Muhacire ensar mülteciye kardeş olmak

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'den Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Demircan, kardeşliğin ve fedakarlığın en büyük örneğini Derin Tarih okuyucuları için yazdı.

ABONE OL
GİRİŞ 13.06.2017 14:40 GÜNCELLEME 13.06.2017 14:40 RAMAZAN
Muhacire ensar mülteciye kardeş olmak

Büyük medeniyetlerin ortaya çıkması ve yeni dinlerin yayılması genellikle büyük göçlerin ardından gerçekleşir. İslam medeniyeti de Mekke'den Medine'ye yapılan kutlu bir göçün ardından inkişaf edecektir. Allah Resulü (sav) Mekke'de başladığı tebliğ faaliyetlerini Medine'de daha rahat bir ortamda sürdürmüş, İslamı uzak diyarlara taşıma imkânı bulmuştu.
Mekke'de İslamın açıktan tebliğ edildiği günden itibaren Müslümanlar üzerindeki baskının arttığını, hakaretlerin işkence ve cinayetlere dönüştüğünü biliyoruz. Haşimoğullarının Hz. Peygamber'i kendilerine vermemesi üzerine müşriklerin kızgınlığı Müslümanları ve onlara destek veren herkesi üç yıl süreyle aç ve susuz bırakacak bir boyuta ulaşmıştı. Mekke'de tebliğ imkânının kalmadığı bir sırada Yesrib'de (Medine'nin İslamdan önceki adı) bir umut ışığı parladı. Akabe görüşmelerinin ardından İslam kısa sürede Yesrib'in her evine girmişti.
Hz. Peygamber nübüvvetin 11. ve 12. yıllarındaki Hac döneminde Akabe mevkiinde Medinelilerle yaptığı görüşmelerden sonra Müslümanları Medineli kardeşlerinin yanına gönderme kararı aldı. Mekke'de dinlerini yaşayamaz hale gelen Müslümanlar için göç etmekten başka çare kalmamıştı.
O dönemin şartlarında yolculuk müşkilatlarla doluydu. Müşriklerin, peygamberliğin 5. yılında Habeşistan hicretinde olduğu gibi, Müslümanların Mekke'den ayrılmasına tepkisiz kalmayacakları da ortadaydı. Bu sebeple Müslümanların mallarını mülklerini geride bırakarak sessiz sedasız yola çıkmaları gerekiyordu.
Peygamberliğin 13. yılının sonunda (622) hazırlıklarını tamamlayan Müslümanlar küçük kafileler halinde yola çıktılar. Müşriklerin mani olmaması için gizlice hareket ediyorlardı. Tebliğ yapmak amacıyla Musab b. Umeyr ve Abdullah b. Ümmü Mektum daha önceden Medine'ye gitmişlerdi. Ammar b. Yasir ile Bilal-i Habeşî de onlara katılarak Yesrib'i hicrete hazırlamışlardı.
Ashabdan Medine'ye hicret eden ilk kişiyi biliyoruz: Mahzumoğullarından Ebu Seleme b. Abdülesed. Peygamberimizin izin vermesinden sonra hicrete güç yetirenlerin hepsi Zilhicce ayının sonlarından Safer ayının sonuna kadar yaklaşık iki aylık sürede kafileler halinde göç ettiler. Mekke'de müşriklerin gitmelerine izin vermedikleri Müslümanlar ve yolculuğa dayanamayacak durumda olanlar dışında kimse kalmamıştı. Aileleriyle birlikte geriye kalan Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ali (ra) de farklı zamanlarda hicret edeceklerdi.

Hicretin çileli yüzleri
Hicret esnasında vuku bulan acı hadiselerden biri Hz. Peygamber'in halasının oğlu Ebu Seleme, eşi Ümmü Seleme ve küçük oğullarının göçüydü. Ebu Seleme eşiyle birlikte önce Habeşistan'a hicret etmiş; ancak bir süre sonra Mekke'ye dönmüştü. Akrabalarının baskısı devam ettiğinden daha Müslümanlar hicrete başlamadan eşini ve çocuğunu alarak yola çıktı. Mekke'den henüz ayrılmıştı ki, eşinin akrabaları önlerini kesti. Kız kardeşlerinin başka yere götürülmesine izin vermeyeceklerdi. Bunun üzerine Ebu Seleme'nin kardeşleri de yeğenlerini annesinin yanında bırakmayacaklarını söylediler. Zira Arap örfüne göre çocuk erkeğe, dolayısıyla onun ailesine aitti.
Sonuçta Ebu Seleme eşini ve oğlunu yanına alamadan yalnız başına hicret etmek zorunda kalmıştı. Çocuğu bir yerde, hanımı başka yerdeydi. Ümmü Seleme her gün kocası ve çocuğu için ağlardı. Bu duruma şahit olan bir akrabası, onun kardeşlerinden eşinin yanına gitmesine izin vermelerini rica etti. Neyse ki kardeşleri ikna oldu. Ebu Seleme'nin akrabaları da çocuğu kendisine verdiler. Böylece Ümmü Seleme çocuğunu alarak günlerce süren meşakkatli bir yolculuğun ardından eşinin yanına ulaşabildi.
Suheyb b. Sinan er-Rumî'nin hicreti de hayli ilginçtir. Medine'ye gitmek üzere yola çıktığında müşrikler her şeyini Mekke'de kazandığını, burada zengin olduğunu söyleyerek engellemeye çalıştılar. Suheyb bütün servetini Mekke'de bırakması halinde gitmesine izin verip vermeyeceklerini sordu. Müşrikler kabul etti. O da varını yoğunu onlara bırakarak tek başına Medine'ye gitti.

Bakara suresinin 207. ayetinin onun bu tavrıyla alakalı olduğu rivayet edilir: “İnsanlardan öyleleri var ki, Allah'ın rızasını almak için kendini ve malını feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir”.

Mekkeli Müslümanlardan Ayyaş b. Ebi Rebia da Hz. Ömer'le beraber hicret etmişti. Kubâ'ya ulaştıktan sonra amcaoğulları ve anne bir kardeşleri Ebu Cehil b. Hişam ve Haris b. Hişam peşinden Medine'ye geldiler. Dönmezse annesinin başına tarak vurmayacağına ve güneşte oturacağına yemin ettiğini söyleyerek geri dönmesini istediler. Bazı Müslümanların anlatılanlara inanmamasını söylemesine rağmen annesini yemininden vazgeçirmek ve Mekke'de kalan mallarını almak üzere geri dönmeyi kabul etti. Ancak kandırılmıştı. Yolda bineğinden indirerek Mekke'ye eli kolu bağlı şekilde götürdüler. Akrabaları bu yaptıklarıyla övünüyor, “Bizim beyinsizlerimize yaptığımızı siz de yapın!” diyerek diğer müşrikleri de benzer şekilde davranmaya teşvik ediyorlardı.
Hz. Peygamber hicret ettikten sonra müşriklerin eline geçen Ayyaş b. Ebi Rebia ile Hişam b. el-Âs'ı kimin kurtarabileceğini sordu. Halid b. Velid'in kardeşi Velid b. el-Muğîre göreve talip olarak gizlice Mekke'ye gidip onları hapsedildikleri yerden kurtardı.

Bambaşka bir kardeşlik
Hz. Peygamber döneminden itibaren Allah rızası için yurtlarını terk edip göç edenlere “Muhâcir”, Allah rızasını umarak onlara destek olanlara da “Ensâr” denildi. İmkânı olan Müslümanların Medine'ye hicretle mükellef tutulduğunu da söyleyelim. Muhacir ve Ensar Kur'an-ı Kerim'de övülmüştür: “İman edip hicret eden ve Allah yolunda cihat edenler ve (Muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için bir bağışlanma ve bol bir rızık vardır” (Enfâl, 74-75).

Hz. Peygamber de Muhacir ve Ensar'dan olmanın önemini şöyle ifade etmiştir:
“Eğer hicret (şerefi) olmasaydı Ensar'dan bir fert olmak isterdim” (Müslim, “Zekât”, 139).
Hz. Peygamber Yesrib'e gittikten sonra birlik ve beraberliği pekiştirmek için bazı girişimlerde bulundu. Göç edenler birkaç yüz kişi olsa da şehrin imkânları sınırlıydı. Öncelikle maddî sıkıntılar vardı. Herkesin barınabileceği kadar ev yoktu.
Allah Resulü'nün aldığı ilk tedbirlerinden biri Mescid-i Nebevî'nin temellerini atmak oldu. Mescidin Müslümanları birleştiren, onları ümmet haline getiren bir merkez halini alması uzun sürmedi. Ayrıca evli olmayan ya da kalacak yer bulamayanlar için mescidin bir bölümü barınak haline getirildi. Burada kalanlar birer tebliğci olmak üzere dinî eğitim alıyorlardı. Kendilerine kaldıkları yerin ismine izafetle Suffe Ashabı denildi.
Hz. Peygamber'in sorunları asgari düzeye indirmek ve dayanışmayı artırmak için bulduğu çözümlerin ikincisi Ensar ve Muhaciri kardeş ilan etmek oldu. Hicretin ilk yılında Muhacirler ve Ensar'dan bir grup Müslüman, Enes b. Malik'in evinde kardeş yapıldı. Böylece bir Muhacir ile bir Ensârî doğrudan birbirlerinden sorumlu tutuluyordu. Buna göre Müslümanlar birbirlerine karşı ekonomik açıdan da sorumluydu. Hatta birbirlerine varis bile olabiliyorlardı. Ancak Bedir Savaşı'ndan sonra nazil olan, “Allah'ın kitabınca, kan akrabaları birbirlerine (varis olmaya) daha layıktırlar. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” (Enfâl, 75) ayetiyle bu uygulama kaldırıldı.

Kardeş yapılan Sahabe arasındaki dayanışma örnekleri gerçekten göz yaşartıcıydı. Allah Resulü, Abdurrahman b. Avf'ı Ensar'dan Sa'd b. er-Rebî ile kardeşleştirmişti. Sa'd kardeşi Abdurrahman b. Avf'a dönüp şöyle dedi: “Kardeşim! Ben Medine'de malı çok olan biriyim. Malımın yarısına bak ve onu al! Nikâhım altında iki hanım var. Onlardan birini senin onunla evlenmen için boşayayım.”

Abdurrahman b. Avf, “Allah aileni ve malını sana mübarek kılsın. Bana çarşının yolunu göster!” karşılığını verince Sa'd, çarşıyı gösterdi. O da alış verişten kazandığı peynir ve yağla akşam eve döndü.

Medineli Müslümanlar büyük fedakârlıklarla kardeşlerinin hayatlarını kolaylaştırmak için çaba harcadılar. Medine'ye hicret eden Müslümanlar kısa sürede şehre uyum sağladılar. Ensar'ın fedakârlığı dillere destan olacak nitelikteydi. İlgileri Allah rızası için yurtlarını terk eden Muhacirlere güven verdi ve onları saygın bir konuma kavuşturdu. Böylece tarihte eşine az rastlanan bir dayanışma, fedakârlık ve diğerkâmlık örneği gösterildi.

Ensar olmak
Yardımlaşma ve dayanışma sadece kardeşleştirilenlerin birbirinden sorumlu tutulmalarından ibaret değildi. Bütün Müslümanlar imkânlarını din kardeşleriyle paylaşmak için çaba harcıyorlardı. Bir Müslüman Hz. Peygamber'e giderek:
- Ey Allah'ın Resulü! Açlıktan zayıfladım, dayanacak gücüm kalmadı, dedi. Resulullah kendisine yemek vermeleri için onu müminlerin annelerine gönderdi. Ancak onlar:
- Yanımızda sudan başka bir şey yok, diyerek adamı geri gönderdiler. Bunun üzerine Resulullah yanında bulunanlara:
- Şu açı kim yemeğine ortak eder, diye sordu. Ensar'dan bir kişi ayağa kalkarak adamı misafir etmek istediğini söyledi. Misafirle evine gidince eşine:
- Haydi, Resulullah'ın misafirini ağırla, dedi. Kadın:
- Çocukların azığından başka bir şey yok ki, diye cevap verdi. Kocası:
- O yemeği getir, ışığı yak, çocukları da uyut, dedi. Kadın da akşam yemeği hazırladı. Çocuklarını uyuttu, sonra kandili düzeltir gibi yapıp ışığı söndürdü. Karı-koca misafire onunla beraber yemek yedikleri hissini verecek şekilde sesler çıkardılar. Böylece evlerindeki bütün yemeği misafirlerine bırakıp aç aç gecelediler.

Sabah olunca ev sahibi Resulullah'a gitti. Resulullah onu görünce, “Bu gece Allah hoşnut oldu” buyurdu. Bu olay üzerine, “Onlardan (Muhacirlerden) önce o yurda (Medine'ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. İhtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir” (Haşr, 9) ayetinin nazil olduğu anlatılır.
Zor zamanlarda birbirlerine sahip çıkan bir avuç Müslümanın kardeşlikle filizlenen enerji ve gayreti çok geçmeden o dönemin en güçlü devletlerinden Sasanileri tarihten silecek; Doğu Roma İmparatorluğu'nun topraklarının önemli bir kısmını ele geçirecekti.
Ensar ile Muhacir arasındaki bu 1437 yıllık tecrübe bugünün Müslümanlarına da örnek teşkil eder. Göçler ve sonrasında yaşanan sıkıntılar henüz bitmiş değil. Suriyeli misafirlerimiz gibi savaş ve çeşitli felaketler sebebiyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan onbinlerce Müslüman var. Barınma, beslenme ve sağlık ihtiyaçları günden güne artan göçmenler bizim Muhacirlerimizdir.

Aramızda Muhacirler olduğu sürece de dinimizin emrettiği kardeşlik ve dayanışma ruhu tıpkı 1437 yıl önce olduğu gibi bizi onlara Ensar olmaya çağırıyor.
Bu çağrıya kulaklarımızı tıkamayalım lütfen.