'Adı konulmamış bir din savaşı mı başlatıldı?' diyen Bahçeli'den peş peşe uyarılar!
Son dakika haberi... Devlet Bahçeli, "Oval Ofis’te ayinler düzenlemek, Armagedon Savaşı’yla ilgili teolojik hezeyanlar üretmek... Adı konulmamış bir din savaşı başladı da biz mi farkında değiliz?" dedi.
ABONE OLSON DAKİKA HABERİ: MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında gündeme ilişkin önemli mesajlar verdi. Bahçeli, "Evanjelist papazların dolduruşuna gelip Oval Ofis’te ayinler düzenlemek, Armagedon Savaşı’yla ilgili teolojik hezeyanlar üretmek dünyanın nasıl bir musibetle doğrudan doğruya muhatap olduğunu ibret verici ölçüde göstermektedir." diyerek, "Adı konulmamış bir din savaşı başladı da biz mi farkında değiliz?" açıklamasında bulundu.
Devlet Bahçeli'nin açıklamalarının tamamı şu şekilde:
Değerli Milletvekili Arkadaşlarım, saygıdeğer hanımefendiler, beyefendiler, basınımızın değerli temsilcileri. Haftalık olağan Meclis Grup Toplantımızın başında hepinizi hürmet ve muhabbetle selamlıyor, başarılarla dolu bir hafta geçirmenizi Allah’tan niyaz ediyorum.
Bugünkü toplantımızı yurt içinden ve yurt dışından; televizyon ekranları, radyo kanalları, sosyal medya platformları vasıtasıyla takip eden aziz vatandaşlarımıza, gönül ve kültür coğrafyalarımızın tamamında onurlu ve huzurlu bir hayatın mücadelesini veren değerli kardeşlerimize en iyi dileklerimle birlikte şükranlarımı sunuyorum.
Düşünmek var olmaktır, düşünce ise var olmayı bilmektir. Yunus’un dediği üzere; İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen, Ya nice okumaktır. Düşünmek bir eylem, düşünce ise bu eylemin fiiliyata dökülmüş öğesidir. Düşünmekle düşünce arasında kurulan bağ ne kadar sağlam ve sağlıklı olursa ezbere dayanan, statükoya yaslanan, tekdüze yaşanan bir hayatın ağırlığı da o kadar hafifleyecektir. Nasıl ki istiklalimizin engin ve erdemli düşüncesiyle milli varlığımızın, milli devletimizin tartışılamaz haklarına sahip çıkıyorsak, istikbalimizin düşüncesiyle de hayallerimizin, hedeflerimizin, heveslerimizin yol haritasını çizmek durumundayız. Zira istikbalimizi düşünmezsek, nokta zamandaki istiklalimizin akan zamanla eklemlenmesini ve süreklilik kazanmasını sağlayamayız.
İstiklali düşünmekle kalmayıp manzum bir kalıbın içine büyük bir anıt gibi diken, o anıtın üzerinden istikbali okuyan muhterem isimlerin arasında elbette Merhum Mehmet Akif Ersoy’un müstesna bir mevkii bulunmaktadır. Milli Mücadele’nin en ateşli yıllarında muazzam bir duyuş ve hissediş maharetiyle kalemini tıpkı bir kırbaç gibi beyaz sayfalarda şaklatmış, akıl ve vicdanının derinliklerinde saklı duran vatanseverlikle bezenmiş sanatkar dehasını bir volkan ağzı gibi dışarıya taşırmıştır.
O, istiklali sadece yazmamış, vecd ile yaşamış ve yaşatmıştır. Merhum Mithat Cemal Kuntay’ın Akif’le ilgili şu görüşünün sanıyorum eksiği vardır, fazlası yoktur:
“Bir dağ silsilesini gezer gibi, her seferinde bir başka zirvesinde gördüğüm adam, gökleri aşmak için dağ dağ üstüne yığan bir dev.”
Akif; “yaşayan görecektir, Türkiye ve Türklük ölmeyecektir,” diye seslenen yüksek bir milli şuurdu. Görüleni, görülmeyen taraflarıyla; bilineni, bilinmeyen yanlarıyla kaleme alan bir kabiliyetti. Bugünlerde bölgesel ve küresel kaosun zifiri karanlık tablosuna baktığımızda, Akif’in dimağından manzum mısralara dökülen istiklal haklarının her yönüyle idraki, mazlumlara pranga vuran zorbalığın, çocuklara füze fırlatan zulmetin her boyutuyla ifadesi kanaatimce daha mümkündür.
Tarih 12 Mart 1921, yer Büyük Millet Meclisi, kürsüde Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver, okuduğu metin İstiklal Marşımız.
Birinci dönem mebuslarının hepsi ayaktayken, yaşaran gözlerle, kabaran yüreklerle, tufan halini alan alkışlarla, muazzam bir heyecan selinin refakatinde, namütenahi bir duygu fırtınası eşliğinde İstiklal Marşımız kabul edilmiştir.
İstiklal Marşı, milli kahramanlığın mısralara serpilmiş güzide bir eseri, muhteşem bir mücadelenin edebi vesikası, cihana ilam edilen bağımsızlık beyannamesidir.
Bu beyanname ilk günkü mana ve kudretini muhafaza etmektedir. Kurtuluş Savaşı’mızın çarpan nabzı istiklalimizin manzum seslenişinden duyulmuştu. Her mısrası Türk milletinin ruhuyla ve onuruyla karılmıştır. Her kıtası Türk milletinin inanç, irade ve iffetiyle kamçılanmıştır. Çevremizde yaşanan vahim gelişmeler, istiklalimizin manzum çehresi Mehmet Akif Ersoy’a feyiz veren günlerle maalesef benzerlikler göstermektedir. Bu nedenle İstiklal Marşı’mızın gerçek anlamı ve kalıcı değeri çok daha iyi özümsenmeli, temelinde yer alan düşünce sistematiği isabetle yorumlanmalıdır.
Bugün gene etrafımızı bir habis ur gibi saran emperyalizme karşı direniş ve dik duruş gösteren milletimizin, bundan 105 yıl önce muhtaç olduğu mesajlar bir şiirden ötesine nüfuz edebilen herkes için de İstiklal Marşımızın zamanlar üstü çağrısında saklıdır.
Ezelden beridir hür yaşamış ve hür yaşayacak bir milletin, komşu coğrafyalardaki çoklu mahiyetteki haksızlık, hayasızlık ve hukuksuzluk karşısında suskun kalması ise kimsenin hatırına gelmemelidir.
Hürriyet ve bağımsızlık Türk milletinin karakteridir.
Kemale ermiş bu karakterin çevresine de aynı duyarlılığı göstermesi son derece doğru, doğal ve tutarlı bir tavrın müşahhas sonucudur. İstiklal Marşı’mızın ilk sözcüğü “Korkma” diye başlamaktadır. Biz korkmadıkça, şafaklarımızda yüzen al sancak sönemez. Sönmedikten sonra yurdumuzun üstündeki en son ocak karşımızda hiçbir muhasım şarlatanlık duramaz. Yeri gelir kükremiş sel olur bendimizi çiğner aşarız. Yeri gelir yırtarız dağları enginlere sığmaz taşarız. Varsın olsun, garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar. Buna karşılık bizim iman dolu göğsümüz gibi serhaddimiz var. Korkma, böyle bir imanı nasıl boğar medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar? Akif hasta yatağındayken, can beraberi Mithat Cemal Kuntay sorar:
“İstiklal Marşı’nı niçin Safahat’a koymadın?” O da cevap verir: “O, benim değil, milletimindir, memleketimindir.” Herkes emin ve müsterih olsun ki; Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet; Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl! Yine onun ifadesiyle söylersek, Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın. İki gün sonra İstiklal Marşı’mızın kabulünün 105’inci yıldönümü vesilesiyle;
“Yurduna alçakları uğratmamak uğruna göğüslerini siper eden” bütün aziz şehitlerimize, kahramanlarımıza, bir ahlak ve adanmışlık nişanesi olan muhterem vatan şairimiz Merhum Mehmet Akif Ersoy’a en derin şükran hislerimle birlikte Cenab-ı Allahtan gani gani rahmetler diliyorum.
Kabirleri nur, mekanları cennet olsun diyorum.
ABD VE İSRAİL'İN İRAN SALDIRISI
ABD-İsrail koalisyonun İran’a yönelik başlattığı kirli savaşın 11’inci gününde, bilanço gittikçe ağırlaşmakta, şiddet ve yıkım günbegün artış kaydetmektedir. Aynı zamanda 11 gündür psikolojik harbin, dijital harbin, elektronik harbin ve propaganda harbinin eşine benzerine çok nadir rastlanacak örnekleri de kademe kademe ilerletilmektedir.
Bölgemizi içinden nasıl çıkılacağı meçhul ve muamma olan çok tehlikeli bir akıl tutulması sarmış ve sarmalamıştır. Karşılıklı fırlatılan füzeler, katledilen masum insanlar, tahrip edilen kaynaklar, hedef alınan alt yapılar, tıkanan deniz yolları, daralan ticaret kanalları, çıta yükselten intikam yeminleri, yaygınlaşan suikastlar, süregelen örtülü operasyonlar, ardı arkası kesilmeyen hava akınları, Körfez ülkelerine yönelik sabotajlar, insanlığın, insanım diyen herkesin nefesini tutup bir adım sonra ne olacağını kaygıyla merak ve takip ettiği savaş tablosunun hepimizin gündemine yansıyan satır başlarıdır.
İran’da rejim değişikliği hesabından stratejik ve askeri yeteneklerin imha edilmesine kadar sınır ve çerçevesi her seferinde güncellenen operasyonların bölgemizi ateşe attığı açık ve ortadadır.
Yakın ve yakıcı bir gerçeği aleni olarak işaret ve ifade etmek lazım gelirse o da şu olacaktır: Siyonist-emperyalist çıkar ve şiddet ortaklığının askeri ve politik iradesi kan, kin ve nefretle sarılmıştır. Dünyaya, sözde medeniyet mimarisinin izdüşümünde; demokrasi, özgürlük, adalet ve insan hakları konularında bilirkişilik taslayan hangi ülke veya ülkeler varsa hepsi birden sınıfta kalmış, bu değerlere esasta ve usulde ne kadar yabancılaştıklarını resmen kanıtlamışlardır.
Haksızlık diz boyudur. Hukuksuzluk doruk noktadadır.
Askeri gerilimi artıran değil; dengeleyen ve yöneten, sükûnet ve diyaloğu tahkim eden telkin ve tekliflerin bugüne kadar etkisiz ve yetersiz kaldığı, bununla ilişkili olmak üzere ateşkes ve diplomasi çağrılarının karşılık bulmadığı meydandadır.
Bunun yanında ABD Başkanı’nın, “savaşın bitiş zamanına Netenyahu ile karar vereceğiz” demesi ise dayatmacı bir dil, üstenci bir bakış, barışçıl arayışları küçümseyen özürlü bir yaklaşımdır.
"175 ÇOCUĞUN ÖLMESİ TAHAMMÜL EDİLEMEYECEK BİR KATLİAMDIR"
İran’da hiçbir suçu ve günahı olmayan sivil halk bombaların, füzelerin, diğer ölümcül operasyonların odağındadır. 28 Şubat 2026 tarihinde, Minab kentinde bir okulun bombalanması sonucunda 175 çocuğun ölmesi tahammül edilemeyecek bir katliamdır.
Hakikaten felaket kol gezmektedir.
2007 yılında Antarktika’da çekilen bir belgeselde kolonisinden ayrılan bir penguenin video görüntüsü 2026 yılının ilk aylarında herkesin dilinde ve gündemindeydi.
Bu penguenin derdiyle dertlenip sonuçlar çıkartan; söz konusu doğal davranışı kolektif bilincin kırılması olarak gören, insanla ilişkilendirip toplumsal travmaların gecikmiş yankısı, insanın kendisine tuttuğu ayna şeklinde yorumlayan herkese sesleniyorum;
Gazze’de soykırıma uğrayan 50 bin çocuğun, İran’da sayıları 300’ü aşan çocukların dramları, acıları, yürekleri kavuran feci sonları bir penguen kadar önemli ve öncelikli değil midir?
Nesli tükenen bir kuşu mesele edip de, sırayı eşrefi mahlukat olan bir çocuk alınca ona sırt çevirmek, duyarsız ve duygusuz yaklaşmak insanlık mirasının, insanlık değerlerinin neresinde vardır, neresinde mevcuttur?
Doğrusunu isterseniz merak ediyorum; yani İran’da, Gazze’de ölenler çocuk değil de penguenler olsaydı küresel yas mı ilan edilecekti?
"ADI KONULMAMIŞ BİR DİN SAVAŞI BAŞLADI DA BİZ Mİ FARKINDA DEĞİLİZ?"
Uluslararası toplum ayağa kalkmalıdır. Bu ahlaki ve vicdani sorumluluk evvela Amerikan halkının ve Yahudi toplumunundur. Evanjelist papazların dolduruşuna gelip Oval Ofis’te ayinler düzenlemek, Armagedon Savaşı’yla ilgili teolojik hezeyanlar üretmek dünyanın nasıl bir musibetle doğrudan doğruya muhatap olduğunu ibret verici ölçüde göstermektedir.
Adı konulmamış bir din savaşı başladı da biz mi farkında değiliz?
Ortadoğu’da Sünni-Şii husumetine çanak tutan, bu kapsamda kamplaşma ve kutuplaşmayı sertleştirmek için provokasyon zemini kollayan karanlık emellere kapalı durmak, bilhassa şu mübarek Ramazan ayında hassaten diyorum ki, Müslümanım diyen herkes için hayat-memat konusudur.
"KÜRTLER PARALI ASKERLİK YAPMAZ, YAPMAMALIDIR"
Bu tuzağa hiçbir Müslüman düşemez, düşmemelidir. Böylesi bir vebale hiçbir din kardeşimiz ortak olamaz, olmamalıdır. Şii de Müslüman’dır, Sünni de Müslüman’dır; bozgunculuğun davulunu çalanlar, sanal ihtilafların namlusunu tutanlar alçak kere alçaktır.
Kürt kardeşlerimizi sahaya sürmek için hava koklayan ve ortam yoklayan; bu sayede İran’ı içten çökertmenin planını yapan hiçbir mihraka Kürtler paralı askerlik yapmaz, yapmamalıdır.
Kürt kardeşlerimiz satılık değildir, kiralık değildir, tetikçi değildir, onun bunun zulüm projelerinde piyon olarak da görülemez, gösterilemez.
Kürtler onurlu, şerefli, yürekli, soylu ve sağduyulu bir halktır.
Türk-Kürt kardeşliği üzerinde cephe açmanın, gedik oluşturmanın hesabıyla; İran’ın tarihi Türk kentlerini karıştırmanın, Türklerle Kürtleri çatıştırmanın arayış ve amacını kurgulayanlar, ancak ve ancak düşmanca tutum takınan namertlerdir.
İHA SALDIRILARINA SERT TEPKİ
Türk, Kürt’ün kardeşi; Kürt, Türk’ün alın yazısı, kader ortağıdır. Ne tuhaftır ki, İran’da vurulan şehirlerin kahir ekseriyeti Türk’tür. Tebriz’den İsfahan’a kadar kardeşlerimiz ateş altındadır. Dahası, 5 Mart 2026’da İran topraklarından kaynaklanan insansız hava araçları Azerbaycan’ın Nahcivan Özerk Cumhuriyeti’ne isabet etmiş, 4 Mart 2026 tarihinde de İran’dan Türkiye istikametine doğru gelen balistik mühimmat Türk hava sahasına girmeden NATO hava ve füze savunma unsurlarınca etkisiz hale getirilmiştir.
Bu tehlike saçan vakalarla ilgili İran İslam Cumhuriyeti’nin yaptığı özür mahiyetindeki açıklamalar, egemenlik haklarımıza gösterilen saygının telaffuz edilmesi elbette tarihi kıymettedir.
Ancak 9 Mart 2026 tarihinde, İran’dan ateşlenip Türk hava sahasına giren yeni bir balistik mühimmatın gene NATO unsurlarınca etkisiz hale getirilmesi, bazı mühimmat parçalarının da Gaziantep’te boş arazilere düşmesi kafamızı karıştırmaya başlamıştır.
"TÜRKİYE, ÜZERİNDE KUMAR OYNANACAK BİR ÜLKE DEĞİLDİR"
Her ülke aklını başına almalıdır. Türkiye, üzerinde kumar oynanacak bir ülke değildir. Taciz, tahrik veya tertip olup olmadığını netleştirecek ülke İran İslam Cumhuriyeti’dir. Biz kasti bir tavrın olmadığına inanmak, iyi komşuluk hukukumuzu korumak istiyoruz. Ancak Türkiye’nin de yolgeçen hanı olmadığını, canı sıkılanın, keyfi yetenin füze ateşleyeceği bir ülke olarak görülemeyeceğini de ihtiyatlı ve temkinli bir dille beyan ediyoruz.
Elbette Türkiye’yle İran’ı karşı karşıya getirmeye matuf Siyonist-emperyalist bir komployu da ihmal veya göz ardı etmiyoruz.
Savaşın bölgesel mahiyet alması için ardışık ve çok boyutlu sahnelenen provokasyonlara karşı komşu ülkelerin hassasiyet sergilemesi, kalıcı ve kapsayıcı tedbirleri sırasıyla hayata geçirmesi işin özünde her ülkenin çıkarınadır. Bir daha hava sahamızda veya Azerbaycan hava sahasında yolunu veya yönünü kaybetmiş bir füze ya da insansız hava aracı görmek, duymak ve buna şahit olma istemediğimizi de cümle alem bilmelidir.
Türkiye ile Azerbaycan arasına nifak tohumları ekmeye çalışanları reddediyoruz.
Tedavüldeki iftiraları ve yaygın fitneleri elimizin tersiyle itiyoruz. Tek millet, iki devlet gerçeği; tarihin, kültürün ve yaşanmış ortak anıların muazzez sonucu ve sorumluluğudur. Biz hem sınır güvenliğimizi hem de hava saha güvenliğimizi korumakla mükellefiz. Devletimizin egemenlik haklarına, milletimizin birliğine, dirliğine ve bekasına uzanacak her eli kırmaya da hamd olsun muktediriz. Türkiye’nin İran’la sınır uzunluğu 530 km’dir. Biz aynı coğrafyayı paylaşan, tarihi ilişkileri çok yoğun olan iki dost ülkeyiz. Komşu bir ülkeye yapılan her vandal saldırıya tepkimiz ve itirazımız vardır. Biz haklının yanında, haksızlık yapan kim olursa olsun sonuna kadar da karşısındayız. Şayet söz konusu zalimlerse asla bitaraf olmayacağız.
Ne diyordu Merhum Cemil Meriç;
“Zulmün olduğu yerde tarafsızlık namussuzluktur, ben tarafım, hakikatin tarafındayım.”
"SİLAH SEÇENEK OLMAKTAN ÇIKARILMALIDIR"
ABD-İsrail’in İran’ı hedef alan saldırıları aynı şekilde küresel enerji piyasalarında arz ve lojistik şoklara neden olmaktadır. Dünya petrol ticaretinin beşte birinin, diğer bir ifadeyle, günlük ortalama 20 milyon varillik ham petrol ve ham petrol ürünün geçiş güzergahı Hürmüz Boğazı’dır. Bu stratejik boğaz fiilen kapatılmıştır.
Ortaya çıkan kriz, petrol üreticisi ülkelerin fiziksel altyapılarını, depolama kapasitelerini, rafineri imkanlarını ve küresel makro ekonomik istikrarı tehdit eden bir aşamaya gelmiştir. Tarımsal girdiler ticaretindeki aksaklıklar ise açlık ve yoksulluk sarmalını genişletebilecektir. Hava saldırılarına eşzamanlı olarak yapılan elektronik operasyonlar nedeniyle; Basra Körfezi ve çevresindeki sularda bulunan pek çok ticari geminin sahte sinyallerle manipüle edilen navigasyon sistemleri arızalanmıştır. Bölgede ticaret durma noktasına gelmiştir.
ABD’nin neyin peşinde koştuğu, neyin üzerine çöreklenmek istediği hepinizin malumu alisidir. Petrol için yıkmayacağı ocak, yapmayacağı çamurluk, göze almayacağı vandallık olmayanların hüviyeti bellidir.
Merhum Hocamız Prof. Dr. Erol Güngör’ün aynen temas ettiği gibi;
“İslam dünyasında petrol zenginliği olmasa, İslam ülkelerinde olup bitenler büyük sanayi ülkelerini ilgilendirmezdi.”
Biz hem dünyanın her noktasında hem de coğrafyamızın her köşesinde barış, huzur ve istikrarın kökleşmesini arzuluyoruz. ABD-İsrail saldırganlığı sol bulmalıdır. Silah seçenek olmaktan çıkarılmalıdır. Siyaset ve diplomasinin önü ardına kadar açılmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti bu çerçevede arabuluculuk misyonuyla sivrilecektir.
"CHP'NİN AÇIKLAMALARI TEK KELİMEYLE ŞUURSUZLUKTUR"
“Terörsüz Türkiye” hedefiyle iç barış ve huzur ortamını güçlendirmenin gayesinde olan bir ülkenin komşu coğrafyalardaki sıcak çatışma iklimine cemrenin suya düşmesi gibi barışçıl çabalarla nüfuz etmesi mukadderdir. Huzur ve barış içinde yaşamak her insanın, her ülkenin hakkıdır. Ramazan Bayramına yaklaştığımız şu günlerde sulh ve sükûnetin yanında; uzlaştıran ve kucaklaştıran diyalogların filiz filiz büyümesi samimi temennimizdir. Bakınız, bölgesel ve küresel alanda fırtına yaşanırken, Türkiye’miz müteyakkız bir iradeyle tüm gelişmeleri yakinen takip ederken, CHP Genel Başkanı ve yönetiminin infial uyandıran açıklamaları tek kelimeyle şuursuzluktur.
Coğrafyalar deprem geçirirken Türkiye muhalifliğinde yeni kulvarlar açmaları vatan ve millet sevgisiyle bağdaşmayan ayıp ve ahlaki seviyesizliktir. CHP Genel Başkanı diyor ki; “Türkiye’nin füzesi yok, hava savunma sistemi yok, savaş uçağı yok.”
Bununla da sınırlı kalmıyor; “Erdoğan F-35’leri dostu Trump’tan alamadı. F-16’lar modernize edilemedi. Korkudan S-400’ler hangarda tutuldu. Son 14 yılda bir tek savaş uçağı kazandıramadılar.” Burada yaşanmış tarihi bir olayı tekrar hatırlatarak CHP’nin ne hallere düştüğünü sizlere göstermek istiyorum. Mustafa Kemal Paşa, 25 Nisan 1915’de, düşmanın durumunu anlamak amacıyla Conkbayırı’na gider. Arıburnu’ndan karaya çıkan düşman Conkbayırı’nda ilerlemektedir. Askerin kaçtığını görünce hepsinin önüne geçer ve şunları söyler:
Niçin kaçıyorsunuz? Dedim. Komutanım düşman! Dediler. Düşmandan kaçılmaz, dedim. Cephanemiz kalmadı, dediler. Cephaneniz yoksa süngünüz var, dedim. Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır. Ve Türk askerine tarihi emrini bildirir:
“Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir!”
Gazi Mustafa Kemal Atatürk ölmeyi emretmişti, onun koltuğunda köhne köhne oturan zat ise Türkiye’yi karalamanın ve kötülemenin peşindedir. Sinop’taki füze testleri karşısında “yapmayın balıklar korkuyor” diyen bir şahsın esasen ciddiye alınacak hiçbir yanı yoktur. Sen balıkları düşündüğün kadar Türkiye’yi düşünseydin bugünkü zırvalarınla açığa düşmez, rezil olmaz, en azından Aziz Atatürk’ün emanetlerine saygı gösterir, riayet ederdin. CHP yönetimi beşinci kol faaliyeti içindedir.
Tıpkı Yunanistan hükümetinin gayri askeri statüdeki Ege adalarını silahlandırmasına benzer şekilde mahalle yanarken fırsatçılık yapmaktadır.
"TÜRK YARGISINA KESİF BİR KARŞI DURUŞ OLDUĞU BELGELENMİŞTİR"
Allah’a çok şükür Türkiye’nin her şeyi vardır. Milli savunma sanayindeki altın çağımız herkesin dilindedir. Türkiye’nin gücü her muhasım ülkenin bileğini bükecek kifayettedir. Bunu dünya gördü de bir tek CHP Genel Başkanı ve yönetimi görmedi, göremedi, görmek de istemedi. Göremezler, görmek için adamlık gerek, emek gerek, yürek gerek, mertlik gerek, vatan ve millete feda edilmeye hazır tertemiz ömürler gerek. Çünkü onlar hala balıklarla meşguller, nasıl olsa battı balık yan gider anlayışındalar. Sayın Özel, unutma, balık kavağa çıkınca kösenin sakalı biter.
Balık tavada, tantanacılar da siyasette belli olur.
İşte dün aralarında İmamoğlu’nun da bulunduğu 105’i tutuklu toplam 407 sanığın yargılandığı asrın yolsuzluk davasında her çirkeflik yaşanmış, hukuk güvenliğine de darbe vurulmuştur. Mahkeme salonunu şov alanına, grup salonuna ve miting meydanına çevirenler adalet nedir, hukuk nedir bilmeyen zavallı aymazlardır. Neymiş, eski belediye başkanı selamlama konuşması yapmak için kürsüye çıkacakmış. Mahkemede selamlama konuşmasının olduğu ne zaman duyulmuş, nerede görülmüştür? Böylesi bir usule, böylesi bir uygulamaya ne zaman şahit olunmuştur?
Hukukun üstünlüğü herkes için bağlayıcıdır. Hiç kimse hukukun önünde veya üstünde değildir. İddianamedeki suçlamaların hesabını vermek yerine dava sürecini sulandırmak maksatlıdır, marazidir, mahsurludur. Suç örgütü kurmak, rüşvet çarkı işletmek, ihaleye fesat karıştırmak, kara para aklamak gibi pek çok suçlamanın açıklığa kavuşması, bunun da kısa süre içinde vuku bulması gerekmektedir. Milletimiz CHP’nin adalet ve hukuk tanımaz siyasi ayak oyunlarından bıkmış ve usanmıştır.
İstanbul 40’ıncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın adalete müzahir alınacak kararının daha fazla uzamasına fırsat verilmeden en makul sürede sonuçlandırılıp ülke gündeminden çıkartılması muhakkak surette temin edilmelidir. Biz, duruşmalar televizyonlardan canlı yayınlansın derken haksız mıydık? Milletimizin gözü önünde ak koyun kara koyun tefrik edilsin, her şey bilinsin, görülsün, bire bir takip edilsin derken yanlış mı söylüyorduk? Geldiğimiz bu süreçte haklılığımız netleşmiştir. Ayyuka çıkan siyasi içerikli hukuk ihlallerinin Türk yargısına kesif bir karşı duruş olduğu belgelenmiştir.
CHP, hukuku hiçe saymıştır. Elbette bunun bedelini adalet ve hukuk namusu karşısında mutlaka ödeyecek, kati sonuçlarına da öyle ya da böyle katlanacaktır.
Değerli Milletvekilleri, Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhur İttifakı; Yıkmak için değil, yapmak için, ayırmak için değil, birleşmek için, bölmek için değil, buluşmak için, küsmek için değil, kucaklaşmak için ahlaki, manevi ve milli mücadelesini inançla sürdürecektir.
Daha iyi bir gelecek için, daha mutlu yarınlar için, daha güzel günler için, kaynayan tencereler, doymuş karınlar, sevecen yürekler, sıcacık yuvalar için, dik baş, tok karın, mutlu yarın için, al bayrağın altında onurlu bir gelecek için geceyi gündüze katacağız.
Biz gönülleri, vicdanları, umutları kardeşlikle birleştireceğiz. Biz ülküleri, hevesleri, heyecanları milletimizle buluşturacağız.
Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhur İttifakı, Türk milletinin sağduyusuna, idrakine, iradesine ve vicdanına güvenmektedir. Ortak bir kaderi paylaşarak bir arada yaşama ve yaşatma azmine sonuna kadar inanmaktadır. Bizim davamız büyük Türk milletini kendi kültür kökleri üzerinde yükselterek, önce mazlum İslam toplumlarına ve sonra ezilen bütün insanlığa hak ve adalet götürmek gibi büyük bir hedefin adı ve tanımıdır.
Bu muazzam hedeflere ulaşmak için Hazreti Peygamber’den itibaren gelen mukaddes çizgide Allah dostları olan Ahmet Yesevi’yi,
Hacı Bektaş’ı, Yunus Emre’yi, Mevlana’yı, Hacı Bayram’ı ve milletimizin bugün manevi dayanakları olan sayısız gönül ve inanç insanına uzanan zincirin bugünkü temsilcilerini hürmetle anıyorum.
Tesbih çeken elleri, hû diyen dilleri, secdeye varan alınları, gönlü Mekke’de, kalbi Kerbela’da, hasreti Kudüs’te, aklı Yesi’de, Kerkük’te, Türkistan’ın her yerinde kalmışların, Yaradan’a sığınmışların hepsini samimiyetle kucaklıyoruz.
Bu mübarek günlerde haykırıyorum; çünkü bizler zaten oyuz, onlarız, onlarlayız. Konuşmama son verirken alayınızı birden sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Sağ olun, var olun, Cenab-ı Allah’a emanet olun diyorum.