Antoloji geleneği zayıflıyor: 'Sözde Kalmasın' şiirin hafızasını kayıt altına alıyor
Yazar Yunus Emre Altuntaş, “Sözde Kalmasın: Şiirin Hafızasını Tutmak Üzerine” kitabı üzerinden antoloji geleneğinin edebiyat için taşıdığı önemi, günümüzdeki zayıflamasını ve Cafer Uzunkaya’nın çalışmasını değerlendirdi.
ABONE OL
Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği ile Türkiye Yazarlar Birliği üyesi yazar Yunus Emre Altuntaş, şiir dünyasında giderek zayıflayan antoloji geleneğini ve bunun edebiyat hafızası açısından doğurduğu boşluğu ele aldı. Altuntaş, “Sözde Kalmasın: Şiirin Hafızasını Tutmak Üzerine” kitabı çerçevesinde yaptığı değerlendirmede, antolojilerin yalnızca birer derleme değil; aynı zamanda bir dönemin ruhunu taşıyan güçlü metinler olduğunu vurgularken, eserde 80 kuşağından şair kimliğinin yanı sıra sinema, televizyon ve yapımcılık alanındaki çalışmalarıyla da öne çıkan Ülke TV Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Çelik’le yapılan nadir söyleşinin yer almasının çalışmaya ayrı bir değer kattığını belirtti.
"Edebiyatın bazı damarları vardır; görünmez, ama yokluğu hissedildiğinde bir eksiklik gibi insanın içine çöker. Antoloji geleneği de tam olarak böyle bir damardır. Tek tek kitapların, dergilerin, şairlerin ötesinde, bir dönemin ruhunu toplu halde yakalamaya çalışan bu metinler; aslında edebiyatın hafızasıdır. Hafıza ise yalnızca hatırlamak değil, aynı zamanda seçmek, ayıklamak ve anlamlandırmaktır. Bu yüzden bir antoloji, basit bir derleme değil; bir bakış, bir iddia ve çoğu zaman bir cesaret işidir." diyen Altuntaş'ın değerlendirmesi şu şekilde:
"Türk edebiyatında özellikle 1950 sonrasında belirginleşen antoloji geleneği, şiirin kamusal dolaşımını artıran önemli araçlardan biri olmuştur. O yıllarda yayımlanan antolojiler yalnızca şiir seçkileri değil; aynı zamanda poetik tartışmaların zeminini kuran metinlerdi. Okur, bir antoloji aracılığıyla sadece şiir okumaz; aynı zamanda “iyi şiir nedir?” sorusuna da dolaylı bir cevap bulurdu. Bu cevap çoğu zaman tartışmalı olurdu, ama zaten edebiyatın ilerlemesi de biraz bu tartışmaların sürmesinden doğar.
Bugün dönüp baktığımızda, o dönemin antolojilerinin hâlâ raflarımızda duruyor olması tesadüf değildir. Çünkü onlar yalnızca kendi zamanlarını değil, kendilerinden sonrasını da etkilemiş metinlerdir. Bir şairin antolojiye girip girmemesi, kimi zaman onun edebiyat tarihindeki yerini belirleyecek kadar etkili olmuştur. Bu durum, antoloji hazırlayan kişiye büyük bir sorumluluk yükler. Çünkü o kişi, farkında olarak ya da olmayarak bir tür edebiyat tarihçiliği yapmaktadır.
Ancak 2000’li yıllara geldiğimizde bu geleneğin belirgin bir şekilde zayıfladığını görüyoruz. Antolojilerin sayısı dramatik biçimde azaldı. Bunun birçok nedeni var. Öncelikle şiirin genel okur nezdindeki karşılığının daralması önemli bir etken. Şiir hâlâ yazılıyor, hatta belki hiç olmadığı kadar çok yazılıyor; fakat okunurluk ve etki bakımından aynı şeyi söylemek zor. Günümüzde her yıl yüzlerce, hatta bine yakın şiir kitabının yayımlandığı söyleniyor. Bu, ilk bakışta sevindirici bir tablo gibi görünse de işin niteliğe bakan tarafında ciddi sorunlar barındırıyor.
