İclal, Tuna'nın tanrısızlığına şaşırdı!

Yeni evli çift, düğünlerinden bir gün sonra Nuriye Akman'ı evlerinde misafir edip sorularını cevapladı. Tuna Kiremitçi, 'Benim Tanrı inancım yok' deyince İclal Aydın bir hayli şaşırdı.

ABONE OL
GİRİŞ 13.11.2006 08:58 GÜNCELLEME 13.11.2006 08:58 YAŞAM
İclal, Tuna'nın tanrısızlığına şaşırdı!

Nuriye Akman'ın röportajı


Efendim, bildiğiniz gibi Tuna Kiremitçi müzisyen, reklamcı, çok satan bir romancı. İlk kitabı 70, ikincisi 39, üçüncüsü 27 baskı yaptı. Yazdıklarını göğe çıkaranlar da oldu, yere batıranlar da. İclal Aydın malum oyuncu, sunucu, köşe yazarı. Popülerlik katsayısı Tuna'ya beş basar.

İkisi de evli ve bir çocuklu mutlu aile tablosu çizerken bir deprem yaşadılar, aileleri dağıldı. Kısa süre sonra birlikte olmaya başladılar. Haber gündeme İclal'in, 'Biz eşlerinden ayrılmış iki gamzeli edebiyatçıydık.' sözü ile düştü ve o andan itibaren eleştiriler, yorumlar, ayıplamalar, alkışlar köpürdü. İclal, 'Ben böyle bir laf etmedim' imasıyla bir şeyler mırıldandı; ama o sözleri açıkça tekzip etmedi. Bu arada 'kıymetlisi' Tuna, askere gitti. O dönemde Ahmet Hakan ile İclal Aydın atışmaya başladılar. Hakan, İclal'i yapaylıkla suçlayıp, 'Git başımdan İclal' derken muhatabı, 'Bana âşık galiba' diye çıtayı yükseltti. Derken efendim, tezkere geldi. Ve iki gamzeli evlenme kararı aldı. Lütfettiler, Nuriye ablalarını da düğünlerine çağırdılar. Daha sonra da bu süreci nasıl yaşadıklarını anlatıp gamzelerine tanık ettiler. Umarım magazin dünyasına elini verenin kolunu kaptıracağını hiç unutmazlar, bana verdikleri mutluluk tablosuna sadık kalır ve üzerine titredikleri Can ile Lal'i kan bağı ile de birbirlerine bağlarlar.


Evlenmenizde son bir yılda yaşadığınız çalkantılar etkili oldu mu?

Tuna: Evlilik kararıyla çalkantıların doğrudan bir ilgisi yok. İclal'le hayatımı birleştirmeye askerdeyken karar verdim. Askere gidişimle birlikte birbirimizin kıymetini anladık. Anadolu'nun doğu ucunda her şeyden uzakta, bambaşka bir ortamın içindeyken İstanbul'da kendimize dert ettiğimiz çekişmeler önemli olmaktan çıkıyor.

İclal: Tabii geçen süre benim için çok zordu. Ağzımdan çıkmamış kelimelerle yargılanıp asılmak beni çok üzdü.

Linç operasyonu, 'Biz, eşlerinden ayrılmış iki gamzeli edebiyatçıydık.' lafı üzerine çıktı değil mi?

İ: Evet. Ben böyle bir laf etmedim. Tuna ile beraberliğimiz Kelebek gazetesinde duyulduğu dönemde Cengiz Semerci ile bir telefon görüşmesi yaptım; ama beni kulağıyla dinlemedi. 'Tuna ile birlikte olduğunuz doğru mu?' diye sordu. Doğru, dedim. 'Hemen sana bir muhabir gönderelim, röportaj yap' deyince aynen şunları söyledim: Benim böyle bir açıklama yapmam hoş olmaz. Ben bir kadınım. İyi kötü magazin dünyasının içindeyim. Ama Tuna bir edebiyatçı. Ona bir zarar gelirse çok üzülürüm. Bu çok yeni bir beraberlik. Tuna şu anda daha önce yazdığı denemelerinden bir kitap çıkarıyor. Benim kitaplarım da hep bu doğrultuda olduğu için ona yardımcı olmaya çalışıyorum. Her ikimizin de ayrılıkları çok yeni olduğu için hiç arzu etmediğimiz bir biçimde insanların diline sakız olabiliriz. Gamzelerimizden girerler, tencere kapak birbirini buldu deyip çıkarlar. Ben bunu kaldıramam. Sen benim arkadaşımsın. Allah aşkına beni koru dedim.

Hadi o korumadı seni, o haber üzerine yüzlerce yorum yazıldı. Neden tekzip etmedin?

İ: Olaylar patlak verdikten sonra Cengiz'e:

-Konuşmamızı banda aldın mı?, diye sordum.

-Hayır, dedi.

-Peki Cengiz ben sana, 'Ne güzel ikimizin de gamzeleri var' dedim mi?

-Demedin.

-Biz edebiyatçıyız dedim mi?

-Demedin ama ne var ki bunda? Çok şeker bir laf. Gamzeli değil misiniz? dedi.

Sonrasında herkes bana şunu telkin etti: Sakın bu konuda konuşma. Unutulacaktır.

Cengiz Semerci ,'gamzeli' lafının patenti bana ait, İclal de artık bunun kötü bir şey olmadığını anlasın' diyor ve hatta senin hamile olduğunu ima ediyor.

Benden duyduğunu değil, kendi söylemek istediklerini söylüyor. Beni koru dememişim, gerçekten öyle söylemişim gibi yazmakla kalmadı, şimdi bununla böbürleniyor. Bu durum onun insanlık zaafı. Yaptığı terbiyesizliğin hâlâ farkında değil. Allah'tan bütün kalbimle diliyorum ki Cengiz ektiğini biçsin. Ayrıca ben kesinlikle hamile değilim.

-Peki edebiyatçı mısın?

İ: Valla bu gidişle olacağım. Hani ne derler kötü komşu insanı ev sahibi yaparmış. İşin enteresan tarafı aynı tarihlerde Picus'a verdiğimiz bir röportajda üstüne basarak, 'Ben köşe yazarıyım, Tuna bir edebiyatçı' demiştim.

T: Belli ölçülerde cümleler yazarak, belli karmaşıklıkta yapılar kurarak, insanların anlayamayacakları şeylerden bahsederek edebiyatçı olunuyorsa İclal Aydın bir edebiyatçı değil. Ama edebiyat, yazı yoluyla karşı tarafa bir duyguyu, bir düşünceyi, bir titreşimi geçirebilmekse İclal Aydın edebiyatçı olabilecek birisi bence. Kendi kökenlerinden kaynaklanan çok güzel bir hikâyesi var yazmasını şiddetle istediğim. Hayatının oyunculuk yoğunluklu kısmı bittiği zaman, buna başlaması gerektiğini düşünüyorum. İclal istediği an edebiyatçı olabilir. Yakından tanıyan insanlar gayet iyi bilirler ki arkadaş sohbetlerinde bile kendisine edebiyatçı demeye utanan bir insandır İclal.

İclal, Oriflame kozmetik danışmanlarının arasında yapılan bir anket, 2005'in en başarılı edebiyatçısı seçti seni. Peki sen bunu niye kabul ettin? Nereden çıktı bu ödül şimdi? 'Ben edebiyatçı değilim' demek yerine, 'Bu benim yaralarıma merhem oldu' dedin. Kozmetikçilerin edebiyatçısı olmaya ihtiyacın mı vardı?

İ: Her zaman yaptığım işler boyunca güzel birtakım ödüller aldım ben. Mesela benim hiç romanım yok. İstanbul Üniversitesi tarafından en iyi roman yazarı ödülü verildi.

Aa! Daha neler! Olmayan romana ödül mü verdiler?

İ: Bu tamamen bir tepkiydi. Birtakım örgütler, sivil toplum kuruluşları, eğitim kurumlarının hepsi geçen yıl sözleşmişler gibi yılın yazarı, yılın edebiyatçısı, yılın romancısı ödülü verdiler. Ve 'neden' diye sorduğum zaman siz bizim yazarımızsınız dediler. Ben okurumu hiç sınıflandırmadım. Overlokçular, kozmetikçiler, sekreterler, gençler, yaşlılar demedim. Onlar da böyle denilmemesi gerektiğini söylediler bence. 'Ne fark eder ki, öyleyse al biz sana bunu veriyoruz' dediler.

Onların duygusu öyle olabilir. 'Ben köşe yazarıyım, edebiyatçı değilim' derken senin o ödülleri almanı anlayamıyorum. Onlara 'Yahu siz çılgın mısınız, bir de üniversiteli olacaksınız, olmayan romanıma nasıl ödül verirsiniz?' diyemez miydin?

İ: O günlerde tartışılan şeyler o kadar absürttü ki, orada bana sahip çıkma söz konusuydu.

Bu tam bir kara mizah ama.

T: İclal'e 'En iyi romancı ödülü' vermek şu anlama geliyordu: Sana saygısızlık eden insanların ne mal olduğunu biliyoruz. Sen bunları kafana takma. Biz senin yanındayız, yoluna devam et.

İ: İstanbul Üniversitesi'nden, 'Size yılın yazarı ödülü vereceğiz.' dediler. Çıktım sahneye, ödülü aldım, teşekkür ettim. Sahnede hiç dikkat etmedim. Oturduktan sonra gördüm ki, yılın romanı ödülüymüş. Şimdi can sıkıcı da bir şey. Diyorum ki keşke bunu bana daha önceden söyleselerdi ben de orada en azından konuşmayı yaparken mizahi bir gönderme yapardım. Ama sonra o salona girdiğimizde yaşadığım şeyi anlatmak isterim. Delirmiş vaziyetteler ama size anlatamam. Nasıl bir coşku, çığlık çığlığa atılma, sarılma...

T: Anladık ki hiç gereği yokken halk kahramanları haline gelmişiz. Falanca kişi size haksızlık yaptığında bu halk tarafından size sevgi ve dayanışma olarak geri dönüyor. Şu oldu mesela ruhani boyutta. Sevilmeme korkusunu aştık biz. Hani hepimizde vardır; ya insanlar bizi sevmez de kötü şeyler söylerlerse..?

İ: Yani o süreçte biz kanatlarımızı çıkarıp melek olmaktan vazgeçtik. Bu da bizi insanlaştırdı.

Benzerlikleriniz var. İkinizin de başından evliliklerin geçmesi, çocuk sahibi olmanız. Boşanırken isteyen taraf olmanız, birden fazla işle meşgul olmanız; ama esas olarak yazıyla uğraşmanız, bazı işleri zaman içinde bırakmanız. Satışı bol, reytingi yüksek olmanız, ünlü olmanın getirdiği dalgalanmalarınız, çocukluk hüzünleri, anne-baba ayrılıkları, ölümler… Hayatınızın olumlu yönleri mi sizi birbirinize çok yaklaştırdı yoksa olumsuz yönleri mi?

T: Düğün töreninde çaldığım bir şarkı vardı. Siz oradaydınız. Sözleri şöyleydi: 'Biz zaten sevgiliymişiz; ama haberimiz yokmuş. Yaralarımızdan tanımasak birbirimizi az kalsın geçiyormuşuz.' Yani yaralı iki kuşsunuz. Her zaman güçlü olmak zorunda kalmışsınız. Pek çok şeyin sorumluluğunu gereğinden daha erken almanız gerekmiş. Biraz başarıya mecbur kalmışsınız. Bütün bunlar, ilk günden bize zaten tanışıyormuşuz hissi verdi.

'Başarıya mecbur kaldık' dedin de, beceremediğinizi düşündükleriniz de olmuştur herhalde.

T: Tabii, benim hayatım bir başarısızlıklar silsilesidir. Yapmış olduğum, başarılı kabul edilen her şeyin arkasında onun beş katı kadar başarısızlıklar vardır. Ama hataları analiz edebilme yeteneğine sahip olduğumu düşünüyorum.

Sekiz aylık oğlunu loğusa annesiyle bırakman bir hata değil miydi?

T: Oğlumuz Can doğduğu zaman evliliğimiz huzurunu kaybetmişti. Can'ın annesi de ben de zaten huzursuz ailelerde büyümüş iki çocuğuz. Kendi çocuğumuzun da böyle bir ortamda büyümesini istemedik. Bu evliliğin bitmesi gerekiyordu. Tabii ne kadar akıllı fikirli davransanız da bir evliliğin bitmesi çok sancılı bir süreç. İclal'le birlikte olduğumuzda ikimizin de eşlerinden ayrılalı az bir süre geçmişti. İkimizin de benzer sancıları vardı. Birbirimizle çok kolay empati kurabiliyorduk.

Henüz evliyken ve bebek beklerken Ayşe Arman'a bir söyleşi vermiş 'Biz hamileyiz' demiştin. Bu laf çok sıcak bulundu. İşte dünyada böyle duyarlı adamlar da var gibi. Birkaç gün sonra çocuk doğdu ve sen ayrıldın. O zaman da samimiyetin sorgulandı.

T: Bunun evlilikle bir ilgisi yok ki. İki insanın çocuk yapmak istemesi ayrı bir şeydir. Evlilik mertebesi ayrı bir şeydir. Boşanma ayrı bir şeydir.

İ: Ben o röportajı, bu tartışmalar başladıktan sonra okuduğumda Tuna'nın böyle bir lafı hangi duyguyla etmiş olabileceğini o kadar iyi anladım ki. Tuna son derece samimi onu söylerken. O ayrılıkta da çok samimi. Tuna benim tanıdığım en iyi babalardan birisi. Aynı evde yaşıyor olsalardı belki de Can babasıyla bu kadar iyi ilişki kurabilen bir bebek olmayabilirdi. Tuna'nın o yargılanış biçimini ve bu yazıları yazanları da düşünürsek eğer herkes dönüp kendi hayatına, kendi yaptığına bakacak. 'Ya bir gün benim sevgilim de bizi çocuğumla bırakıp giderse' diyen kadın yazar aslında çok iyi hatırlamalıydı ki, onun sevgilisi de bir kadını çocuğuyla bırakıp gitmişti. Köşe yazarları başka duygularını, kıskançlıklarını, toplumun önünde ahlakçılık oynayarak, imajlarıyla, yaşamlarıyla, halkın nezdinde bir yer etmiş insanların üzerinde tepinemezler.

T: Size bir köşe verdiler. Ve burada düşüncelerinizi ifade etme şansınız var. Siz bu şansı nasıl başka insanların ruh dünyalarını parçalamaya çalışmakla kullanabilirsiniz ki. Bu ne kadar düşük bir insanlık halidir. Sonuçta eğer ruh hastasıysa bu insanlar, ruh hastası olmak için gereken bütün materyale ben sahibim, çocukluk travmalarından dolayı. Ama benim aklıma böyle bir şey yapmak gelmez. Utanırım yani. Bu insanlar kendi dünyaları içinde bu yazdıklarının çok önemli olduğunu düşünüyorlar. Benim askerlik yaptığım Erzurum'a da gitmeye gerek yok, Adapazarı'na gittiğiniz zaman bu insanları kimsenin umursamadığını görüyorsunuz. Medya plazalarının dışına çıktıkları anda etkilerini yitiren bir var oluşları var. Bunu sizin yaptığınız işleri değil, bizzat varlığınızı zedelemek için kullanıyorlar. Bu çok primitif bir ruh hali bence.


İclal'le karşılaşmasaydım bitmiştim


Evlenme teklifini kim kime yaptı?

T: Ben elli defa evlenme teklifi yaptım. Hiçbiri gerçekleşmedi. İclal bir defa yaptı, evlendik. Ama zaten o sıkıntılı günlerimizde İclal'e dedim ki, seni o kadar mutlu edeceğim ki bir gün bana evlenme teklif edeceksin.

İ: Bir gün fark ettim ki, Tuna sadece benim değil, kızımın da en iyi arkadaşı. Ve onun yaşamımızdaki varlığı giderek derinleşiyor. Film seyrediyorduk. Hiç ummuyordu, birden 'Hadi evlenelim' dedim. Ertesi gün işlemlerimizi yaptık. Altı gün içinde de evlendik.

Siz artık bir yastıkta kocar mısınız?

T: İlk defa hayatımın rayına oturduğunu hissediyorum. Küçüklüğümden beri tek hayalim huzurdu. Çok huzursuz bir evde büyüdüğüm için, hep kimsenin kimseye hakaret etmediği, sevgi dolu, oturup yazımı yazabileceğim bir evim olsun istedim. İclal ile ilk başta acaba birbirimize merhem mi olmaya çalışıyoruz şüphesini yaşadık. Çünkü evlilik sonrası çok ciddi bir travma yaşadım. Bir taraftan anne ve babamı arka arkaya kaybetmiş olmam. Bir taraftan evliliğimin bitmiş olması, yaşadığım ruhsal sıkıntılar. Bir taraftan yeni baba olmamın getirdiği mutlulukla karışık telaş, şöhret olmanın getirdiği alışık olmadığım baskı. Bunların altından kalkmam imkansızdı. İclal ile karşılaşmamış olsaydık şu anda bitmiştim, Tuna diye birisi yoktu.

İ: Olur mu öyle şey?! Sen ne diyorsun tatlım! (Kocasına sevgiyle sokuluyor, elini tutuyor.)

Bir bebek daha istiyor musunuz?

T: Biz İclal ile deliriyoruz çocuklarımız için. Ben Lal'in en sevdiği sınıf arkadaşı olayım, İclal de Can'ın en sevdiği ablası olsun isterim. Şimdi bir çocuk daha yapıp, Lal ile Can'ı kan bağı ile birbirine bağlamak istiyorum.

İ: İnşallah olur. Böyle bir isteğimiz var.

Bu arada İclal'i hiç üzmeyeceğine söz veriyor musun?

T: Bütün yaratıcılığımı bu konuda seferber edeceğime kendisine söz verebilirim.

Sen kıskanılmayı çok sevdiğini, bundan sapıkça bir zevk aldığını söylemişsin daha önce. Şu anda sizin birlikteliğinizi kıskanarak, sizi sapıkça zevklendirenler kimler?

T: Aslında o kadro değişmedi. Onlara bir iki tane yeni transfer katıldı. Mücadeleye devam ediyorlar. İclal de ben de genellikle kırılgan, melankolik insanların dünyalarını anlatmaya çalıştığımız için bizim de öyle olduğumuzu zannediyorlar. Diyorlar ki biz bunlara bir vurursak iki seksen yere uzanır, bir daha kalkamazlar. Ama bilmedikleri bir şey var ki, bizim gibi zor büyümüş çocuklar meşe ağacı gibi olur. Kolay kolay eğilip bükülmezler.

Ayakta kalmak için gereğinden fazla mücadele etmek zorunda kaldım. Anne ve babamın çok ciddi ruhsal sıkıntıları ve alkol problemleri vardı. Yatılı okula gitmiş olmamın getirdiği ayrı bir hüzün, çalışma hayatımda parasal sıkıntılar, savrulmalar oldu. 68 kuşağının çocuğu olmak çok zor. Yaşadıkları hayal kırıklıkları öyle büyük zedelenmişliklere yol açmış ki, siz de maruz kalıyorsunuz bunlara.

Tuna Kiremitçi ve İclal Aydın birer marka mıdır?

T: İletişimcilik yapmış birisi olarak söyleyebilirim ki bir markadır evet.

Ya marka değerindeki dalgalanmalar? Düşün Tuna, artık yazdıkların o kadar satmıyor. Ama İclal tavan yaptı. Neler olur?

T: Burada çok güzel bir roman konusundan bahsediyorsunuz.

Eee serde romancılık var, sizler kadar satamasak da!

T: Vallahi çok güzel bir roman olur bundan.

Bu durumda İclal ne yapar, kendini geri mi çeker evliliğini koruma adına? Sen kıskançlık krizine mi girersin?

T: Bugün İclal Aydın'ın popülerliği benimkinin yedi sekiz katı boyutunda. Beni beş kişi tanıyorsa İclal'i elli kişi tanıyor. İclal'le aşık atmama imkan yok. Ben bu gerçeği birinci dakikada kabul ettim. Ve sordum kendime: Oğlum sen bunu taşıyabilir misin? Dedim ki evet ben bu kadını o kadar çok seviyorum ki taşıyabilirim. Mesela askerdeyim, nişanlımı aramak istiyorum. O gün diyelim tatsız bir gün geçirmişim. Asistanlardan biri açıyor telefonu. İclal Hanım çekimde. Çekim uzadıkça uzuyor. İclal geri dönene kadar iş işten geçmiş oluyor. Eğer ben bunu kendi içimde çözmemiş olsaydım dalgalanmalar yaşardım.

Kadın olarak üzerinde nasıl bir baskı yaratabilir bu durum?

İ: Tecrübe ile de sabittir ki bu çok zor bir şey. Bizim aramızda mutlaka kıskançlık olacaktır. Ben tabii ki onu kıskanacağım. Bir kere Tuna çok yakışıklı bir adam. Kadınların ona böyle hayran bakmaları çok hoşuma gidiyor. Fazla bakmalarından bazen hoşlanmayabiliyorum. Bu tatlı kıskançlığın ilişkimizi diri tutacağını biliyorum. İyi bir şey yazdığı zaman da kıskanıyorum Tuna'yı. Beni çok şahane teselli eden bir şey var ki ilk okuyan ben oluyorum. Ve benim bir parçam bunu yapmış oluyor. Biz kadınların böyle tuhaf bir şeyi var ya. Ne denir, rütbe paylaşımı. Tuna'nın da beni kıskanmasını isterim.

T: Ben İclal Aydın gerçeğini askerde anladım aslında. Bir komutanım beni çağırdı. 'Tunacığım, Emre Kınay'la İclal Hanım beraber diziye başlıyorlarmış. Bak Tuna, Emre Bey'le eşi Emine Hanım birbirlerine ne kadar sahip çıkıyorlar. Sen de İclal'e böyle sahip çıkacaksın. Yoksa seni affetmeyiz.' dedi. 'Emredersiniz komutanım!' dedim.

İ: (Kahkahalar) Türk ordusu benim arkamda!

Tuna, oğlunun odasını anlattığın yazıda hoş bir detay dikkatimi çekti. Bir Kur'an koymuşsun başucuna. Ve gece gündüz ışık saçıyor oradan diyorsun. Eğer o ışıktan içine bir huzme düştüyse oradan bir tanesini çıkar da biz de ışıyalım.

T: Benim Tanrı inancım yok. Fakat aynı zamanda Müslüman'ım. Müslümanlığı kültürel edim olarak ele alacak olursak mırıl mırıl okunan bir Kur'an, büyükannenin serdiği seccade, duyduğum bir ney sesi manevi dünyamda çok önemli kapılar açıyor.

İ: Ben senin 'Tanrı inancım yok' sözüne katılmıyorum. Çok şaşırdım şimdi.

T: Benim Tanrı inancım mı var?

İ: Evet, var. Sen tanıdığım en inançlı insanlardan birisin.

T: Ben kendimi kalp olarak Müslüman, ama zihin olarak Avrupalı hissediyorum. Bir insanın Tanrı'ya inanmasa da kendini Müslüman gibi hissetmesi, hangi bütünün parçası olduğunu bilmesiyle ilgili bir şey. Yoksa Tanrı'nın benim inancıma ihtiyacı olmadığını düşünüyorum.

İnsan inancını fark etmiyor olabilir mi?

İ: Ben Tanrı'nın mucizevi varlığına defalarca şahit oldum. Onu severek yaşamanın mucizevi karşılığını çok yaşadım. İlahi adaletin varlığına, yaşattığı her büyük zorluğun sonunda getirdiği aydınlık günlere inandım. Nefes almak anlamsız olamaz. Evrendeki hiçbir şey boşa yaratılmış olamaz. Bir çocuk doğurduktan sonra daha iyi anlıyorsun. O tekmeyi atan şey sana bunu söylüyor. Daha önce hiç yoktu öyle bir şey. Ansızın içinde bir şey hareket etti. Doktora gittiğimde ultrasonun sesini açtı. Bebeğin kalp atışlarını duydum. Ben o ana kadar insanın önce kalbinin oluştuğunu bilmiyordum. Zannederdim ki önce beyin oluşuyor. Hayır önce kalbin var, kalbin etrafında bedenin oluşuyor. Tomurcuklar gibi çıkıyor organlar. Beş santim, on santim. Tekme atıyor. Bir bakıyorsun doğmuş. Lal'in kuvöze girmesi gerekti. İki kilo dokuz yüz gram bir şeydi. Işın verecekler. Bir maske taktılar. Daha beş gündür yeryüzünde. O kuvöze girmek istemiyor. Kibrit çöpü elleriyle bana tutunuyor. Ben o zaman anladım ki onu dünyaya getirmek için buradayım. Lal'in babasına büyük öfkeler duyabilirdim. Ama o kadar güzel bir çocuk verdi ki bana. O çocuk, o kaş, o göz, o güzel ses eğer o olmasa olmayacaktı. O yüzden de Tanrı'nın beni koymuş olduğu o yola isyan edemem. 1994 yılında Almanya'da hayatımı devam ettirmek için hem tiyatro yapıyor, hem de restoranda bulaşıkçı olarak çalışıyordum. 12 yıl önce kim inanırdı benim bugünleri yaşayacağıma? Var Tanrı. 'Tuna inanmıyorum' diyor; ama hiç alakası yok. Bir gün oturuyoruz balkonda. İstanbul Boğazı, ışıklar, bir gemi geçiyor. 'Ben...' dedi, 'Çok iyi birisi olmalıyım ki Allah beni ödüllendirdi ve bana şu anı yaşatıyor.' Eğer bir insan ağzından bu cümleleri çıkartıyorsa onun inançsız olması mümkün değil.

T: Tanrı sorunsalı üzerine derinleşme fırsatım olmadı. Her şeyin tesadüf olmamasını sağlayan İlahi bir düzen olduğuna inanıyorum tabii. Demek ki hepimizi birbirimize bağlayan öyle bir kolektif şuuraltı var ki çocuğunuz doğduğunda götürüp o kitabı oraya koyuyor ve çocuğunuzu korumasını istiyorsunuz.

İ: Mesela çok sevdiğim bir kitap vardır, Küçük Şey Yoktur diye. Yazarı Kemal Ural. En sıkıntılı olduğum günlerde onun içinden bir şey seçerdim. Ve hiç unutmuyorum. Bir tanesinde şöyle bir sayfa çıktı bana. Peygamberimiz demiş ki: 'Seçtiğimiz işi yaparken size yaşadığınız zorlukları da verir ki Allah, onu öğrenin.' Tuna da, ben de bütün kalbimizle iyi insan olmaya çalışıyoruz. Ben iyilik ve güzellikten bahsetmeye, zarif kalmaya devam edeceğim. Yumuşak bir ses tonu kullanmaya, Polyanna'ya, Don Kişot'a, Jan Dark'a inanmaya devam edeceğim. Bütün bunlar yüzünden eğer hâlâ bana bir şeyler söyleyeceklerse o zaman kahramanlar gibi karşılarında duracağım. Hayat çok küçük evet, ama o kadar da büyük ve mucizevi. Mutlak görevlerimiz var bizim.

Ahmet Hakan'a köşenden cevap yetiştirmek de o görevlerden biri miydi peki? Hadi o polemikçi, senin de o polemiklere ihtiyacın mı vardı?

Yoktu. Yaramazlık yaptım. Tuna bana dedi ki: Ahmet Hakan herkese yaptığı gibi sana da bir şeyler söylüyor. Lütfen İclal'ciğim cevap verme. Tuna frene basar, ben ona nazaran daha cadıyımdır. Ya Nuriye Abla bilmiyorum, benim de kavgacı bir tarafım var aslında. Bir yere kadar duruyorum duruyorum. Herhalde tutamadım kendimi. T: Kürt olmasından kaynaklanıyor.

İ: Tabii. İnat tarafıma geldi.

Yok yok, sen polemik seviyorsun.

İ: Tabii. Ben çok eğlendim. Başlarda çok kızıyordum, o 'İclal Aydın çok yapay bir kadın.' laflarına. Şimdi o yaşadığımız süreçten bugüne geldiğimizde, geriye dönüp baktığımda, 'Kurban olduğum Allah'ım, bana bu dönemi niye yaşattın?' diye sorduğumda şunu gördüm. Vay be, ben yıkılmadım ya artık hiçbir şey olmaz herhalde. Beni öldürmeyen düşman güçlendirir.

Buyrun Nietzsche Bey sizi şöyle alalım…

İ: Evet. Fakat nikah günümüzde hakikaten kendisinden beklemediğim şahane bir son hareket geldi Ahmet Hakan'dan. Ümit Besen'in Nikâh Masası şarkısını uyarlamış. Diyor ki: 'Nikâhına beni çağır İclal / İstersen şahidin olurum senin / Kıymetlin 'Bu adam kim?' diye soracak olursa / Polemik yapardı benle dersin. / Ne polemikler yaptık biz seninle / Hiç yoktu hesapta barışmak bizce / Bilirsin ne kadar üzmüştüm seni / 'İclal git başımdan' dedikçe.

Son kısmı çok hoştu.

İ: Nikâh masasına oturdun işte / Aramızdaki gerilim bitti böylece / Sana mutluluklar sözüm kardeşçe / At artık imzanı git bir an önce.' Hakikaten Ahmet Hakan'ın en güzel yazılarından birisi. Çok eğlendik. Bu polemik burada bitmiştir. Benim bir tarafım çok ağırbaşlı görünür; ama bir sokak çocuğu tarafım da var. Fakat benim okurum bu polemiği sevmedi.


(Zaman)