Her yönü ile İsmailağa cemaati
İsmailağa Camii'nde Bayram Ali Öztürk'ün öldürümesi ile ilgili iddiaları cemaat içinden isimler cevapladı. Haber7, cemaat içinden olan ve sosyoljik değerlendirmeleri derledi.
ABONE OL
3 Eylül'de işlenen İsmailağa cinayeti, Türkiye gündemindeki yerini koruyor. Cinayet ve sonrasında yaşanan gelişmeler, farklı yönleri ile kamuoyu gündemine konuluyor.
Haber7, medyada yer alan cemaat içinden isimlerle yapılan röportajları ve sosyolojik yönden yapılan değerlendirmeleri derledi.
Radikal'de 13 Eylül tarihinde yayınlanan bir röportaj.
İsmail SAYMAZ'ın haberi
'Cemaatin nüfusu 100 bine yakın'
Cemaatin önde gelen ismi Hasan Kılıç'ın oğlu Hüsnü Kılıç: Cemaat üyelerinin sayısı 100 bine yakın. Çok sayıda iş adamı ve akademisyen de var. Cemaatin yarısı modern kıyafetler giyer.
Hüsnü Kılıç, İsmailağa cemaatinin önde gelen isimlerinden Hasan Kılıç'ın oğlu. Marmara Üniversitesi İlahiyat ve Edebiyat bölümlerinden mezun olan Kılıç, Arma Yayıncılık'ın sahibi. Kılıç, cemaatin aksine Kadıköy'de oturuyor, ince bir sakal bırakıyor, şalvar ve cüppe giymiyor, takke takmıyor. Kılıç, cemaatin yarıya yakının da takke, cüppe ve şalvar giymediğini ve içlerinde çok sayıda işadamı ve akademisyen bulunduğunu söylüyor.
Cemaatin kökü, semtteki İsmet Efendi tekkesine dayanıyor. Tekkenin şeyhi Ahıskalı Ali Haydar Efendi'nin onardığı İsmailağa Camii, Mahmut Ustaosmanoğlu 1960'lı yıllarda şeyhlik makamına geçip burada imam olduktan sonra cemaatin merkezi haline geldi. Kılıç, 'Babam Ali Haydar Efendi ile tanışmış, Mahmut Efendi ile birlikte yola devam etmiş. O günden beri cüppeli ve şalvarlı' diyor.
Kılıç, cemaatin tümüyle böyle giyinmediği de belirterek, 'Akademisyen, işadamı, üniversite ya da lise öğrencisi gibi cemaat mensupları da ortamlarına uygun giysiler giyiyor' diyor. Kılıç'a göre, sayıları 100 bine yakın olan cemaat üyelerinin neredeyse yarısı modern kıyafetleri tercih ediyor. Kılıç ayrıca, Çarşamba'da ikamet eden her cüppe/şalvarlı ya da çarşaflının cemaate mensup olmadığına da dikkat çekiyor: 'Değişik tarikatlara, Menzil, Halveti, Kadiri ve Cerrahilere mensup olanlar semtte daha rahat olabileceklerini düşünüp buraya yerleşiyor.'
Cemaat içinde Rize ve Trabzonluların yoğunluğu öne çıkıyor. Ustaosmanoğlu'nun Rizeli olması, cemaatin Rize şiveli konuşmasına bile neden oluyor.
Kılıç, cemaatin İBDA/C ile yakınlaşması olduğu iddiasını yalanlıyor: 'Bu, her gruptan insanın katılabileceği açık bir toplumdur ve bu tip ilişkilenmelere müsaittir. İdeolojik gruplar cemaate girerek kendilerini besleyecek imkânları kullanıyor. Ama cemaattekilerin hepsi İBDA-C'li demek yanlış olur '
'Cinayeti bazı çevreler planlıyor'
Kılıç, devletin, Fener Rum Patrikanesi'ne karşı İsmailağa cemaatinin varlığına göz yumduğu fikrine ise katılıyor. Kılıç: 'Oldu' ya da 'Olmadı' diyemem. Ben de devlet olsam, milli çıkarlar adına, yayılmacı eğilim gösteren, Fener ve Balat'taki mülkleri satın alan patrikaneye karşı cemaate göz yumardım.'
Kılıç, camideki cinayet için 'Bu, planlanmış bir eylem' diyor: '1998'deki cinayet de son olay da cemaat içinden gelen biri tarafından işlenmedi. Zanlıyı cemaatten kimse tanımıyor. Dikkat edin, nedense her böyle eylem sonrası eylemciye 'meczup' deniyor. Belki bu kişi meczuptur, bilmiyoruz ama bu iş, ülke içi ya da dışı bir çevre tarafından planlanmıştır.' (Radikal)
***
Bir diğer dikkat çekici röportaj ise, Mahmut Hoca'nın yeğeni Sadettin Ustaosmanoğlu ile yapıldı.
Doğan SARSAR'ın röportajı
Cemaat konuşuyor
Sadettin Ustaosmanoğlu: Hedef İsmailağa'yı ve lideri Mahmut Hoca'yı yok etmek, cemaatte İBDA'cı çok. Hüsnü Kılıç: Üye sayısı 100 bine yakın
Camide işlenen cinayet ve linçle gündeme gelen İsmailağa cemaatinin önde gelen isimlerinden Sadettin Ustaosmanoğlu, olayların arkasındaki gücün 'devlet içindeki çete' olduğunu öne sürdü. Şeyh Mahmut Efendi'nin (Ustaosmanoğlu) yeğeni olan Sadettin Ustaosmanoğlu, 'çete'nin asıl hedefinin Mahmut Efendi olduğunu ileri sürerek, '28 Şubat sürecinde 'kontrol altına alınamayan, satın alınamayan' cemaat olan İsmailağa'nın yok edilmesi için düğmeye basıldı' dedi.
Mahmut Efendi'nin hiçbir zaman yerine geçecek kimseyi işaret etmediğini, tarikat geleneğinde zaten bunun yeri olmadığını belirten Ustaosmanoğlu şunları söyledi: 'Önce Mahmut Efendi'nin damadı Hızır Ali Muratoğlu'nun 'veliaht olduğunu' iddia ettiler. Ne Mahmut Efendi, ne de Hızır Hoca bunu kabul etti. Hızır Hoca 17 Mayıs 1998'de cemaatle birlikteyken öldürüldü. Mesaj; 'Biz, Efendi'den sonra yerine geçecek adamı dahi sizin aranızda ortadan kaldırırız!' idi. 3 Eylül'deki cinayette de aynı mesaj vardı.
Yine kendilerinin 'veliaht' ilan ettikleri Bayram Ali Öztürk, aynı şekilde öldürüldü. İki cinayetin de failinin 'cemaat içinden bir meczup' olduğu açıklandı. Hızır Hoca'nın katili Ufuk Salih Hantal 'akli dengesi yerinde olmadığı gerekçesiyle' ceza bile almadı. Son cinayette de katilin 'dengesiz, tarikatın başına geçmek isteyen birisi' olduğu açıklandı. Bu cinayetlerin arkasında 'meczuplar'ın değil de, bir çetenin olduğunun en büyük delili, işleniş şekilleri.'
'İsteseler iz bırakmazlardı'
Hızır Hoca'nın her sabah namaz için evinden Çukurbostan Camii'ne tek başına yürüyerek gittiğini belirten Ustaosmanoğlu 'Hızır Hoca istense çok daha kolayca öldürülebilir, geride iz de bırakılmayabilirdi. Ancak katil, onu cemaatin arasında vurdu. Aynı şekilde Bayram Hoca da cemaatin
arasında öldürüldü.
'Meczup' olarak lanse edilen katil Mustafa Erdal için de bu çok zor bir eylemdi. O kalabalıkta zor ve riskli olan bu yöntemi seçmenin nedeni 1998'deki cinayetteki mesajın aynını vermekti. Çünkü 'çete'nin hedefi, Mahmut Efendi. Bu hedefi yok etmek için izlenen yol da cemaat içinde bir çatışma, bir görüş ayrılığı, bir 'taht kapma kavgası' olduğu görüntüsü yaratmak' diye konuştu. Ustaosmanoğlu sorularımıza şu yanıtları verdi:
Sözünü ettiğiniz 'devlet içindeki çete'nin cemaatten korkusu ne? Cemaatin ne gibi bir faaliyeti 'çete'yi endişelendiriyor?
İsmailağa cemaatinin ideolojik bir yapısı yoktur. Cemaat üyeleri Nakşibendi yolu çerçevesinde zikrini, sohbetini, duasını yapar. Cemaatte siyasi bir karar da alınmaz. Cemaatte ideolojik bir yapı olmadığı için de aslında istismara uygun bir ortam da vardır. Mahmut Efendi, İBDA'cıların saygı duyduğu bir kişi. İBDA'cılar, temiz kalmış bu cemaate saygı duyar. Cemaatte çok sayıda İBDA'cı var. Nakşi kaynaklı İBDA, Müslümanlara demokrasiye alternatif bir dünya görüşü sunuyor.
İsmailağa cemaati içindeki İBDA da İslam düşmanlarının ezberini bozuyor. 'İrtica geliyor, şeriat geliyor' teraneleri İBDA ve iç içe olduğu İsmailağa cemaati için sökmüyor. İzlenen yol da hemen değişiyor. Cemaatte önce 'veliahtlar' üretiliyor, sonra bu insanlar öldürülüyor. Katiller de hep 'meczup' oluyor. Ardından gazetelerde, milyon dolarlara hükmeden, 'İstanbul'un göbeğinde bir semti ele geçirmiş', bazılarının tabiriyle 'devlet olmuş' bir cemaatten bahsediliyor. Öyle ki, bu cemaat mafyayı bile haraca bağlamış, polisi sindirmiş! Bu, 'çete'nin göstermeye çalıştığı, medyanın da alet olduğu bir oyun.
Siz cezaevinden çıktığınız zaman basında amcanız Mahmut Efendi'nin kızdığı, İBDA fikriyatı ile olan bağınıza tepki gösterdiği haberleri çıkmıştı...
Ben İBDA fikriyatına sahip Nakşiyim ve İsmailağa cemaatindenim. Mahmut Efendi, benim İslam'a hizmetten başka derdim olmadığını bildiğinden cezaevinden çıktığımda şu cümleyi söyledi: 'Alnınızın akıyla gittiniz, alnınızın akıyla geldiniz, alnınızın akıyla devam edeceksiniz.' Ben Kumandan Salih Mirzabeyoğlu ile yedi sene hapishanede aynı hücredeydim. Mirzabeyoğlu da Nakşidir. İBDA ile İsmailağa arasında mana bakımından bir ayrım yok.
Basında Bayram Ali Öztürk'ün öldürülmesinin ardından İBDA/C'lilerin camiye gelip provokasyon yapmak istediği, polisin de cenaze töreninde benzer bir provokasyona karşı önlem amacıyla cemaat ile işbirliği yaptığı yönünde haberler çıktı..
Öncelikle İBDA'cılar sonradan gelmedi. Her zamanki gibi namaz için oradaydılar ve cinayet sonrasında her cemaat üyesi gibi olaya tepki gösterdiler. Polis-cemaat işbirliği iddiası ise şöyle: Cinayetten hemen sonra Bayram Hoca'nın cenazesini Adapazarı'na götürüp ikindi namazını müteakip toprağa vermek istediler. Ancak buna izin verilmedi. Daha sonra İstanbul Emniyet müdür yardımcılarından birisi cemaate, 'İBDA'cılar cenaze töreni sırasında provokasyon yapacak, kan dökecek' diyerek baskı yaptı, korku salmaya çalıştı. Basında da cemaatle yapılan anlaşma sonucu 'İBDA provokasyonunun önüne geçildiği' yazıldı. İBDA'cılar hiçbir zaman cenazelerde eylem yapmamıştır. Bunu polis de bilir. Fatih Camii'ndeki cenaze namazı sırasında gözaltına alınan İBDA'cıların direnmeme, sessizce polis minibüslerine binmelerinin nedeni de korku değil, cemaate duyulan saygıdır.
'Cemaat ne yapacaktı?'
Katil zanlısı Mustafa Erdal ve linç edilmesi konusunda ne diyeceksiniz?
Altı yıl önce aynı olayı yaşamış bir cemaatin ikinci cinayetten sonra ne yapması bekleniyordu ki? Kaldı ki katili kendi adamlarının susturmak amacıyla öldürdüğüne dair inancımız tamdır. Mustafa Erdal için iki şık var. Ya 'çete' tarafından cemaat arasına sokulmuş, ya da cemaatteyken devşirilerek bu eyleme yönlendirilmiştir. 'Meczup' deniliyor. Danıştay saldırısını yapan Alparslan Arslan ne kadar meczupsa Mustafa Erdal da o kadar meczuptur. Türk polisi ve adaletine göre, laiklere yönelik eylemlerdeki zanlılar örgüt üyesi ve irticacı, Müslümanlara saldıranlar ise meczup. 'Meczup' denilenlerin arkasında 'küfür taifesinden yana olan devlet içindeki bir çete' var. (Radikal)
***
İsmailağa cemati ile ilgili Sosyolog Müfit Yüksel'in tespitleri de bulunuyor..
Sosyolog Yüksel: Cemaat dağılabilir
Sosyolog Müfit Yüksel, İslami kesim içinde 'Sadrettin Hoca' diye bilinen ve iki yıl önce yaşamını yitiren Sadrettin Yüksel'in oğlu. Baba Yüksel, öldürülen imam Bayram Ali Öztürk'ün de hocası. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden mezun olan Yüksel, hem Fatih'te yaşıyor hem de İsmailağa cemaatini yakından tanıyor.
Yüksel'e göre camideki cinayet, bir dış mihrak tarafından işlendi. Yüksel, 'Derin bir çevre cemaatin dağılmasını amaçlamış olabilir' diyor. Yüksel, Mahmut Ustaosmanoğlu'nun ölümüyle cemaatin dağılma ihtimalinin de bulunduğunu belirterek, 'Mahmut Efendi'den sonra ne olacağını kestirmek güç' diye konuşuyor.
Yüksel'e göre, cemaatin profili şöyle: Elit olmaya yönelmiş değil. Siyasi talebi ve iktidar hedefi olmadığı gibi, siyasi faaliyete girişecek entelektüel altyapısı da yok. Daha çok halk tabakasına ve esnafa dayanıyor. Üniversiteye soğuk bakıyorlar. Eğitimli mensupları parmakla sayılacak kadar az. Toplumsal dayanışması sanıldığı kadar güçlü değil. Kıyafet gibi geleneksellikleri koruyorlar ancak çocukları modern giyiniyor. (Radikal)
***
İsmailağa cemaati ile ilgili kapsamlı değerlendirmelerden birisi de Zaman yazarı Ali Bulaç'tan geldi. Ali Bulaç, cinayet ile ilgili bir dizi neden üzerinde durdu, kamuoyunun aklına takılan sorulara cevap aradı:
İsmailağa cemaati ve Fener Patrikhanesi
Cami içinde işlenen cinayetten sonra birden herkesin dikkati İsmailağa cemaati üzerine çevrildi. Malum medya yine kelle avcılığına girişti; her gün bu cemaatle ilgili fotoğraflar boy boy gazetelerde ve ekranlarda yer almaya başladı.
Aslında son aylarda bütün cemaatlerde “28 Şubat’ın devamı gelişmeler başlıyor” diye belli belirsiz bir tedirginlik var. Bu tedirginliği yaşayanlar dört önemli sebep öne sürüyorlar:
1) 28 Şubat’ta yeterli bulmayanlar dini hayatını ciddiye alıp yaşayanlara ve bu arada bazı kesimlere bir darbe daha indirmek istiyorlar; 2) 28 Şubat’ın devamını hükümete yaptırıp toplumsal desteğini aşındırmayı planlıyorlar; 3) AB üyelik sürecinde “görüntüyü bozan” pürüzleri, modern hayat tarzıyla uyuşmayan bilumum manzaraları silmek istiyorlar; 4) ABD, Mısır’dan Suudi Arabistan’a, Ürdün’den Pakistan’a kadar dini grupların, medreselerin, özerk dini cemaatlerin tasfiyesini, en azından sıkı kontrol altına alınmasını istiyor. Bu çerçevede İsmailağa vb. cemaat yapıları da gündeme alınmış görünüyor.
Ben son günlerdeki gelişmelerde her dört faktörün rolü olduğunu kabul etmekle beraber asıl belirleyici olan faktörün 3.sü olduğunu düşünüyorum ve bunun ucu Yunanistan’ın kamuoyunda açıkça telaffuz edilmeyen taleplerine kadar uzanır. Sebebi şu: Önce cemaat hakkında özet bir bilgi vermekte yarar var: İsmailağa adı verilen cemaat Türkiye’nin en sakin, kendi halinde yaşayan insanlarından oluşur. Modern ve postmodern toplumlarda da demodernist, antimodernist gruplar var. Bizim demodernist, antimodernist gruplarımız İsmailağa’da kendini ifade eder. Fakat böyle derin felsefi analizlerle ortaya çıkmış değiller. Bunlar modern hayat tarzı dışında kendi sivil alanlarında çarşaf, cübbe, sarık, sakalla gezerler, hiçbir kompleksleri yok. Ne televizyon seyrederler ne gazete okurlar. Mesela onların lehlerinde ve aleyhlerinde yazanlardan haberleri olmaz, üstelik ilgilenmezler de. Cemaat genel olarak iç ve dış siyasi gelişmeleri de takip etmez, fiilen siyasete girmez. Zaten hiçbir siyasi parti bu çarşafları, cübbe ve şalvarları ile onları ne üye kaydeder ne parti binasında görmek ister. Ama oylarını almak için türlü taktikler geliştirirler. Cemaat üyeleri hocalarının vaazlarını dinler, tefsir derslerini takip eder ve gerçekten çok ibadet ederler. Cemaat genellikle yoksul ve orta sınıfın alt ve orta katmanlarından oluşur. Kendi ülkesinin cahili medyanın iddia ve tasvir ettiğinin aksine hiçbiri saldırgan değildir, aksine munis, hoşgörülü, sevecen ve yumuşak huylu insanlardır. İslamcıların mektebinin arka kapısından mezun olup malum medyada deşifretörlük yaparak geçinenlerin yazdıklarının aksine bunalım içinde değiller; ama elbette her insan grubu gibi çeşitli sorunları, sıkıntıları vardır. Bu da normal değil mi?
Diğer cemaatler gibi Türkiye’nin bu cemaate hem ihtiyacı vardır hem borcu. Çünkü üç büyük hızlı göç dalgasında köylerden, küçük şehirlerden gelen kitleleri bunlar şehre yerleştirmiş; önlenemez toplumsal çalkantı ve sarsıntıları, belki kitlesel ayaklanmaları önlemiş, suç oranlarının düşük seviyede seyretmesini sağlamışlardır. Son yıllarda büyük kentlerdeki suç oranlarının artmasında ekonomik sorunlar, medyanın dini ve ahlaki değerleri yıpratması ve 28 Şubat’ın baskılarıyla cemaatlerin daralması önemli rol oynamaktadır. Farkında değiliz veya bir türlü kabullenemiyoruz, ama Türkiye’de din ve cemaatler toplumsal barışın ve siyasi birliğin sigortasıdır.
Fakat İsmailağa cemaatinin bir başka özelliği var ki, bu da Fener Patrikhanesi’yle ilgilidir. Bilindiği üzere cemaatin binlerce üyesinin kümelendiği İsmailağa ile Fener Patrikhanesi arasında birkaç metrelik mesafe vardır. Öteden beri bazıları, Fener’in bu cemaat tarafından adeta muhasara altına alındığını, boğulduğunu, gelişmesinin engellendiğini iddia etmektedirler. Fener’in rahatlatılması, bu cemaatin dağıtılması ile ilişkili görülmektedir. Cemaatin dağıtılması yetmez, aynı zamanda mekan olarak tuttuğu Çarşamba semtinin tarihi Bizans kimliğiyle yeniden restore edilmesi, Bizans kimliğinin ortaya çıkarılması gerekir. Bu Yunanistan’ın en büyük arzusu ve isteğidir. Yunanistan’ın arzuları ve istekleri genellikle AB üyelik sürecinde karşımıza çıkar. Son cinayetin cemaatin dağıtılmasını hedefleyen bir provokasyon olduğu her halinden belli. (Zaman)