Şeytan geçti, siz de şahitsiz!

'Bunlar, sıradan görünen ya da sadece kahramanlarının tanık olduğu trajediler. Gazetelerin üçüncü sayfaları bunlarla dolu, Sadece yazar onları bir başlık, bir spot ve iki kısa paragraf olmaktan çıkartmış. Ama bakın nasıl çıkartmış:

ABONE OL
GİRİŞ 19.03.2010 15:31 GÜNCELLEME 19.03.2010 15:31 KİTAP
Şeytan geçti, siz de şahitsiz!
Şeytan geçti, siz de şahitsiz!

Irmak Zileli'nin kitap kritiği

Şeytan Geçti’yi okuduğum günden bu yana içimde ne çok kadın gezdiriyorum. Aslı Tohumcu, onların hikâyesini uzun süre taşıdıktan sonra yanında, ‘okurun kucağına bırakırken’ bunu hesaba katmış mıydı bilmiyorum, ama şimdi ben (yani okur) uzun süre taşıyacağım onları yanımda. Bu bir yazar için en büyük mutluluk olmalı. Hikâyelerin devredilebilmesi. O hikâye kişilerinin tüm gerçeklikleriyle okurun hayatında kendine bir yer edinebilmesi. Öyle sanıyorum ki bu, Tohumcu’nun süsten püsten arınmış anlatımı sayesinde oldu. Kendini geri çekip, hikâyenin okurun dünyasına nüfuz etmesine izin vermesiyle... Hikâye kişisi ile okur arasında bir gölge olmayı başarmasıyla... Kendini yok sayacak kadar o hikâyeleri önemsemesiyle.

Kitabın hemen girişinde bu hikâyeler için şöyle diyor Tohumcu: “Dilerim, size de sıkıntıdan başka bir şey vermezler.” Huzursuz eden, insanı rahat koltuğundan kıpırdatan, konforundan utandıran, üstüne başına şöyle bir bakıp mahcup olmasına neden olan ve evet hiç olmazsa ‘sıkıntı veren’ hikâyeler bunlar. ‘Fit’ isimli öyküdeki o deli kadının yaptığını, tüm öykü kişileri adına yapıyor Aslı Tohumcu. Onun gibi şiddetle bağırmıyor belki ama usulca söylüyor acıyı. Kucağımıza bıraktığı bu hikâyeler bir ‘top’ acı oluyor. Onunla baş başa kalan okura ise ne yapacağını düşünmek kalıyor... Sırtı dönük oturmaya devam mı, göz göze gelmeye cesaret mi?

Şeytan Geçti’nin hemen başında “Bu kitaptaki hikâyelerin hepsini lanetliyorum” dedikten sonra onları ilk ağızdan dinlerken de yazarken de size mutluluk vermediklerini söylüyorsunuz. Buradan yakaladığımız ipin ucunu takip edersek, her birinin gerçek ve yaşanmış olduğunu söyleyebilir miyiz?
Evet, hatta şu anda, biz konuşuyorken bile yaşandıklarını söyleyebiliriz rahatlıkla. Tuhaf şey, size/bana hikâye ya da masal gibi gelen şeyler birilerinin bitmeyen kâbusu. Hayata, insanlara nereden baktığınızla, hayatı neresinden tutup okuduğunuzla ilgili bir şey gerçek ne yazık ki. Ben çektiğim her nefeste ciğerlerimin acımasına engel olamazken, birileri havada aşk kokusu alabiliyor. Oysa mesela, aşkı az önce arka bahçede becermişler benim gözümde. Sorunuza dönersek, Şeytan Geçti’nin her satırı ne yazık ki 2010 Türkiyesi’nde gerçek, yaşanmış ve yaşanıyor. Aynı ipten devamla, mutlu sonların yazarı olmadığımın da altını çizebilirsiniz. Okuyucumla lanetlenmiş bir şey üzerinden, apaçık bir sıkıntı vaadiyle ilişki kurduğumu da söyleyebilirsiniz. Çünkü alıntıladığınız not, “Dilerim, size de sıkıntıdan başka bir şey vermezler,” şeklinde bitiyor hatırlarsanız.

Kitabın isminde ‘şeytan’ var. İlk hikâyenin ismi de ‘Şeytan Tırnağı’. Şeytan kadınla örtüştürülen bir imge, sizinkilerin hepsi de birer kadın hikâyesi. Mağdur olan kadınların hikâyesi. Kitaba erkeğin kadına koyduğu isme gönderme yapan bir isim vermişsiniz... Burada bir ironi var mı?
Sizin de dediğiniz gibi benimkiler mağdur kadınların hikâyeleri. Yani burada şeytan olan insan, tek başına kadın değil! Erkeğin kadına verdiği isimlerin topunun canı cennete ayrıca! ‘Şeytan Tırnağı’ adlı hikâyenin işaret ettiği şeytan tırnağı ise manikürcü kızın, dolayısıyla okuyucunun zihninde vızıldayan müşteri kadın. Ya da müşteri kadın kılığında anlayışsızlık, kavrayışsızlık, kendi türüne duyulan düşmanlık, ezmekten başka iletişim bilmemek...

Şeytan GeçtiPeki Şeytan Geçti?
Birkaç kişinin söyleştiği sırada kısa, garip bir sessizlik olması durumudur ya ‘şeytan geçti’. Bu öyküler de okuyanda öyle bir his yaratsın istedim. O sessizlikteki gibi tedirgin olsunlar, bir rahatsızlık, bir endişe hissetsinler istedim.

İlginç bir tesadüf, aynı sessizlik için söylenen bir şey daha var: Kız doğdu.
O da ne acıklı şeydir!

Kadın doğum uzmanı bir arkadaşım anlatmıştı. Bebeğin cinsiyetine bakıldığı sırada, bebeğin kız olduğunu söylerse orada bulunan aile fertleri bir anlığına olsun sessizliğe gömülüyorlarmış. Acaba demişti, insanlar susunca ‘kız doğdu’ denmesinin kökeninde bu mu var...
Ben de bir kız çocuk annesiyim, bir kızım olacağını öğrendiğimde o sessizlikten payıma düşeni yaşadım! Ama farklı bir nedenle! Doğuma ağlaya ağlaya gittiğimi hatırlıyorum, çünkü o sabah, Bilge Köyü katliamının yapıldığı sabahtı. Olasılıkları düşününce, bir kız çocuk doğuracağım için sevinmem mümkün olmamıştı. Düşününce çok nafile bir çaba olarak görünüyor yazmak; bir haneden kırk dört tane cesedin çıktığı bir memlekette bir şey yazmaya gerek var mı!

Sıradan ve basit görünen insan hikâyeleri olduğu gibi, son derece dramatik hikâyeler de var kitapta. Hem çok sıradan, çoğunluğa ait olan, hem de dramatik olması...
Evet, çoğunluğa ait hikâyeler bunlar, sıradan görünen ya da sadece kahramanlarının bildiği/tanık olduğu trajediler. İşin acı yanı, sürekli ve sürekli birileri tarafından yaşanmaya devam edecek kadar sıradanlaşmış şiddet hikâyeleri. Gazetelerin üçüncü sayfaları bunlarla dolu, yine de gazeteler yetmez bu hikâyeleri anlatmaya, sayfalara sığmaz bunlar... Bu anlamda biraz çöpe çekilen sinek gibi hissediyorum kendimi onları yazdığım için. O çöpten beslenmiyorum tabii!

Müthiş bir yalınlıkla yaklaşmışsınız hikâyelere. Bu yalınlığın arkasında galiba sözünü ettiğiniz bu saygı var. Allayıp, pullayıp, süsleyip sunulacak bir malzeme olarak bakmamak...
Bunlar birtakım insanların hikâyeleri, insan hikâyeleri. Başka türlü yaklaşmayı düşünemiyorum o yüzden. Bu biraz da insanın yazarlıkta geldiği noktayla ilgili. Ben oldum anlamında değil tabii ama, derdimi daha yalın bir şekilde anlatıp, hikâyeyi sakince okurun kucağına bırakmayı öğreniyorum galiba ben de.

Tahsin Yücel söylüyordu sanırım, yazar ustalaştıkça dili süsten arınır. Bir de bu hikâyelere özgü bir durum daha var sanki. Yazar kendini olabildiğince silikleştirmiş de, okur ile hikâye kişisini baş başa bırakmak istemiş gibi.
Bu hikâye kişileri bana aradan çekilmekten başka bir şans tanımadılar! Dediğiniz gibi sizi onlarla baş başa bırakabildiysem, ancak o zaman, bu hikâyeler okuyan için samimi olabilirler.

