Kemalist ve Gülenist vesayet modellerinin demokratik teori açısından karşılaştırılması
SETA tarafından yayımlanan Atilla Yayla imzalı analizde, 15 Temmuz darbe girişimi Kemalist ve Gülenist vesayet modelleri üzerinden incelenerek Türkiye'nin demokratik dirençliliği ve toplumsal hafızanın rolü vurgulandı.
ABONE OLSiyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı'ndan (SETA) Atilla Yayla’nın kaleme aldığı, ‘’ONUNCU YILINDA 15 TEMMUZ: Kemalist ve Gülenist Vesayet Modellerinin Demokratik Teori Açısından Karşılaştırılması’’ adlı analiz şu şekilde:
'DEMOKRASİNİN ZORLU İMTİHANI'
Türk demokrasisi, 15 Temmuz’da aslında ciddi bir sınava tabi tutuldu. Daha önce de darbe tecrübesi yaşayan demokrasinin 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat tarihlerinin tamamında karşı karşıya geldiği bu imtihanı kaybettiği söylenebilir. Söz konusu darbe ve askeri müdahale süreçlerinde kamuoyunun doğrudan tepkisi oldukça sınırlı kaldı, darbeciler amaçlarına kolayca ulaştılar. İlk olarak 27 Mayıs 1960’ta Silahlı Kuvvetler içindeki bir cuntanın demokratik yollarla işbaşına gelen Demokrat Parti hükümetini devirmesinin adeta darbeleri gelenek haline getirdiği söylenebilir. 27 Mayıs’tan 12 Eylül’e, en son da 28 Şubat’a kadar uzanan zaman diliminde darbecilerle hesaplaşmaya gidilmemesi, askeri bürokrasinin gerek gördüğü durumlarda demokratik siyasetin olağan işleyişine müdahale edebileceği yönünde bir algı oluşmasına sebebiyet verdi. Darbelerin ardından demokrasiye yumuşak geçişlerin yaşanması, hiçbir darbecinin yargılanmamasını ve bu açıdan gerçek anlamda bir normalleşme sürecinin yaşanmamasını beraberinde getirdi.
'MEŞRUİYETİN KAYNAĞI HALK'
Bir antidemokratik girişimin halka rağmen başarılı olma ihtimali düşüktür. Bu nedenle, darbeciler bile halkın çıkarları ve hatta talebi doğrultusunda darbe yaptıklarını iddia ederler. Tüm rejimler, meşruiyetlerini halktan devşirmeye çalışır. Dolayısıyla halkın tepkisi, demokrasiyi kesintiye uğratacak bir sürecin başarılı olup olmaması bakımından kritik öneme sahiptir.
'TOPLUMSAL HAFIZANIN İZLERİ'
15 Temmuz’da halkın sokağa çıkışı, aslında darbelerin “toplumsal hafıza” üzerinde bıraktığı olumsuz izlerle de yakından ilişkilidir. 27 Mayıs darbesi sonrasında Başbakan Adnan Menderes’in iki bakanı, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan ile birlikte idam edilmesi özellikle sağ siyaset üzerinde travmatik bir etki yaptı. Hemen herkesin bu idamların haksız olduğunu bilmesine rağmen buna karşı çıkılamaması uzunca yıllar boyunca insanların vicdanına adeta bir pişmanlık duygusu yerleştirdi. 12 Eylül ise çok daha geniş toplumsal kesimlere dokundu. Çok sayıda insan yargılandı, işkence gördü, uzun süre hapis yattı ve idam edildi. Dolayısıyla 12 Eylül’ün dramatik etkileri toplumda çok daha fazla insana doğrudan ya da dolaylı olarak ulaştı. Üstelik darbecilerin “bir sağdan, bir soldan” mantığı uğranılan mağduriyetlerin siyaset üstü bir görünüm kazanmasını beraberinde getirdi. Öyle ki 12 Eylül Anayasası yüzde 92’lik bir çoğunlukla kabul edilip darbenin zımnen onaylandığı gibi bir görünüm oluşsa da zaman içinde ortaya çıkan mağduriyet hikayeleri toplumsal algının da değişmesini beraberinde getirdi. Daha güncel bir örnek olarak 28 Şubat sürecinde yaşananların izleri toplumsal hafızada daha diriydi. Burada mağduriyet yaşayanların durumu daha geniş kesimler tarafından biliniyordu.
'BEKLENMEDİK DİRENİŞ VE DEMOKRATİK OLGUNLUK'
Diğer darbeler gibi 28 Şubat döneminde de muktedirler, toplumun ciddi bir tepkisiyle karşılaşmadan amaçlarına kısa vadede ulaştılar. Ancak tüm bunların toplumun hafızasında bir yara açtığı görüldü. Şu noktaya dikkat çekmek gerekir: Darbenin ilk saatlerinde, pek çok kişi tarafından tahmin edilse de failin FETÖ olduğu henüz tam anlamıyla bilinmiyordu. Dolayısıyla insanlar her kimden geliyorsa gelsin ve kendileri için bedeli her ne olursa olsun düşünmeden sokağa indiler. Üstelik yakın gelecekte bir darbe girişiminin yaşanabileceğine dair haberler ya da siyasetçiler tarafından yapılan uyarılar da bulunmuyordu. Yani değil stratejik, psikolojik bir hazırlık sürecinden bile söz etmek mümkün değildi. Bu beklenmedik hadiseye karşı tüm direniş, önceden planlanmayan şekilde oldukça hızlı ve kendiliğinden gelişti. Muhtemelen bu doğal tepki darbecilerin planları kadar psikolojilerini de bozdu. 15 Temmuz’da yaşananların teşebbüs aşamasında kalması, Türkiye’de toplumun, siyasal aktörlerin ve devlet kurumlarının demokratik meşruiyeti koruma açısından güçlü bir kararlılık göstermeleri sayesinde mümkün oldu. Bu durum aslında Türkiye’de demokratik dirençliliğin oldukça yüksek olduğunu da gösterdi. Öyle ki FETÖ, darbe girişimi sırasında yalnız kaldı. Muhtemelen kendisine açık ya da örtülü destek vereceğini, en azından sessiz kalacağını düşündüğü kesimler tarafından yalnız bırakıldı. Bu da darbenin hiçbir şekilde toplumsal taban bulamamasını sağladı. Demokrasi için anlamlı olan konu, darbe teşebbüsüyle bir bakıma topyekün mücadele edilmesiydi. Tekrarlamak gerekirse bu tablo demokrasinin ulaştığı olgunluk seviyesini göstermesi bakımından oldukça anlamlıdır.