Niceliğin artması, nitelik artışıyla paralel gitmediğinde ortaya bir karmaşa çıkar. Okur neyi okuyacağını bilemez hale gelir. İyi şiir ile vasat şiir arasındaki sınırlar bulanıklaşır. İşte tam da bu noktada antolojilere olan ihtiyaç kendini hissettirir. Çünkü antoloji, bu karmaşa içinde bir tür yol haritası sunar. Okura, “buradan başlayabilirsin” der. Fakat ne yazık ki günümüzde bu haritayı çizecek çalışmaların sayısı oldukça sınırlı. Bu sınırlılığın bir başka nedeni de antoloji hazırlama sürecinin doğasında saklıdır. Bir antoloji hazırlamak, yalnızca metinleri bir araya getirmek değildir. Aynı zamanda ciddi bir okuma disiplini, geniş bir perspektif ve en önemlisi de tarafsızlık gerektirir. Oysa günümüzde birçok antoloji çalışmasının, hazırlayan kişinin estetik tercihleriyle sınırlı kaldığını görüyoruz. Bu da kaçınılmaz olarak seçkinin daralmasına ve tek tipleşmesine yol açıyor.
Şair ya da yazar kimliğiyle öne çıkan birinin antoloji hazırlaması elbette kıymetlidir. Ancak bu durumun bir yan etkisi de vardır: Kişi çoğu zaman kendi poetikasına yakın metinleri önceleme eğilimi gösterir. Bu bilinçli bir tercih de olabilir, farkında olmadan gelişen bir yönelim de. Sonuçta ortaya çıkan metin, geniş bir şiir panoraması sunmak yerine, belirli bir damarın temsilcisi haline gelebilir. Oysa edebiyat, çeşitlilikle beslenir. Farklı seslerin, farklı biçimlerin, hatta farklı hataların bir arada bulunması, o alanı canlı tutar. Bu yüzden antoloji hazırlayan kişinin mümkün olduğunca kapsayıcı olması gerekir. Bu kapsayıcılık, her metni eşit derecede değerli görmek anlamına gelmez; ama farklı eğilimleri görmezden gelmemek anlamına gelir.
Bu noktada, edebiyatın içinden gelmeyen ama güçlü bir okuma pratiğine sahip isimlerin yaptığı çalışmalar dikkat çekici hale geliyor. Çünkü bu kişiler, mevcut edebiyat çevrelerinin iç dinamiklerinden bağımsız hareket edebiliyor. Ön yargılarla değil, metinle kurdukları ilişki üzerinden değerlendirme yapıyorlar. Bu da zaman zaman daha sahici ve dengeli sonuçlar ortaya çıkarabiliyor.
CAFER UZUNKAYA’NIN ÖRNEK ÇALIŞMASI: ZİRVE ŞAİRLER/SÖZDE KALMASIN
Son yıllarda bu bağlamda öne çıkan isimlerden biri de Cafer Uzunkaya. Kendisi klasik anlamda bir şair ya da edebiyatçı kimliğiyle tanınmıyor. Ancak son beş yıldır sürdürdüğü “Zirve Şairler” programıyla, şiir dünyasında dikkat çeken bir iş ortaya koyuyor. Her hafta farklı bir şairi ağırladığı bu program, yüzeysel sohbetlerin ötesine geçen bir derinlik taşıyor.
Uzunkaya’nın en dikkat çekici yönlerinden biri, programa konuk ettiği şairlere dair ciddi bir hazırlık yapması. Uzunkaya, bir şairle konuşmadan önce onun kitaplarını okuyor, şiirlerini inceliyor, hakkında yazılanları araştırıyor. Bu çaba, yapılan söyleşinin niteliğine doğrudan yansıyor. Ortaya çıkan metin, yalnızca bir sohbet değil; aynı zamanda bir değerlendirme, bir yorum ve bir kayıt haline geliyor.
Burada asıl önemli olan nokta ise şu: Uzunkaya’nın edebiyat dünyasının “içinden” biri olmaması, onun değerlendirmelerini daha bağımsız kılıyor. Herhangi bir edebî klikten, gruptan ya da estetik kamptan beslenmediği için, şairlere yaklaşımında daha dengeli bir tutum sergileyebiliyor. Bu da günümüz edebiyat ortamında pek sık rastlanmayan bir özellik. Elbette bu durum, onun yaptığı her değerlendirmenin mutlak doğru olduğu anlamına gelmez. Zaten edebiyatta “mutlak doğru” diye bir şey de yoktur. Ancak önemli olan, samimi bir çaba ve tutarlı bir yaklaşım sergileyebilmektir. Uzunkaya’nın yaptığı işte bu samimiyeti görmek mümkün.
“Zirve Şairler” programı kapsamında bugüne dek 250’yi aşkın isimle söyleşi gerçekleştirilmiş olması, tek başına üzerinde durulması gereken güçlü bir veri. Bu rakam yalnızca niceliksel bir başarıyı değil, aynı zamanda kapsamlı ve nitelikli bir edebiyat arşivinin inşa edildiğini de gösteriyor. Çünkü her bir söyleşi, ilgili ismin düşünce dünyasına, poetikasına ve edebiyatla kurduğu özgün ilişkiye dair kalıcı izler bırakıyor. Üstelik bu program sadece şairlerle sınırlı kalmayıp öykücülerden denemecilere, romancılardan yayıncılara kadar geniş bir edebî yelpazeyi kuşatıyor.
Bu çerçevede, 80 kuşağı şairlerinden ve Mavera dergisine verdiği emekle tanınan Mustafa Çelik ile yapılan ve bildiğimiz kadarıyla tek olma özelliği taşıyan söyleşinin de bu kitapta yer alması ayrı bir değer taşıyor. Mustafa Çelik, yalnızca şiir alanındaki üretimiyle değil; sinema, televizyon ve yapımcılık sahasında üstlendiği rollerle de dikkat çeken çok yönlü bir isim. Mesut Uçakan’ın “İskilipli Atıf Hoca”, “Kelebekler Sonsuza Uçar” ve “Yalnız Değilsiniz” gibi önemli filmlerinin yapımcılığını üstlenmiş, aynı zamanda Kanal 7’nin kurucu kadrosunda yer almış olması, onun kültürel üretim alanındaki geniş etkisini açıkça ortaya koyuyor. Böylesine çok yönlü ve üretken bir ismin nadir bulunan bir söyleşiyle bu kitapta yer alması, eserin arşiv değerini daha da artırıyor.
Zaman geçtikçe, bu tür kayıtların sadece birer metin değil; aynı zamanda bir dönemin edebiyat ve düşünce iklimini belgeleyen tanıklıklar olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Bu yüzden burada biriktirilen her söyleşi, geleceğe bırakılmış bilinçli ve kıymetli bir iz olarak okunmayı hak ediyor. İşte “Sözde Kalmasın” adlı kitap da tam olarak bu arşivin yazılı bir karşılığı niteliğinde. İlk 155 şairle yapılan söyleşilerin özetleri, şairlerin özgeçmişleri ve şiirlerinden örneklerin yer aldığı bu çalışma; klasik anlamda bir antolojiden daha fazlasını vaat ediyor. Bir yönüyle antoloji, bir yönüyle biyografik sözlük, bir yönüyle de edebî söyleşiler kitabı olarak okunabilir.
Kitapta yer alan isimler oldukça geniş bir yelpazeye yayılıyor. Farklı kuşaklardan, farklı estetik anlayışlara sahip şairlerin bir arada bulunması, çalışmanın kapsayıcılığını artırıyor. Elbette bu çeşitlilik içinde çok tanınan isimler olduğu gibi, daha az bilinen şairler de yer alıyor. Bu durum bazı okurlar için bir zayıflık gibi görünebilir. Oysa tam tersine, bu çeşitlilik kitabın en güçlü yanlarından biri. Çünkü edebiyat yalnızca “büyük isimler” üzerinden ilerlemez. Arada kalan, görünmeyen, henüz keşfedilmemiş ya da unutulmuş pek çok ses vardır. Bu seslerin kayda geçirilmesi, edebiyatın geleceği açısından önemlidir. “Sözde Kalmasın” bu anlamda demokratik bir yaklaşım sergiliyor. Sadece bilinen isimlere değil, farklı düzlemlerde üretim yapan şairlere de yer veriyor.
Bu çerçevede kitapta yer alan şairlerin çeşitliliği dikkat çekici: Ali Ural’dan Haydar Ergülen’e, Hilmi Yavuz’dan Nurullah Genç’e uzanan geniş bir yelpaze söz konusu. Bunun yanında İsmail Kılıçarslan, Mehmet Aycı, Mustafa Özçelik, Hüseyin Akın ve Atilla Maraş gibi şiirimizin farklı damarlarını temsil eden isimler aynı çatı altında buluşuyor. Kadın şairler cephesinde Ayşe Sevim, Zeynep Arkan ve Esra Elönü gibi isimlerin varlığı da seçkinin dengeli yapısını güçlendiriyor. Ayrıca Şakir Kurtulmuş, Mustafa Uçurum, Bahattin Aslan ve Vural Kaya gibi farklı kuşak ve eğilimlerden gelen şairlerin aynı kitapta yer alması, “Sözde Kalmasın”ın sadece bir derleme değil; aynı zamanda günümüz şiirinin panoramik bir haritası olma iddiasını da güçlendiriyor.
Kitabın bir başka dikkat çekici yönü ise, içinde şairlerin kendi seçtikleri şiirlerin yer alması. Bu tercih, klasik antolojilerden ayrılan önemli bir nokta. Çünkü burada seçimi yapan tek başına editör değil; şair de sürecin bir parçası. Bu durum, metinlere farklı bir samimiyet katıyor. Şairin kendini nasıl görmek istediğiyle, okurun onu nasıl okuduğu arasında ilginç bir gerilim oluşuyor.
Elbette bu tür bir çalışmanın eksiksiz olması beklenemez. Bazı isimlerin eksikliği, bazı seçimlerin tartışmalı oluşu her zaman mümkündür. Ancak önemli olan, ortaya konan niyet ve emeğin kendisidir. “Sözde Kalmasın” tam da bu noktada değer kazanıyor. Çünkü bu kitap, “bir şey yapmak” iradesinin somut bir karşılığıdır. Bugün edebiyat ortamında en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri de bu iradedir. Sürekli eleştiren, eksikleri sıralayan ama somut bir üretim ortaya koymayan bir yaklaşımın kimseye faydası yok. Oysa Uzunkaya’nın yaptığı iş, eleştiriden çok üretime dayalı bir örnek sunuyor. Bu da onu kıymetli kılıyor.
Belki bugün bu kitap geniş kitleler tarafından fark edilmeyebilir. Belki edebiyat çevrelerinde uzun uzun tartışılmayabilir. Ama zaman dediğimiz şey, bazen en iyi editördür. Yıllar sonra dönüp bakıldığında, bu tür çalışmaların değeri daha net anlaşılır. Çünkü onlar, bir dönemin tanıklığını yapar.
“Sözde Kalmasın” tam da adının işaret ettiği gibi, sözün uçup gitmesine izin vermeyen bir çabanın ürünü. Şiirin, şairin, sözün kayda geçirilmesi; aslında bir kültürün sürekliliğini sağlamak anlamına geliyor. Bu yüzden bu tür çalışmalar yalnızca edebiyat için değil, genel olarak kültür hayatı için de önemlidir.
Kısacası antoloji geleneği zayıflamış olabilir, ama tamamen ortadan kalkmış değil. Farklı biçimlerde, farklı niyetlerle varlığını sürdürmeye devam ediyor. “Sözde Kalmasın” da bu sürekliliğin günümüzdeki örneklerinden biri olarak dikkat çekiyor. Daha iyileri yapılabilir mi? Elbette yapılabilir. Daha kapsamlı, daha derinlikli, daha seçici çalışmalar her zaman mümkündür. Ama bunun yolu samimiyetten, özveriden ve gayretten geçiyor.
Şimdi asıl mesele şu: Biz bu tür çabalara nasıl karşılık vereceğiz? Okur olarak, yazar olarak, eleştirmen olarak… Sadece izlemekle mi yetineceğiz, yoksa bu hafızayı büyütmek için biz de bir şeyler yapacak mıyız?
Çünkü söz gerçekten de havada kalmamalı. Yazıya dökülmeli, kayda geçmeli, tartışılmalı, çoğalmalı. Aksi halde her şey, bir süre sonra unutulup gidecek.
Ve biliyoruz ki edebiyat, en çok unutulduğunda eksilir.