Ahmet Öz, kitaba yazdığı arka kapak yazısında “süslenmiş, kılık değiştirmiş, estetize edilmiş insan gerçekliğinin üzerindeki perdeyi sıyırmaktan” söz ediyor, sizin hikâyeleriniz için. Demin konuştuğumuz şeyle de ilişkili galiba. Bir acıyı süslemek aslında onu örtmek, ama o süsü kaldırmak yalınlaştırmak, daha mı çok açığa çıkarıyor?
Hayatta sanatı yapılmaya gelmeyecek gerçekler var. Her Allahın günü karşımıza çırılçıplak çıkıyor bunlar. Ben sadece onları bir başlık, bir spot ve iki kısa paragraf olmaktan çıkardım. Şeytan Geçti’dekiler benim ağzıma sıçmış hikâyeler, ben onları farklı bir kılıkta aktaramazdım ki.

Hepsi birbirinden çok farklı kadınlar. Biri manikürcü bir kız, bir başkası entelektüel ve modern bir kadın, diğeri kocasını aldatan bir kadın... bunları çoğaltabiliriz. Ama her birinin dili, duruşu, sesi yansıyor metne. Bu onların hikâyelerini özümsemiş olmakla ilgili mi, yoksa üzerinde çalışılmasıyla mı ilgili?
Ne desem ukalalık olacak şimdi! Gözlemek ve biriktirmekle ilgili sanırım. Bu hikâyelerin hiçbirini bir çırpıda yazmadım, çok fazla taşıdım yanımda ve onlar da oldukları halleriyle geldiler bana. O kadınların her birini kendi dilinde yansıtmayı başarabilmek önemsediğim bir şey. Umarım becerebilmişimdir.

Kadın hikâyelerini bir erkek de böyle aktarabilir miydi sizce?
İyi bir gözlemci aktarabilirdi sanırım. Belki içinden anneliğin kuvvetle geçtiği ‘O Sinsi Vesvesenin Şerri’ adlı hikâye için tecrübe şartı arayabiliriz! Onun dışındakileri herhalde bir erkek de yazabilirdi. Kadının hikâyesini zaten hep erkek yazmıyor mu!

Peki, sizin kadın olmanızın bu hikâyeleri yazma sürecinizde nasıl bir etkisi oldu?
Belki bazı şeyleri biriktirirken, algıda seçicilik anlamında kadın olmanın faydası olmuştur. Ben de bir kadın olarak hayatın farklı evrelerinde, farklı şekillerde, ağır ya da hafif ezildim. Ben de hayatın ve insanların şiddetinden payıma düşeni aldım. Ama en çok Aslı Tohumcu olmanın faydası olmuştur yazarken, çünkü ben erkek olsaydım da böyle bir erkek olurdum! Tabii kadın olduğum için bu hikâyeler daha anlamlı benim için. Kadın olmasaydım yüzer miydim bu sularda gibi üzücü bir soru var. Umarım bir kuyuya bir taş atabilmişimdir.

Buradaki kadınların her birinin yaşamı aslında çoğunluğu temsil ediyor. Ama bir şekilde yakayı sıyırmış, kendini o çoğunluğun içinden kurtarabilmiş olanlar da var. Kendi yaşamınızla bu hikâyelerdeki yaşamlar arasında nasıl bir mesafe var?
İçinde büyüdüğüm ve şimdi içinde yaşadığım habitat anlamında, bana verilen değer anlamında çok mesafe var aramda. Hayatın içinde yüz yüze, karşı karşıya gelme, yan yana olma anlamındaysa sıfır mesafe. Kadının içinde bulunduğu durumu benim anlatmama hiç ihtiyaç yok! Kadınları ya da insanları ne kurtaracak bilmiyorum. Benim edebiyatım değil belki, ama bunları görmeyen bir edebiyatı artık en azından ben düşünemiyorum.

Bu önemli galiba. Bir roman yazarak, öykü yazarak memleket kurtulmayacak belki ama bu, edebiyatın bu tür gerçeklere sırtını dönmesinin gerekçesi olabilir mi?
Haklısınız, olamaz. Ama edebiyatın gerçeklere ve hayata sırtını dönmüş olmasının gerekçesi de zaten yazarın memleketi, insanı kurtarma arzusundan ziyade kendini kurtarma arzusu değil mi!

Peki, bu hikâyelerle aranızda uzun bir mesafe olduğunu söylediniz. Bu mesafeyi düşününce yazmanın zorluğu mu kolaylığı mı oldu?
Kimsenin sıkıntısına, ezilmişliğine, hayatı karartılmışlığına tepeden bakmak istemem. Bu anlamda, içtenlik anlamında bir şeyi başarabildim mi’nin zorluğu oldu. Bu kitap burnumu sürttü benim, bu kitapla birlikte biraz adam oldum diye düşünüyorum.

Hikâyelerden biri, ötekilerden ayrılıyor ve aynı mekânın içinde, hatta bir dairenin sınırları içinde, beş farklı kadının öyküsünü aktarıyor okura. Merkezde ise bu beş kadından biri olan ‘deli kadın’ var. Bu deli kadın neyi simgeliyor sizin için?
Çarşının ortasında patlamasını engelleyemeyen kadını simgeliyor benim için sadece! Bir insanın, kalabalığın ortasında durup acısını bağırmaya başlaması delilikten ziyade cesaret gerektirir bence. Hikâye kişileri açısından bakacak olursak, bir şeylerle yüzleşmelerine, belki korkmalarına neden olan bir kadın. Biri iç organlarını önümüze atsa nasıl tiksiniriz, bu kadında da öyle bir durum var. En çok bunu simgeliyor diyebilirim. Başkalarının acılarıyla karşılaşmaktan korkmamızı. Başkalarının acısı karşısında duyduğumuz tiksintiye varan korkuyu. Şansım varsa edebiyatın o deli kadını olurum!

Başkalarının acılarına bakmaktaki ısrarınız neden?
Bakacak acıdan başka bir şey olmaması. Bir çocuk, kendisinden ayrıldı diye bir kızı on küsur yerinden bıçaklayarak öldürme hakkını görüyorsa kendinde... Bir başkası, karşısındakinin aşkını röntgen malzemesi yapabiliyorsa... Namus da aşk da hâlâ benim organımdaysa... Bir insan diğerini, aç susuz ve sevgisiz bırakabiliyorsa... İnsanlar neden çektiklerini bilmeden çile çekiyorlarsa... Birine onu sevdiğini söylemek ölecek kadar korkmana neden olabiliyorsa... Şiddetten, dayatmadan ve dedikodudan başka bir iletişim şekli kalmadıysa... Başka nereye bakabilirim bilmiyorum!

Yalnızca kadınların dışarıdan maruz kaldığı baskı, şiddet yok kitapta. Kendi kendine yarattığı cehennemler de var. Örneğin yeni anne olmuş bir kadının iç dünyasında olup bitenler... Yine bir başkası ‘Belleğin Rüyası’, orada da aslında bir anne var. Annelik bir kadının içinde neleri devirir, neleri yeniler diye sordurdu bana bu iki hikâye....
Benim için çok karışık, çok mutlu ve zorlu bir süreç annelik. Çocuğumu ilk gördüğüm ânı unutmam, tarif etmem mümkün değil. Onun geleceği, kendi geleceğim ya da ikimizin ortak geleceğiyle ilgili garip, gerçekçi karamsarlıklara kapılıp, onu kucakladığım gibi balkondan aşağı atlamayı düşündüğüm oldu. Devredilemez bir meslek olması en zorlayıcı yanı. Oturup bir kitap yazıyorsunuz, o alıp kitabın sayfalarını kemiriyor mesela. Sırıtıyorsunuz. Neyse neyse... ‘O Sinsi Vesvesenin Şerri’ kişisel bir içdökü. Çok az bile bulduğum bir içdökü. Anneliğin kadını nasıl ezdiğine dair. ‘Belleğin Rüyası’nda ise annelik insanı hayatta tutan şey, balkondan atlamaktan alıkoyan kuvvet.

(Radikal Kitap)

Kitapla İlgili Teknik Bilgi Ve Sipariş Şartları İçin Bu Linki Kullanabilirsiniz...

YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR