitabını zaten ben yazdım. Ben hep kendi düşüncelerimi yazdım. Ülkü Yolu kitabımda, çağlar üzerinden sıçrama teorisi vardır, o benim görüşümdür. İnsanları fabrika imalatı ürünler gibi düşünmemek lazım. Her insanın bir kişiliği vardır. Benim de kendime has bir fikriyatım var ve bulunduğum her yere götürmek isterim çünkü doğru olduğuna inanırım. Ben DYP ve ANAP’ta seminerler verdim. Eskiden MHP’de benim seminerlerimi dinleyenler, geldiler, “Abi sen orada da aynı şeyi söylüyordun” Tabi ki aynı şeyi söyleyeceğim, bunlar benim inançlarım. Ben bulunduğum yere göre şekillenen değil, bulunduğum yeri şekillendirmeye çalışan bir insanım. Çünkü fikir meseleleri ile çok erken ilgilenmeye başladım. Dolayısıyla hiçbir şeyi gizlemedim. Gizlemem de mümkün değil ama Demokrat Parti Genel Başkanı sıfatımla Demokrat Parti ile olan irtibatımı belirgileştirmek durumundayım. Ötekini inkar ederek değil. Nedir, Adalet Partisi Gençlik Kollarında çalışmış olmam, ANAP’ta yönetici, milletvekili ve Bakan olmam, DYP’den, milletvekili ve Bakan olmam, benim siyasi kimliğime bakıldığı zaman en üstte görünenler bunlardır. Mesela MHP’den milletvekili ve Bakan olamadım ben. Bu manada benim siyasi kimliğimin belirgin yönü, DYP ve ANAP’taki milletvekilliği ve bakanlıklarımdır.

“BANA ÜLKÜCÜ DENİRSE BUNU İLTİFAT SAYARIM.”

Yeni Akit’ten Hasan Karakaya, “Namık Kemal Zeybek’in özgeçmişinden, “Türklük, Ülkücülük ve Ahmet Yesevi”yi çıkarırsanız, geriye hiçbir şey kalmaz!” diye yazmıştı. Sizce geride daha neler var?

Geriye ne kalır, benim Bayburtluluğum kalır, Kitreliliğim kalır…vs. Türklük, Ahmet Yesevi ve ülkücülük. Bana ülkücü denirse bunu iltifat sayarım. Ahmet Yesevi yolu derse, sevinç duyarım, Türklüğüm ile de iftihar ederim.

“TÜRKEŞ İLE TANIŞTIĞIM ZAMAN KENDİME GÖRE YETİŞMİŞ BİR ADAMDIM, BENİ O YETİŞTİRMEDİ”

Özal’ın Kültür Bakanı...Demirel’in başdanışmanı oldunuz. Demirel sizin için, “Vatansever, geniş bir kültürü var... Bilgisi, tecrübesi, pek çok hasleti (özelliği) varken, Genel Başkanlığı'nı şu veya bu istikamete çekmek yanlış” demişti. Sizin rotanızı Türkeş’ten ziyade, Özal ve Demirel’e çeviren neydi?

Tutukevinde yani 12 Eylül’den sonra Türkeş, Ecevit, Erbakan falan hep bir arada bulunduk. Orada bir yarbay vardı, o benimle sohbeti severdi, bir gece saat 2:00’de uyuyordum, nöbetçi nefer, “Müsaitseniz komutan sizinle konuşmak istiyor”dedi, kalktım, giyindim, indim aşağı. Sanki tutukluluktan çıkıyormuşsun gibi itibar gördüğün bir yere gidiyorsun, adam tutukevinin komutanı. Sonra o arkadaş kendisinin Kıbrıs’ta kazandığı madalyayı bana hediye etti, o kadar dost olduk. İndik, çay içiyoruz, kendisi telefonla uzun bir konuşma yapıyor, karşımda da üç kişi oturuyor, kim olduklarını hala bilmiyorum, birisi dedi ki, “Namık Kemal bey, pişman mısınız?”Dedim ki:”Neden pişman olmalıyım ki? “Siz vaktiyle yürüdüğünüz zaman yerleri titreten bir müsteşardınız, şimdi bu durumdasınız, sizi buraya getiren olaylardan ötürü pişmanlık duyuyor musunuz?” dedi. Dedim ki:”Bakın, benim bir yolum var, ben yolumda gidiyorum, kaderin bana çizdiği bir yol ama ben kendi düşüncelerimin götürdüğü doğrultuda gidiyorum, yolumun üzerinde geçmişte müsteşarlık var, şimdi tutukluluk var, yarın milletvekilliği, Başbakanlığın olmadığını nereden bileceğiz, yolumun üzerine konulursa ben olurum, pişman olacağım hiçbir şey yapmadım, pişman da değilim” biraz da sert söylemişim. Benim bir yolum var, ben bu yolumda gidiyorum, Türkeş ile tanıştığım zaman kendime göre yetişmiş bir adamdım. Yani “O yetiştirdi, bu yetiştirdi” gibi lafları çok söylerler. Böyle bir şey yok.

 

“AYDIN DOĞAN'IN BENİ İŞE ALMASIYLA PARA GÖRMEYE BAŞLADIM”

DYP’e girme meselesine gelince şöyle oldu. Ben tutukevinden çıktıktan sonra bir iş aradım ve sonunda o zaman Milliyet Gazetesinin sahibi olan, daha holding yok, Aydın Doğan’a da söyledim, “Bana iş bul” diye. Dedi ki, “Benimle çalışmak istemez misin? “İsterim” dedim. Babama söyledim, o buldu bir iki iş, fabrika müdürlüğü, gümrük müşaviri olarak bir holdingde iş buldu ama ben o işleri yapamam, dedim. Aydın Doğan 6 ay beni denedi, bir fason imalat yaptırdı, sonra dedi ki:”Ben ağabeyimi senden çok severim ama ona hiçbir iş vermem burada, seni de bacanağım olduğun için değil, başardığın için icra kuruluna alıyorum ve yatırımlar koordinatörü yapıyorum” dedi.

Böylece ben hayatımda ilk defa para görmeye başladım. Para da fena bir şey değil, ev aldım, arabam oldu, hanıma araba aldım, bankada param olmaya başladı, hoşuma gitti, cep şişkin durunca yazın serin tutuyor, kışın da sıcak tutuyor.

“ÖZAL, BAŞBAKANLIK İÇİN YILDIRIM AKTUNA VE BENİ DÜŞÜNÜYORDU”

Zevkle bu işleri yapagelirken, küçük çaplı zengin olma yolunda ilerlerken, 1987’de seçimler yaklaştı. Ve Hasan Celal Güzel beni aradı. Hasan Celal Güzel dostumdur öğrencilikten beri. Dedi ki, “Patron(Özal) seni milletvekili olarak görmek istiyor, müsteşarlığından (müsteşarlığım çok parlaktı, gümrüklerde rüşveti ve kaçakçılığı önledik) biliyor, zaten kısa zamanda da Bakan olursun sen, arkadaşlar da istiyoruz dedi, Mehmet Keçeciler de arayacak” Mehmet Keçeciler ile ikimiz de kaymakam kökenliyiz, o da aradı, dilekçeni gönder, dedi. Düşüneyim, dedim çünkü durumum çok iyi, bu şartları bırakıp gideceğim, sonra ANAP’ı destekliyor, seviyorum ama bu ANAP’lılar kim bilmiyorum. Neticede 3 gün düşündükten sonra gittim, güle oynaya İstanbul 1.Bölge’den aday oldum ve bir müddet sonra da kendimi gösterdim, konuşmalar yaptım, Kültür Bakanı oldum. Bu şekilde devam ederken, Özal Cumhurbaşkanı oldu, Cumhurbaşkanı olduğu zaman yerine kimi bırakacağı konusunda iki kişi üzerinde durmuş: Birisi Yıldırım bey, birisi ben. Yıldırım Bey oldu ama partinin oyları düşmeye başladı. Ve Özal bir arayışa girdi, parti içinde 3 kişiyi aday yapalım, Mesut zaten aday, Namık Kemal Zeybek aday olsun ve muhafazakarlar adına bir kişi daha aday olsun, kim kamuoyundan ilgi görüyorsa onu Başbakan yapalım, diğerlerini yardımcı yapalım, böylece milliyetçiler, muhafazakarlar, liberaller, dağılımı birlikte devam eder, parti gelişir, dedi Özal’ın kendisi. Bana da aday olmamı söyledi, olmadım. Şu oldu, bu oldu…vs gelişmeler Özal ile bizi karşı karşıya getirdi çünkü o Mesut Beyi, biz Yıldırım Beyi destekledi. Kendisi ve hanımı çok ağırlık koydular Mesut Bey için ve kazandırdılar, bana bu arada Başbakan yardımcılığı, eş başkanlık teklif edildi, Mesut Bey, “informal bir eş başkanlık”teklif etti, adı konmamış bir eş başkanlık, Bakanları ve MKYK’yı birlikte tespit edeceğiz, dendi ama ilke olarak ben bütün bunları reddettim ve ANAP’tan ayrılmaya ve siyasete de ara vermeye karar vermişken, Süleyman Bey’den teklif geldi. Taylan Bilge, onun çok yakını olan bir arkadaş, Aydın Doğan’ın da yakınıdır, ve benim de yakınımdır, onun vasıtasıyla teklif geldi, onu hemen kabul ettim. Fakat adaylığım YSK tarafından iptal edildi. Hukuki bir takım sebeplerden ötürü. Ondan sonra da Süleyman Bey ile Türk dünyasının koordinasyonu ile ilgili çalıştık.

“ATATÜRK VURGULARIM, BAZI BBP’LİLERİ RAHATSIZ ETTİ”

Siyasi yaşantınıza bir de BBP girdi. Bahçeli'yi "Türk kavramını kan ve ırk yerine vatandaşlık bağı ile tanımladığı" için eleştirmiş, MHP’nin yerine Devlet Bahçeli Partisi kurulduğu düşüncesiyle 2007 yılında MHP’den ayrılıp, BBP’ne geçmiştiniz. BBP, ülkücülük ya da hangi anlamında sizi bir tatmine götüremedi?

Tatmin? Muhsin Yazıcıoğlu, çok şerefli, değerli, düzgün bir insandır. Allah rahmet eylesin. Geçmişte özel yetiştirdiğim 29 öğrencimden biridir. Küçük kardeşimdir yani. O partisine bir atılım yaptırmak istedi, bizleri de çağırdı, ben siyasetin dışındayım artık, dedim ki:”Sana yardımcı olayım ama benim dediklerimi yapacaksın, görev istemem, milletvekili de olmam” O öyle bir macera oldu, kısa zamanda da olmadı, çıktım ama dostça dedim ki:”Seni seviyorum ama olmuyor” Rahatsızlık da meydana getiriyorum, benim Atatürk vurgum bazılarının hoşuna gitmedi. Dolayısıyla uzun sürmedi sadece yardımcı olmak maksadıyla yaptığım bir çalışmadır.

“BENİM İŞİM MENDERES’İN, DEMİREL’İN YA DA ÖZAL’IN YAPTIKLARINI YAPMAK DEĞİL”

Babanız Demokrat Partili olduğu için sizin de 13 yaşında Demokrat Partiye sempati duymaya başladığınızı biliyoruz. Demokrasi şehidi dediğiniz Adnan Menderes’in koltuğunu doldurabildiğinize inanıyor musunuz?

Her şey devri ile ilgilidir. Adnan Menderes, devrinin büyük bir Başbakanıdır, 10 yıl büyük bir hizmet yaptı. Sonra onu Demirel devraldı, büyük hizmetler yaptı. Bir dönem Özal, o koltuğu doldurdu, hukuki olarak olmasa da fiili olarak doldurdu. Bizim geldiğimiz dönem de başka bir zaman. Menderes’in dönemi, Türkiye’nin tarım toplumu olduğu bir dönemdi. Ve Menderes, %85’i köylü olan ve tarımla uğraşan toplumu, kara yollarıyla birbirine bağladı, tarımı ve tarımda makineleşmeyi teşvik etti, böylece ülke ekonomisinin, milli ekonomi haline gelmesini sağladı. Adana’daki karpuz, Bayburt’ta satılmaya başlandı, biz ilk defa kavunu gördük, domatesin kırmızı olduğunu düşünmezdik ama Demokrat Partinin o ilk dönemi bütün bunları sağladı. Ve demokrasiye doğru bir açılım meydana geldi. Demirel, ithal ikamesine dayalı bir kalkınma modeli ile sınai anlamda çok ciddi gelişmeler sağladı.

“ÖZAL’IN BİLGİ ÇAĞI KONUSUNDA FELSEFİ BİLGİSİ YOKTU”

Özal ise, Demirel ile başladı, 24 Ocak kararlarıyla ama kendisi devam ettirdi. Türk ekonomisini dünyaya açtı. Şimdi bütün bunlara baktığımız zaman onların dönemi ile benim hitap ettiğim dönemler, başka dönemler. Onların bu konularla ilgisi yoktu. Sözgelimi, Türkiye’yi dışa açan Özal’ın, zamanla Türkiye’yi bilgi çağına sokan adam diye kitaplara geçmiş olmasına rağmen, bilgi çağı kavramı konusunda felsefi bilgisi yoktu, ben anlattım ona. Ve bana şunu söyledi:”Bu anlattıklarınızı ben filozofik olarak bilmiyordum ama empirik olarak biliyordum, dedi, örnekler verdi. İnceleyenler görürler, Türk siyasi hayatına, ‘bilgi çağı’ kavramını getiren benim. Şimdi geldiğimiz bu dönemde her taş yerinde ağırdır, herkesin görevi, kendine göre şereflidir. Benim işim Menderes’in, Demirel’in ya da Özal’ın yaptıklarını yapmak değil. Çağ başka bir çağ. Benim vazifem, Türkiye’yi bilgi çağına sokmak. Özal, Türkiye’yi bilgi çağına soktu ama tüketim planında soktu. Ben üretici olarak sokmakla yükümlüyüm. Kader bana bir yetki, Başbakanlık nasip edecekse, onların yapamadığını ben yapacağım. Onlar bu işleri bilmiyorlardı çünkü bilebilecekleri bir şey daha yoktu ortada.

 

“BUGÜNKÜ GENEL BAŞKANLARIN BENDEN ÖĞRENECEK ÇOK ŞEYİ VAR”

Benim görevim, Türkiye’yi bilgi çağına sokmak ve bildiklerimi öğretmek. Ben kendimi hep öğretmen olarak görüyorum. Bugün ortada dolaşan Genel Başkanların benden öğrenmeleri gereken çok şey var. Kitaplarımı okusalar yine öğrenirler. Ama bizde siyasetçilerin kitap okuma alışkanlıkları pek yoktur, onlar adına başkaları okur. Halbuki Atatürk modelinde, Demirel ve Özal da da bu vardır, Kitap okumak vardır.

“BAKANLIĞIMIN BİR YILINI BİLGİ ÇAĞINA AYIRDIM”

Konferanslarınızda Atatürk’ün okuduğu kitap sayısını çok vurguluyorsunuz

3 bin 997 kitap. Bu rakamları yerleştirmek istiyorum insanlarımızın zihnine. Ülkü yolunda da söyledim, Bakanlığımın bir yılını(1990) bu bilgi çağı kavramına ayırdım. Bir kağıdın içinde bir çip yapıştırmıştım, Yonda’dır Türkçesi, geleceği o oluşturacak, diye. Gazetelerde, Kültür Bakanı, eline bir kağıt almış Yonda Yonda dolaşıyor, diye yazıldı, anlamadılar. Ama o gazeteci arkadaşları alıp, bir çok yerde kurslar yaptım ve hızlı okuma tekniklerini öğrenmelerini sağladım. Hızlı okuma tekniği, bilgi çağına girmenin yöntemlerinden bir tanesi. Türkiye bilişim sektöründe, bilgi çağı diye daha geniş tutuyorum ben, mutlaka üretime geçmeli.

“MENDERES’İN HİZMET AŞKINA AŞIK OLDUM”

Sizin DP’nin başına geçmenizle ilgili bir çok spekülatif yorum yapıldı. Bunlardan en belki de en masum olanı Menderes’e olan aşkınızdı. Menderes’e, Bentderesini dolup taşmasından sonra kapatılıp, üzerine yapılan köprülerin inşaatını denetlerken görüp aşık olduğunuzu anlatmıştınız, teşekkür konuşmanızda. Bu aşka sahip çıkmak için mi DP desiniz?

Aşk demeyelim ama Menderes’i seviyorum. Ben insanların insanlıktan çıkartılıp, meleklik durumuna yükseltilmesini doğru bulmuyorum. Her insanın yanlışı vardır, eksiği vardır. Menderes’in beni etkileyen tarafı, hizmet aşkıydı. Ben onun hizmet aşkına aşık oldum. Sabahın 6:00’sında inşaatı denetleyen bir Başbakan…Sel felaketinde tehlikeyi göze alarak, uydurma bir sandalla gecekondu semtine gelip, orada olan biteni izleyip, ağlayan, halkının ıstırabından muzdarip olan bir Başbakan…Bunlar beni tabi ki çok etkiledi.

“DEMİREL DERİNLİKLİ, ÖZAL SEMPATİKTİ, TÜRKEŞ İLE BİRLİKTE ÇALIŞTIK AMA HİÇ BİRİNİ İDEALİZE ETMEDİM”

Ama ben zamanla Demirel’i de tanıdım, çok derinlikli buldum. Özal bana hep sempatik gelmiştir. Türkeş ile birlikte hizmet ettiğimiz günler oldu vs. Ama hiç kimseyi kendim dahil, yüzde yüz idealize etmem. Demokrat Partiye girmem bir görev bilinciyle oldu. DP’ye girerken, Genel Başkan olacağım diye girmedim.

“DİĞER PARTİLERE ÇAĞIRILDIM AMA DEMOKRAT PARTİYE BEN GİRMEK İSTEDİM”

Başbakan olacağım diye girdiniz sanıyorum.

Tabi ki hedefimde o var ama o zamanla olur, zorlayarak olmaz. Bir yıl önce girdim, 2010’un Ocak’ının 16’sında girdim, tam bir yıl sonra doğum günümden bir gün sonra 15 Ocak’ta kader beni Genel Başkan yaptı. Bu kaderin getirdiği bir gelişmedir yoksa niye DP?Çünkü Türkiye’de bir siyasi partinin bozulan dengeleri yerli yerine oturtacak şekilde ortalı olması gerektiğine inanıyorum. Başka yerlere çağrıldım gittim ama Demokrat Partiye ben girmek istedim ve girdim.

 

“AYDIN DOĞAN BENİM GENEL BAŞKANLIĞIMA DESTEK VERMEDİ, HABERİMİ BİLE YAPMADI”

Bu konuyla ilgili “Aydın Doğan’ın bacanağı Demokrat Parti’ye lider oldu... Aydın Doğan siyaseti dizayn ediyor.” denilmesi, 60’ların milliyetçi gençlik lideri, 70’lerin MHP’lisi, 12 Eylül’lerde hapislerde yatmış siyaset adamı olarak size bir hakaret gibi geldi mi?

Artık alıştık bunlara ama bunların hiçbir anlamı yok. Bazen şöyle diyorum, bu söylenenler doğru olsa da bunun sonucu ortaya çıksa. Ama doğru değil. Aydın Doğan’ı Genel Başkanlığa aday olduktan sonra telefonla aradım. Dedim ki, ben adayım, duydunuz mu? –Ne adayı, dedi. –Demokrat Parti Genel Başkanlığına adayım! –Yapma ya, e hayırlı olsun, dedi. Ama şu bizim konuşmamızı duysalar inanmazlar, dedi. Bunları biraz da bilerek yapıyorlar. Aydın Doğan’ın basında büyük gücü var ama desteklemek ne? Köşe yazarlarının beni övmesini istemem, överlerse itirazım olmaz da, haberimi verseler yeter. Verdiler mi haberlerimi? Hayır vermediler. Bizim zaten problemimiz bu. Bir taksi şoförüyle şöyle sohbet etmiştim. Taksi şoförüne nereye oy verdin, dedim. –CHP’ye, dedi. Niye, dedim. –Bunlar gitsin diye veriyorum, dedi. Daha önce nereye veriyordun, dedim. –Biz Adalet Partiliyiz, oyum ilk defa Özal’a nasip oldu…vs. Sonra döndü, -Abi sormak ayıp olmasın ama sen nereye oy verdin, dedi. Ben, Demokrat Partiye oy verdim, dedim. –Ya abi onun Başkanı Kemal Zeybek değil mi, dedi. Evet dedim, bir de Namık’ı var, dedim. –Ya adam seviliyor, niye bağımsız koymadı da, gitti barajı aşmayacak partiden aday oldu? dedi. Sormak lazım kendisine dedim. –Ya o adam niye hiç televizyonlara çıkmadı, dedi. Ben de en çok ben çıktım diye övünüyorum. Fikir programlarına çıktık ama haberlerde olmayınca olmuyor. Biz haberlerde yoktuk. Aydın Doğan’ın desteğine hiç lüzum yok, sadece haberlerini verin deseydi, mesele bitmişti. Hiç ilgisi yok ama insanlar böyle şeyleri seviyorlar. Kimisi diyor ki, Aydın Doğan, kimisi diyor ki Fethullah Hocayla görüşmeye gitti, ondan icazet aldı.

“CİNDORUK, ÖNCE BENİ BÜYÜK DEVLET ADAMI DİYE TAKDİM ETTİ, SONRA NEREDEN ÇIKTI BU ADAM? DEDİ”

Evet…Emin Çölaşan, bu durumu tastamam bir Fethullah Gülen operasyonu olarak yorumlamıştı.

Ne kadar kolay hüküm veriyor insanlar ya. Ama baktığınız zaman Fethullah Gülen ile görüşüyorum..İşin ilginç tarafı şu, Fethullah Gülen ile 3 gün beraber oldum, doğru yalan değil. Sonra geldim, Harp Akademileri Komutanlığında bir toplantı yönettim ve orada bir konuşma yaptım, geldikten sonra diyelim ki, Aydın Doğan ile görüştüm. Biri diyebilir ki, “Bu derin devletin adamı” Derin devletin adamı da diyorlar zaten. İnsanlar niye demiyor ki, bu insanın kaderinde varmış, şartlar müsait oldu, Genel Başkan oldu. Niye başkaları benim adıma karar versin, beni tanzim etsin? Ben kendi başıma karar verip, bir şey olamaz mıyım? Çok kolay hüküm veriyorlar. Eski Genel Başkanımız Hüsamettin Cindoruk bile şunu söyledi:”Nereden çıktı bu adam?” –Ya sen beni, elini kaldırıp, büyük devlet adamı diye ilan etmemiş miydin Konya’da, ne çabuk unuttun?

“BEN DERİN DEVLETİM”

Ben de dedim ki:”Ben levh-i mahfuzdan geldim” Levh-i mahfuz, kaderdir ya, herkes oradan gelme. Bir gün torunumu yolculuyorum havaalanında. Biri geldi dedi ki, -Siz önemli bir kişisiniz, derin devletin en önemli adamısınız, dedi. Anlamadım, beni övüyorlar mı, yeriyorlar mı? Yanılıyorsunuz, dedim. “Ben derin devletin en önemli adamı değilim, derin devlet zaten benim.”Öyle deyince anlamadılar söylediğimi, saygılar deyip, gittiler. Derin devletin en önemli adamı, Aydın Doğan’ın adamı, Fethullah Gülen’in adamı…Ya bir insan kendinin adamı olmaz mı?

“FETHULLAH GÜLEN’İN OKULLARINA BEN DE DESTEK VERDİM”

Fethullah Gülen’i sizi ikame ettiği konusunu harici tutarsak, sizin katınızdaki değeri ve Türkiye üzerindeki yaptırım gücü nedir sizce ?

Fethullah Gülen’in 1000’e yakın okulu ve kültür merkezi var. Yurtiçinde de okulları var ama beni yurtdışındakiler ilgilendiriyor. Yurtiçinde herkes okul açıyor. Ama yurt dışında onun yaptığı hizmeti şu anda dünyada yapan ikinci bir kişi yok. Çok büyük bir başarı. İlk açtığı okullara ben de destek verdim. O zaman benim desteğime de ihtiyacı vardı, şimdi yok. Bu okullar ve kültür merkezleri, Türkiye’nin dünyada tanıtımında, kültürümüzün tanıtımında, Türkiye’yi temsilde çok büyük hizmet yapıyorlar ve ben bunu takdir ediyorum.

“SEÇİM STRATEJİMİZ DOĞRUYDU”

Seçim stratejilerini üç ana başlıkta toplamıştınız: “Demokrasi ve Cumhuriyet tehlikede” “Geçim sıkıntısı ve yoksulluk..“Yok edilen orta sınıfı yeniden inşa edip güçlendirmek...”Sonuçlara göre yanlış bir strateji içinde girdiğinizi düşündünüz mü?

Hayır. Stratejimiz doğruydu, ama biz kendimizi anlatamadık, zaman dardı, yoğundu, hızlı akıyordu. Her tarafta bayraklar, üç partinin hakimiyeti altına sokulmuş bir kamuoyu. 4.parti olarak da PKK’nın uzantısını sayarsak, 4 partili bir sistem vardı Türkiye’de. Cumhuriyet Gazetesinden bir yazar bir yazı yazmış. “Namık Kemal Zeybek, seçim sırasında çok önemli şeylerden bahsetti ama kayboldu gitti aradan” Stratejimiz esas itibariyle doğruydu fakat Demokrat Parti gibi bir parti var, bunun başında Namık Kemal Zeybek diye bir adam var ve söylediği sözler var, bunu anlatmaya fırsatımız olmadı, zaman yetmedi.

“HAMASET, KAHRAMANLIK DEMEKTİR. “

Bir uyarı yazısı da gelmişti size… Rauf Tamer, sizin için, “Senin duruşun, genel tavrın, sesinin tonu ve üslubun, insanlara zaten bir vahdet telkin ediyor. Buna bir de hamaset yüklediğin zaman fazla kaçıyor...?Doğal halin, bilgin ve birikimin, Kır-At’ı motive etmeye yetecektir.” diye yazmıştı. Bu dikkate almaya değer bir uyarı mıydı?

Hamaset, kahramanlık demektir. Hamas da o manaya gelir. Ben özel olarak hamaset yapma çabası içinde olmadım. Ama insan tabiatının gereği neyse onu yapar. Bir gün gidip sorayım kendisine neyi kasettiyorsun diye, hamaset benim özel olarak çabaladığım bir hal değildir, tabi halimdir muhtemelen. Bir de bizim bölgenin insanında, Bayburt, Gümüşhane, Kars…insanında değişik bir ses tonu vardır. O ses tonu tabiattan, coğrafyadan gelen bir haldir. Siz bir şiir okuduğunuz zaman hamaset olur da, başkası okuduğu zaman olmayabilir.

 

“AKP, ÇILGIN BİR PROJEDİR.”

Pek hamaset içine girdiğiniz tarafa geçelim. İktidara… İktidarı bir çok konuda eleştiriyorsunuz; Türkiye’nin global kapitalist şirketlere teslim edildiğine, Adalarımızın Yunanlılara peşkeş çekildiğine, orta direğin yok edildiğine ve dolayısıyla milli meselelere duyarsız kalındığına inanıyorsunuz. Menderes’in icraatlarına benzetilen ya da halkın teveccühünü üst üste kazanan Başbakan, sizin itirazlarınıza rağmen gücünden neden bir şey kaybetmiyor?

AKP, bir çılgın projedir. AKP projesinin ne olduğunu anlamak için Graham Fuller'in Yeni Türkiye Cumhuriyeti kitabını okumak, yeter yani. Her şey orada açık. Üstelik bana cevap bile vermediler. Fehmi Koru bir cevap verdi ama o da dediğimi anlamamış.

“AKP, ABD’NİN TANZİMİDİR”

İddianıza göre, “Ak Parti iktidara ABD tarafından getirildi”

E tabi, AKP bir tanzimdir. Böyle bir partinin iktidara getirilmesi istendi, kendisine böyle bir görev verildi, AKP’li arkadaşlarımız da bu görevi memnuniyetle kabul ettiler çünkü arkalarına bir güç almaları lazımdı. Türkiye’de ordunun izinde güçler denilen bir kavrama girecek olan güçlerin kendilerine fırsat vermeyeceği endişesiyle, 28 Şubat tecrübesi, önceki tecrübeler, ama en son 28 Şubat tecrübesinden sonra onlar da dış destek aradılar. Amerika’nın kendilerini desteklemesini istediler. Amerika da çok yuvarlak ve geniş bir kavram. Amerika içinde, global şirketlerin ve onların vakıfları var, onlar dünyanın bütün ülkeleriyle bu şekilde ilgilenirler. Kongrelerle bile ilgilenirler. Benim ANAP Genel Başkanlığına adaylığım söz konusu olduğu zaman, bir vakıf heyeti gelmiş, Mesut Bey için çalışıyorlar o zaman ve bizim Cevdet Akçalı adında bir arkadaşımıza söylüyorlar, Mesut Beyi destekle diye, o da diyor ki, “Bir de Namık Kemal Zeybek var, niye onu desteklemiyorsunuz?” Heyet başkanı diyor ki, “O Ayasoyfa’da Kuran okuttu, nasıl onu desteklersiniz?” Ayasofya’da kuran okuttum, nasıl okuttum, Mevlevi ayini gerçekleşmesi için izin verdim, ilk defa Yunus Emre oratoryosunun takdimini yaptırdım, Mevlevi ayini okunurken de Kuran okunuyor, ondan rahatsız olmuşlar, birileri. Beni nasıl düşünmüşlerse. Ama o dönem Amerika’nın bakışı öyleydi, şimdi değişti, şimdi Ayasofya’da 24 saat Kuran okutsun, yeter ki bizim politikalarımıza destek versin noktasındalar. Suriye’de olan bitene bakın işte. Dolayısıyla AKP, bir projedir, getirilmiştir, orta direk yok edilmektedir ama üstün propaganda gücüyle ve sıcak para operasyonlarıyla bu partinin iktidarda kalması sağlanıyor. Ne zamana kadar? AKP, bir gün kendi kökünü hatırlar, Milli Görüş çizgisinde icraat yapmaya kalkarsa, o zaman da onun gereğini yaparlar.

“SAVCI VE HAKİMLERİ 2 AY HAPSE KOYMAK LAZIM”

Ergenekon İddianamesi’nin 297 numaralı delil klasöründe yer aldınız. Bunun yanında Generallerin tutukluluğu ile ilgili uzun tutukluğun ne demek olduğunu anlamaları için, hakim ve savcıların 2 ay staj mahiyetinde hapse atılması gerektiğini ifade ettiniz. Şu an gelinen noktada yaşatılan bir haksızlık var mı?

Ben yasalara saygılı bir adamım. Çünkü ben yasa uygulayıcısı olarak bu işe başladım, 10 yıl Kaymakamlık yaptım. Bu 10 yıl, benim kişiliğimin oluşmasında çok önemlidir. 23 yaşından 33 yaşıma kadar. TCK’nun 298.maddesine göre görülmekte olan bir dava ile ilgili hakimleri etkileyecek şekilde görüş bildirmek suçtur ve 2 yıla kadar da hapsi gerektirir. Görülmekte olan davalarla ilgili görüş bildirmiyorum. Ancak tutukluluk süreleri çok uzun olmamalıdır. Yani bir insana, tutukluluk halinin devamına dediğin zaman, onun neler yaşadığını ben biliyorum. O zaman düşünmüşümdür, bu savcı ve hakimleri 2 ay hapse koymak lazım, görsünler tutukluluk ne demektir, görsünler, yoksa suçlular mı değiller mi bilemem.

 

“DERSİM DOSYASI AÇILIRSA ATATÜRK YARGILANIR”

Kılıçdaroğlu, ’Kürt kimliğinin önündeki engeli kaldıracağım’ dediği için CHP’ye oy verenleri uyarmıştınız, daha hangi konularda CHP’lilere ikazda bulunursunuz?

Yo ben Kılıçdaroğlu’nu şahıs olarak seviyorum, kendisine karşı sevgi ve dostluk duyuyorum. Fakat, CHP içindeki bazı gelişmeleri tehlikeli buluyorum. Yaptıkları mitingi biraz sanki PKK himayesinde yaptılar gibi göründü, arkasından Dersim dosyasını açacağız, dedi. Dersim, yaşadığımız bir felakettir. O dosyayı açtığımız zaman Atatürk’ü yargılamak gerekir. O dönem başka bir dönemdi. Yaraları kaşımanın bir anlamı yok. Bu tam da PKK’nın istediği bir şey. Kürt kimliğinin önündeki engelleri kaldıracağız, dediğiniz zaman Kürt kimliğinin önünde engel var, demiş oluyorsun. Ne engeli varmış Kürt kimliğinin önünde? Bunu somut hale getirmek lazım. Söylüyor sonra vazgeçiyor, özerklik konusuna destek veriyor, sonra ben onu dememiştim, diyor. Bu gelişmeyi tehlikeli bulduğumu söyledim.

“PEYGAMBERİMİZ, TÜRK KÖKENLİ BİR ARAP’TIR.”

“Türkler Sümerlerden geliyor. Hazreti Muhammed’in kökü de Sümerler. Demek ki Hz.Muhammed de Türk’tür!” gibi bir iddianız var. Bu da Türklerin ırklar arasındaki üstünlüğünü vurgulamanız şeklinde algılandı?

Ben milletlere ırk olarak bakmam, kültür olarak bakarım. Hz. Peygamberin Türk olduğunu söylemedim, tarihi bir konferanstı, önce Sümerlerin Türklüğünü delillerle ispat ettim. Sümerler Türk’se ilim işlerinde kesinlik olmaz, her şey tartışılabilir, bilim iman değildir, bilim kanaat meselesidir, Sümerlerin Türk olmasına Osman Nedim Tuna’nın, Aydın Memedof’un, Hoca Süleyman Of’un ayrı ayrı yaptığı çalışmaları birbirini teyit ediyor. Sümerler, bugünkü tarih anlayışına göre tarih, Sümerlerle başladığı için önemli. “Tarih Sümer’le başlar.” Samuel Noah Kramer’in kitabının adı da bu. Hz. İbrahim’in Sümerli olduğu da bilinen bir konu. Ur şehrinden kalmış, Urfa’ya gelmiş ailesi. Ur, halk, millet anlamında kullanılır. Irk sözü de orada gelir. Kazaklar birbiriyle karşılaştığı zaman, ‘Urıkım’, diye sorarlar. ‘Hangi kabiledensin?’ manasına gelir. Peygamberimiz de Hz. İbrahim’in torunu olduğuna göre demek ki ‘Peygamberimiz, Türk kökenli bir Arap’tır.” Ama bütün milletlerin üstündedir. Onu hiçbir millete bağlamak mümkün değildir. Ütün ırka inanmam, üstün kültüre inanırım. Türk kültürü de üstün bir kültürdür. Dünyanın en zengin en üstün kültürüdür bizim kültürümüz.

“AVRUPALILARIN BİZİ AVRUPA BİRLİĞİNE ALMASI MÜMKÜN DEĞİL.”

Belki de bu üstün kültürü diğerlerinden ayrı tutma çabanızdan kaynaklanıyor AB ile ilgili düşünceleriniz…. Parti politikalarını ifşa ederken, “Bütün dünya ile dostluk kuracağız ama siyasetimize biz karar vereceğiz.”dediniz. Sonra, “AB sürecine yandaş olan hiç kimse milliyetçiyim diyemez”diye bir takım çevreleri eleştirdiniz. AB sürecine bakışınız ne durumda?

AB süreci diye bir süreç yok. Bunu hep söylüyorum. “AB seyir defteri” diye kitap da yazdım. Uyanık olun, ayık olun AB’ye gireceğiz diye bir şey yok. Avrupalıların bizi alması mümkün değil. Kendi aralarında konuşuyorlar, bize söylüyorlar, öyle bir şey yok diyorlar. Avrupa Birliğini zorlamamız, onlara da zarar veriyor, böylece onların birlik olmasını önlemiş oluyoruz. Avrupalılara da haksızlık yapıyoruz. Hollanda ve Fransa’da Avrupa Birliği Anayasası reddedildi. Ve ret verenlerin %14’ü Türkiye girecek diye reddediyoruz , diyorlar. Avrupa’da halklara rağmen siyaset olmaz. AB’ye girme diye bir şey yok, bu bir masal. Avrupalılar ne diyor, “size imtiyazlı ortaklı verelim”Ben de diyorum ki, ‘Hayhay gelin, konuşalım, ne veriyorsunuz bize ve bu işi kapatalım artık" Böylece Avrupa’nın siyasi birliğinde bulunmaya devam edelim. Norveç, Avrupa Birliğinin üyesi değil ama Avrupa konsey üyesi. Biz Avrupa konseyinde kalmalıyız. Birlik ayrı bir şeydir. Birliğe girmeyelim lafı bile boş bir laftır çünkü yok böyle bir şey, alma ihtimali sıfır, Türkiye bununla zaman kaybetmemeli. “Biz almayacağız ama Türkiye başka sistemlere yönelmesin diye biz önüne bunu attık” dediler ki, doğrudur. Türkiye, Türk Birliğini kurmalıdır. Bütün enerjimizi çektiler, aldılar. 7 Tane Türk devleti var, ne Avrupa Birliği imiş. Benim sözüm, Avrupa ile ilişkileri normalleştirmek bakımından da gerekli. Biz Avrupa masaya oturalım, karşılıklı saygıyla, çıkara dayalı bir anlaşma yapalım, bu iş kapansın.

“PKK İÇİNDEKİ MİLİTANLAR ERMENİLERDİR.”

Avrupa Birliği masal ama bir de terör gibi bir kabusumuz var. “PKK’yı yönetenler, Kürt falan değiller. Kürt olsalardı bu kadar kürdü öldürmezlerdi.”diyorsunuz. Öyleyse Kürt meselesinin altında yatan sebep ne? Terör aslında Kürtlere karşı ise, hükümetin “açılım politikası”nı desteklemek gerekmez mi?

BDP’nin eş başkanı Emine Ayna ile aynı uçakta oturuyoruz, -Siz kırmançi biliyor musunuz?-Hayır, dedi. –Zazaca biliyor musunuz?-Hayır, dedi. –E niye öğrenmediniz dedim. –Devlet öğretmedi ki, dedi. –Ben Kırgızca, kazakça, tatarca, Özbekçe hepsini biliyorum…bana devlet mi öğretti, siz niye öğrenmediniz? Mademki iddianız var, çok önemli görüyorsunuz, Kürtçe öğrenmek 1 yıllık bir meseledir. PKK’yı yönetenler arasında, Kürt olmayan, Türk de olmayan bir takım insanlar var. Ermeniler var. Çok açık söyleyeyim. Bu bir bilgi. Bildiğimiz Ermeniler, PKK içinde militan. Aşiretler, uzun zaman PKK’ya taviz vermediler, hala da aşiretler, PKK’lı değil. PKK’cılığı yapanlar daha çok oradan buradan göç edip gelmiş(Azerbaycan, İran ve Rusya’dan gelenler) olanlar. Yani aşiret yapısı içinde olmayanlar PKK’nın gücünü meydana getirir. Türkiye’de %20 Kürt var deniyor, PKK’nın partisi %5 oy alıyor, o zaman PKK, nasıl Kürtlerin temsilcisi oluyor? Ya o kadar Kürt yok ya da söylenen doğru değil. Dolayısıyla ben Türkiye’de Kürt meselesinin olmadığını iddia ediyorum. Olurdu eğer Kürt kökenlere ayrım olsaydı.

“TÜRKİYE’DE KÜRT AYRIMCILIĞI YOKTUR, ALEVİ AYRIMCILIĞI VARDIR”

Kürt kökenli yurttaşlarımıza her imkan açıktır. Bir insan, alevi olduğu için bir çok yere gelemez. Alevilere karşı çok ciddi bir ayrımcılık vardır. Şu anda bir tek alevi Vali yok. Bir tek alevi Isparta Valisi vardı, o da emekli oldu, o da Valiliği Danıştay kararından dönerek oldu. Şu hükümet döneminde bir tane alevi Vali yok. 81 Valinin 25’i Kürt’tür desem, ispatı mümkündür. Türkiye’de alevi meselesi vardır ama Kürt meselesi yoktur, her şey serbesttir. Kürt meselesi değil, Kürtçe meselesi var. Kürtçeye hayat hakkı tanımıyorsunuz denir ama Kürde tanımıyorsunuz, denir mi? Bundan sonra Türk meselesi çıkacak, insanlar Türk olduklarını söyleyemez hale gelecek. Terörü önlemenin iki yolu vardır, 1, Teröristlerle yetişmiş adamlarınız savaşacak. Terörist adam öldürür, öldürülmelidir, mantık bu. Fizyolojik olarak, silah gücü olarak, psikolojik olarak öldürmeye hazır insanlar gelecek öldürecek ama öldüre öldüre bitiremezsiniz. Bölgede ise; işsizliği ortadan kaldıracaksınız, yoksulluğu ortadan kaldıracaksınız, bataklığı kurutacaksınız. Bir de insanların dillerini tahkir etmeyeceksiniz, alt kültür dillerine hep saygı duyacaksınız.

“ŞEHİTLERİN TERFİ EDİLMESİ KANUN TASARISI ÇIKAR”

Zorunlu askerliğin ortadan kaldırılması, savaşçı askerlerin yetişmesi ve son olarak terfi meselesi…Bu konuda bir kanun teklifiniz var. “Madem, ‘şehitler ölmez’ diyoruz, şehitler de terfi etsin, aileleri İran’da olduğu gibi orgeneral maaşı alsın” diyorsunuz. Bu kanun çıkar mı?

Çıkar o bence. Cemil Çiçek’in onu sahiplendiği takdirde, sahipleneceğine de inanırım, Cemil, siyasi partilerimiz ayrı olabilir ama sevdiğim, değerli bir insandır. Çok partici değildir. Ben onun sahip çıkacağına inanıyorum.

Haberx