Aşk işaretleri sever...

Nazan Bekiroğlu: Aşk bize ölüm düşüncesini unutturduğu gibi zamansızlık halini de tecrübe ettirir. Âşık kalbinde zaman genel geçer anlamıyla işlemez. O, ebedi an'ın içindedir. Cennet zamanı.

ABONE OL
GİRİŞ 06.11.2012 11:18 GÜNCELLEME 06.11.2012 11:18 KİTAP
Aşk işaretleri sever...
Aşk işaretleri sever...

Aycan Aşkım Sarıoğlu Röportajı

Havanın savaş ve göç koktuğu yıllar...Balkan Savaşı başlamak üzere. Güneşin koyulaştığı bu zamanlarda Trabzon-Tebriz-Tiflis-Batum-Bakü-İstanbul hattında geçen Tebrizli delifişek halı tüccarı Setterhan'la, Trabzonlu Zehra'nın kavuşma hikayesini anlatan, içinde üç aşkın geçtiği müthiş bir roman Nar Ağacı. Nazan Bekiroğlu ile otobiyografik özellikler taşıyan romanını, bir şehzade taşrası olarak Trabzon'u, savaşı, aşkı ve ölümü konuştuk.

Bu romanı yazma fikri nasıl doğdu?

Dedemin hikâyesi ilgimi hep çekti. Fakat onu yeteri kadar dinleyememiş olmam sonraki yıllarda, aile içinde anlatılanlarla yetinmeme sebebiyet verdi. O da bölük pörçük. Bölük pörçük birkaç cümlesine sahip olduğum bu hayat gerçekte ne kadar zengin ve farklıydı, kim bilir? Benim dede olarak tanıdığım yaşlı kişinin, o sönmüş volkanın bir gençliği var. Maceralı, alev ateş bir hayat. 1979'da İran'daki aileye bir mektup yazma teşebbüsüm oldu fakat dönemin şartlarından olsa gerek devamı gelmedi. 2008'de Bakü'ye gittim. Doğu'nun kapıları bana orada açıldı ve onca yıl cesaret edemediğim şey bütünüyle kolaylaştı. Yollara düştüm, aradım, aileyi bulsam da aradığımı bulamadım ve yazdım. Tatmin edilemeyen tutkulu merak duygusu o mahrumiyete tahammül edemedi ve bulamadığını kurguladı. Sonra uydurduğuna kendisi de inandı.

Trabzon, bir şehzade taşrası

Trabzon, Bakü, Tiflis, Tebriz ve İstanbul var romanda, sizin bu şehirlerle ilişkiniz nasıl? Sizde de kahramanınız Settarhan gibi İstanbul'a özlem ama Trabzon'u seçiş var mı?

Benim içimde bütün ırmaklar Doğu'ya akar. Doğu'dan kastım, hikmetin kaynağı olan, arazlarından soyutlanmış, ülküselleştirilmiş bir Doğu'dur. Hikmetin kaynağının Doğu olduğunu düşünürüm. Zihinsel coğrafyamda da seyahat coğrafyamda da bu böyledir. Bu şehirleri ve daha fazlasını bu yönleriyle sever ve özlerim. Ben de İstanbul-Trabzon arasında bölünmüş olarak yaşadım yıllarca. Fakat haritayı açtığımda Trabzon'un o kadar kuzey o kadar doğu koordinatları beni hep mutlu etti. Neticede buradayım ve bu şehrin unutulmuş mazisini özleyerek de olsa burada yaşıyorum. Hatıramda eski Trabzon'un bahçeleri, evleri, Arnavut taşı döşeli sokakları, yeşil çini sobalar, mermer havuzlar, saltanatlı kadınlar, efendi erkekler ve daha birçok ayrıntıdan ibaret bir şehir var. Bir şehzade taşrası.

Geçmişte halklar içiçe yaşamışlar, Trabzon'da, kitabınız bunu anlatıyor... Sanki Trabzon çeşitliliğini, bu farklı kültürlerle hoşgörüsünü yitirdi...

Öyleyse hatırlatmak lâzım. O en netameli geçmişte bile kardeşlik ve dostluk öykülerinin de eksik olmadığını, en zor şartlar altında, insanın kendisine şahsî bir rota çizmesinin imkânsız gibi göründüğü toplumsal baskı zamanlarında bile vicdanın sesine uymanın insanı uzun vadede asla yanıltmayacağını. Bu hatırlamalar geçmişi düzeltemez elbet ama geleceği düzeltebilir. Örnekleri tedavüle sokmak bu yüzden önemlidir. Göstermeli ki bir insan yaptıysa her insan yapabilir; demek ki böylesi de mümkündür. Örnek, verilirse alınan bir şeydir.

Üç kadına da kendimi dağıttım
Nar Ağacı'nda üç aşk geçiyor, üç aşkın da üç kadın kahramanı var? Başkahramanınız Zehra ama bana Azam'ı da çok sevmişsiniz gibi geldi...

Hepsini sevdim, hepsine kendimi dağıttım. Zehra, Azam, Sofya. Üç ülke, çok farklı karakterlerde üç ayrı kadın. Hepsinin uğradığı aynı erkek kalbi. Zehra (başlangıçta) hava, Azam ateş, Sofya toprak gibi gelir bana. Settarhan'a da su olmak kalıyor. Azam güçlü, ateş gibi. Gideceği yere su gibi akarak değil ateş gibi önüne çıkanı yakarak gidiyor. Onunla uzlaşılmaz, onun ancak suyuna gidilebilir. Onu çok sevdim. Zehra başlangıçta havaî, heveskâr, bir parça şımarık hiç olmazsa nazlı-nazenin, sonraları o da toprağa dönüşüyor. Naz lüksüne izin vermeyen şartların Zehra üzerinde oluşturduğu değişim onun beni etkileyen gerçeği. Fakat ben Sofya'yı da çok sevdim. Neticede ihtilâlci Sofya'nın defterinde aşk, açık kalan son sayfadır. Belki bu dünyaya kusurlu olarak salınmış bir duygu olan aşk bu üç kadının kalbinde yansıyan farklı tezahürleriyle ancak kusursuz bir aşk bütünü oluşturabilirler. O da bu dünyada mümkün değil.

Azam'ın aile yasalarına karşı geldiği hâlde önce öldürülme emri verilmesi ama sonra vazgeçilmesi. Bugün kadınların bu nedenlerden öldürdüğü bir coğrafyada yaşıyoruz. Ailenin Azam'a sevgilerinin onu yok etme isteklerinden daha büyük olması, müthiş... Burada bir mesaj vermek istediniz mi?

Olmasını istediğim şeyi yazdım. Dahası böyle olabileceğini uyarmak istedim. Çünkü bu mümkün ve nadirattan da olsa gözünün nuru kadına doğrulttuğu namluyu indiren, tetiği çekemeyen erkekler de var. Onlar asıl zor olanı göze alabilen güzel erkekler. O korkunç kıyıcılık aslında feda edilene verilen değerin büyüklüğünden. Asırlar içinde töreleşmiş, töreleşirken yapaylaşmış bir “onur” duygusu ile bireysel muhabbet karşı karşıya durduğunda tipik bir trajedi tablosu çıkıyor ortaya. Baskı öyle büyük ki, değeri o kadar büyük olan şeyden boşalan yere dolabilecek tek duygu onun yokluğu. Fakat bir de görülebilse ki hiçbir şey ona duyulan sevgiden daha büyük değil. Keşke biraz olsun bu tür bir onur ile muhabbetin tartılmasında sevginin daha ağır bastığı, baş eğik gezmenin alt edilebilecek bir durum olduğu fark edilebilse. Zor ama imkânsız değil, belki bir-iki nesil sonra. Bunu, en fazla da göze alabilen erkekler başaracak.

Romanda Mecusi Piruz ile Settarhan'ı birbirine bağlayan neydi? Yalnızlıkları mı? Cesaretleri mi?

Çok kuvvetli bir bağ var ikisi arasında. İkisi de çok farklı kültürlere ve dinlere mensup olmalarına rağmen birbirlerinde gördükleri şey onları yekdiğerine ilk anda bağlamıştı ve aralarında kurulan kavi köprü nedeni sorgulanamayan türdendi. Yalnızlık mı? Cesaret mi? Belki daha fazlası, hayranlık. Birbirlerinde kendi yansımalarını görmeleri. Sevgi işte. Seversiniz. Sebebi yoktur. Bu yüzden Settarhan; Azam ve Piruz birbirine âşık olduğu anda kendisini iki türlü ihanete uğramış hisseder. Ortada bir vurgun olduğu muhakkaktır da hangi yandan vurulduğunu kestiremez. İki türlü kayıptadır. Kimi kimden kıskandığını bilemez.

Kendimi Kassandra gibi hissettim...
Haritaların da tarihin de kayıtlara geçemeyecek kadar bir hızda değiştiği zamanlarda yaşayan bu insanların hikâyesinde siz hangi duygular içinde gidip geldiniz yazarken, özellikle de savaşa ilişkin bölümleri.

Balkan ve I. Cihan harbiyle ilgili tarihî zemini içimde sağlamlaştırdıktan sonra bana asıl lazım olana başladım. Asker ve subayların günlüklerine. Bizde bu konuda yayımlanmış günlükler var, yok değil. Okuduklarım içinde, romana girmese bile, Çanakkale ve Sarıkamış günlükleri de vardı. Fakat arka arkaya okuduğum o günlükler öyle acıydı ki günlerce içim yandı, uykularım kaçtı, dengem bozuldu. Ağzımda asit tadıyla dolaştım. Kuyulara düşüp çıkamadığımı hissettim. Öyle yanık bir defterdi. Şu an bile hatırladıkça kalbim asitle doluyor. Kesen soğukta, yağmurun, karın altında, buzun üstünde, ateş yok, yemek yok, çadır yok. Bazı günlerin tam listesi şöyle: Sabah, kuru ekmek. Öğle, ekmek ve şekersiz üzüm hoşafı. Akşam, yok. Bildiğiniz “yok” işte. Bunlar gencecik bedenler ve ailelerinin göz nuru, ana evlatları. En korkuncu da kendimi Kassandra gibi hissetmemdi. Neler olacağını onlar bilmiyor ama ben biliyorum. Korkunçtu. Ben ki yazar mizacı sevdaya akan biriyim, bu satırları okuduğum zamanlarda aşkın çok daha üstündeki gerçekleri bildim, hissettim. Aşk bile anlamını yitirdi.

Piruz Settarhan'a: Ya benim kadar aşık değilsin, ya benim kadar cesur değilsin. Ben aşk için öleyim ki sen de aşka inanmış olarak ölesin.... Azam'ı ne kadar severse sevsin, Settarhan aşkı bilmiyordu, öğrenmesi için kaybetmesi mi gerekiyordu?

Settarhan bana hep acemi bir âşık olarak geliyor. Azam'a duyduğu aşk Sehend Dağı'nın zorlu zirvesinde ölümün dokunuşuyla yerle bir olacak türden. Sofya'yı da büyük bir aşkla değil sığınma ihtiyacıyla seviyor. Zehra'ya olan aşkı da iki büyük ırmağın kaçınılmaz olarak birbirine kavuşması kabilinden. Her şey kalbine hızla çarpan ama aynı hızla da geri çekilen türden bir mizaç o. Coşkun bir su. Ama özellikle bu yanıyla çok insani ve çok sıcak.

Sen böyle çağırmasan ben böyle gelmezdim cümlesi romanı omuzlayan cümle. Bu buluşmanın gerçek olabilmesi için bazen bir tarihin mi yaşanması gerekir?

Aşk büyük bir çağırma-çağrılma hâlidir. Daha bilme anından itibaren başlayan bir çağrı. Ve o çağrıya bütün evrenin ortaklık ettiğine inanmak da âşıkların âdetindendir. Çünkü aşkın dili farklı bir boyuttan toplar kelimelerini, metafizik boyutta bir onaylanmışlık gerçeği (veya vehmi) kendisini daima hissettirir. O metafizikte en başta da sevgilinin bizi çağırdığına inanırız. Çünkü böylesi bir icabet sebepsiz olamaz, muazzam bir çağrının neticesi olabilir ancak. Bu çağrıya bütün bir tarih, bütün bir oluş eşlik etmiştir. Göklerin dönüşü, yerin muhkem duruşu, tarihin yazılışı, her şey, her şey sanki o an için tanzim edilmiştir. Evren sanki âşık için yaratılmıştır ve içinde bir tek kendisi yaşamaktadır. Böylesi bir çağrıya da icabet etmemek mümkün değildir. O yüzden, “Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim.” Ama “Ben böyle çağırmasam sen öyle gelmezdin.” Bütün evrenin bu büyük çağrıyı onayladığına inanma anı. İşaret. Aşk, işaretleri sever.

"Aşka düştüğü besbellidir. Ölmekten korkanların" diyorsunuz, yeterince sevmeyenler mi korkar ölümden Piruz gibi sevenler mi? Yoksa hepsi birden mi?

Aşk, ölüm üzerinden ölçtürür kendisini. Ölümle tanımlar. Önce ölmekten korkar aşka düşen. Kalbindeki bu duyguyla kendisine yazık olacağından korkar çünkü. Sonra âşık kendisini ölümsüz zanneder. Çünkü aşkın en güzel yanı insana ölüm duygusunu unutturması, cennet ebediliğini tecrübe ettirmesidir. En son da âşık, ölüme razı hâle gelir. Ölse gam yemez, bıçak vursa kanı akmaz. Bu aşkın zirvesidir. Sonra bir gün yeniden ölümden korkar. Aşk bitmiştir.

“Aşkın sebebi yok zamanı var. An geldi”... diyorsunuz... Aşk ne töre ne gelenek hem bağ ne zincir tanımaz, an gelirse diyorsunuz, en büyük lütuf ve ders midir aşk?

Aşk bize ölüm düşüncesini unutturduğu gibi zamansızlık halini de tecrübe ettirir. Âşık kalbinde zaman genel geçer anlamıyla işlemez. O, ‘ebedi an'ın içindedir. Cennet zamanı. Ama gün gelir ve zaman, dünya zamanında işlemeye başlar, her şey tuzla buz olmuştur çünkü o ölümsüz aynada. Kendisini biricik, ilâhi oluşla yekpare, bütün bir evrenle aynı oluş içinde hisseden âşık o gün sıradanlaşır. Neticede cennetliktir aşk ama bu dünyada kusura bulaşmıştır, çetrefili bu yüzden. Haklısınız, hem lütuf hem derstir. Hem ödül hem cezadır. Hem mükemmel hem kusurludur.

Romanda bir de kahraman köpek var; Masal. Sizin hayvanlarla aranızın iyi olduğunu okudum, son zaanlarda gündeme gelen hayvanlarla ilgili düzenlemeler konusunda ne düşünüyorsunuz?

Masal kendiliğinden gelip girdi romana. Böyle olması kaçınılmaz. İçimdeki her şeyi taşırdığım bir romanda Masal'ın da olması kaçınılmazdı ama başlangıçta ismi belli değildi. Bu isimle fakültede bir öğrencinin yanındaki minik köpeğin ismini sorduğumda karşılaştım. “Masal” dedi. Ne kadar güzel bir isim. Bizim köpeğin adı da Masal oldu. Sonra ismiyle birlikte kişiliği gelişti. Asıl söylemek istediğim, köpekleri sevmeyen Büyükhanım'ın, dirilerin şerrinden kaçmak için ölülerin koynuna sığındığı gecenin sabahında Masal'ın boynuna sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlayışında zahir. Yani şu; insan bazen “esfel-i safilin” olabilir. Ben hayvanların sevilmesi gereken varlıklar olduğunu bana öğreten bir anne-babanın elinde yetiştim. Yaratılmış her şeyin değerli ve canın bütünüyle kutsal olduğu öğretildi bize. Ben de çocuklarıma öyle öğrettim. Sevgi öğrenilebilir bir şeydir çünkü. Şu günlerde ise tedirginim. Umarım bu Meclis, iktidarıyla muhalefetiyle, böyle bir ayıbın altına imza atmaz da sokak hayvanları yeni bir Hayırsız Ada katliamıyla karşılaşmazlar. Hayvanlara eziyet etmek iyi değildir, acısı bir yerden mutlaka çıkar.

Radikal Kitap

Kitapla İlgili Teknik Bilgi Ve Sipariş Şartları İçin Bu Linki Kullanabilirsiniz...

YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR