Edip Paşa’nın unutamadığı iki olay

Terörle Mücadele Koordinatörü olarak atanan Edip Başer Paşa, kendi tanık olduğu iki olayla, Türk Milleti'nin dünyaya örnek olacak insani meziyetlerini şöyle anlatıyor.

ABONE OL
GİRİŞ 22.09.2006 08:41 GÜNCELLEME 22.09.2006 08:41 GÜNCEL
Edip Paşa’nın unutamadığı iki olay
Edip Paşa’nın unutamadığı iki olay

İşte Doç. Dr. Osman Özsoy'un kaleminden duygulandıran olaylar...


Edip Paşa’nın unutamadığı iki olay…


Geçtiğimiz hafta hükümet tarafından Terörle Mücadele Koordinatörlüğüne atanan Emekli Orgeneral Edip Başer, Türk insanının dünyaya örnek olacak birçok insani meziyeti olduğu düşüncesinde. Bu konuda anlattığı örnekler, milletimizle, geçmişimizle bir kez daha gurur duymanın onurunu yaşatıyor bizlere.


Aşağıda vereceğimiz örnekler aynı zamanda, yurtdışına göreve giden Türk askerlerinin gittikleri yerlerde nasıl bir etki bıraktığını yansıtması açısından da önemli.


Edip Paşa kendisinin şahit olduğu ve hiç unutamadığı iki olayı şöyle anlatıyor.


1965 yılında, Birleşmiş Milletler içerisinde bulunan Türk Birliğinde görev yapmak üzere Kore’ye gönderildim. Kore’ye varışımızdan birkaç hafta sonra, bölüğümüzün Koreli tercümanı Bay Kim isimli kişi bana geldi ve dedi ki, “Teğmenim size bir mektup var.” Mektubu bana uzattı. Mektubun üzeri Korece harflerle yazılıydı. İçi de öyledir diye düşündüm. Haliyle okuyabilmem mümkün değildi. Tercümana uzattım, benim için bunu okuyabilir misiniz dedim.


Netice olarak anlaşıldı ki, mektubu gönderen Koreli bir genç kızdı.


Mektubunda şunları yazıyordu.


Kore Savaşı’nın başlamasından birkaç ay sonraydı. Ailemle birlikte kuzeyden güneye kaçıyorduk. Eşyalarımızı bir kağnıya yüklemiştik. Hava çok yağmurlu, yollar çok çamurluydu. Bu arada aramız yoldan çıkarak yol kenarındaki çamura saplandı. Babamın annemin bütün gayretleri arabamızı bataklıktan çıkarmaya ve tekrar yola sokmaya yetmedi. Bu arada yoldan, hemen yanımızdan çok sayıda asker gelip geçti. Hiçbiri burada ne oluyor diye bizimle ilgilenmedi.


Biz çaresizlik içinde çırpınırken, bir süre sonra değişik kıyafetli askerler geçmeye başladı. Bunların arasından iri yarı bir asker, arkadaşlarının arasından ayrıldı. Tüfeğini çapraz olarak omzuna astı. Öne çıkarak bize doğru yaklaştı. Ben bu sırada çok korktum. Geldi, arabamızı tutup kaldırdığı gibi yolun kuru toprağına geçirdi. Yüzümüze bakarak hafifçe gülümsedi. Sonra da gidip asker arkadaşlarının arasına katıldı. Babam araştırdı ve bu askerlerin Türk askerleri olduğunu bir zaman sonra öğrendi.


Ne var ki o günden beri Türklere teşekkür etmek için imkân bulamadım. Sizin fotoğrafınızı ve isminizi Kore’ye geldiğinizde gazetelerden görüp öğrendim. Mektubu bu vesile ile sizlere yazıyorum. Eğer mektubum elinize geçerse lütfen bu gecikmiş teşekkürümü ailem adına kabul edin.


Edip Paşa sözlerini şöyle tamamlıyor. “İşte bu hadise, savaşın insani boyutu bakımından sadece küçük bir örnek teşkil ediyor.


Burası er meydanı…


Edip Paşa Türk Milleti’nin savaşın zor şartları altında bile insani meziyetlerini ön planda tuttuğunu unutamadığı bir başka örnekle şöyle anlatıyor.


Dönemin Güreş Federasyonu Başkanı Vehbi Emre, güreş takımımızın başında 1956 Melbourn Olimpiyatlarına katılmak üzere Avustralya’ya gider. Kendilerini havaalanında, olimpiyat görevlilerinden önce Anzak kafilesi karşılar. Anzaklar malumunuz Çanakkale’de İngiltere bayrağı altında bize karşı savaştı. Çanakkale’de harbe katılan Anzaklardan bir grup, Türk sporcularını büyük bir sevgi ile karşılamış ve ısrarla evlerine davet ederek onlara yemek vermiş. Vehbi Emre o günü şöyle anlattı.
Beni şeref misafiri olarak masanın başına oturttular. Yemeğin sonuna doğru salonun kapısı açıldı ve içeriye gür sesli, iri yarı, burma bıyıklı saçları beyazlamış bir adam girdi.


Etrafına baktıktan sonra benimle göz göze geldi. Bana doğru yürüdü, hiçbir şey söylemeden bana sevgi ile sarıldı, bir sandalye çekip yanıma oturdu. Sonra da anlatmaya başladı.


17 yaşında beni askere aldılar ve Türklerle çarpışmak üzere Çanakkale’ye gönderdiler. Akşam saatlerinde muharebenin şiddetlendiği bir anda Türklerle siperlerde göğüs göğüse savaşmaktaydık. Nasıl olduysa siyah bıyıkları olan iri yarı bir Türk askerinin süngüsünü göğsümde hissettim. Yakalanmıştım. Süngüyü göğsüme yemek üzereydim. Gözlerimi kapattım, ölüm korkusu içinde beklemeye başladım. Son anımda bildiğim duaları okumak istediysem de, aklıma hiçbiri gelmedi.


Gözleri kapalı süngülenmeyi beklerken, bu arada Türk askerinin Türkçe bir şeyler bağırıp söylenmekte olduğunu fark ettim. Hafiften gözlerimi açtım. Bana arkamda bir yerleri göstermekte olduğunu anladım. Bağırarak konuşmaya devam ediyordu. Geri dönüp baktığımda, 30–40 metre ileride kendi siperlerimizi gördüm. Bana orayı işaret ediyordu. Kaçmamamı istediğini anladım. Silahımı aldım. Telaşla toparlanarak kaçmaya başladım. Ben kaçarken, o arkamdan bağırmaya devam etti. Bağırarak beni korumak istediğini düşündüm. Şoke girmiş vaziyette kendimi sipere attım. Karanlık çöktü ve çatışmalar durdu.
Hemen bölüğün tercümanını buldum ve Türk askerinin bağırarak bana söylediklerini aklımda tutabildiğim, dilimin de döndüğünce aktarmaya çalıştım. Bu sözlerin ne demek olduğunu sordum. Tercüman beni anlamakta epey zorlandı. Ama nihayet anladıklarını bana anlattı.
Dedi ki, eğer yanlış anlamadıysam o Türk askeri sana şunları söylemiş. “Bu er meydanında senin işin ne be çocuk? Haydi, git yerine…”


Edip Paşa bunları anlatırken cümlesini şöyle tamamlıyor. İşte Türk askerinin insanlığı… İsteseydi onu öldürebilirdi. Ama yaşamasına müsaade etti. Hiç olmazsa bundan sonra savaşsız bir dünya diliyorum.
Bizlerde Edip Paşa’ya yeni görevinde başarılar diliyoruz.


Savaşsız, acısız, merhamet anlayışının hâkim olduğu, insanca bir yaşam temennilerine yürekten katılıyoruz.


Türkiye’nin dünya muvazenesinde hak ettiği konumu yeniden elde etmesi dilekleriyle…



mesaj@osmanozsoy.com


(Haber7)

YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR