Nazan Bekiroğlu: <font color='#ff0000'>Yasak Meyve'yi Havva yedirmedi</font>

Lâ adlı son romanı ile iyi edebiyatın da yoğun ilgi görüp, kitleleri etkileyebileceğini kanıtlayan Nazan Bekiroğlu, eserinin kahramanları Adem ve Havva'ya bakışını anlattı.

ABONE OL
GİRİŞ 25.02.2009 23:55 GÜNCELLEME 25.02.2009 23:55 KÜLTÜR
Nazan Bekiroğlu: <font color='#ff0000'>Yasak Meyve'yi Havva yedirmedi</font>
Nazan Bekiroğlu: Yasak Meyve'yi Havva yedirmedi
Yaşar İliksiz'in röportajı
 
> Nazan Bekiroğlu öyküleri ve romanları pek çok yazar gibi anlatmak istediklerini, geçmişteki kahramanlar üzerinden anlatmaya çalışıyor. Hemen hemen tüm metinlerinde bu yöntemi kullandığınız için bilinçli yaptığınız aşikar. Neden bu yöntemi kullanmayı tercih ettiniz?
 
> Yani, neden kahramanlarımı ve meselelerimi bugünden daha ziyade tarihsel süreçte yaşatıyor ve o süreçle ilişkilendiriliyorum?
 
Önce bir koordinat tespiti yapalım, doğru, Nun Masalları’nda Osmanlı dönemindeydik, Yusuf ile Züleyha’da Hz.Yusuf’un yaşadığı zamanda. Cam Irmağı Taş Gemide de hemen hemen paralel, belki biraz daha öte bir tarihe, Mısır’ın Firavunlar dönemine kadar gitmiştik. ’ya geldiğimiz zaman ise artık gidilebilecek en uzak yere gittik. Üzerinde yaşadığımız fiziksel dünyada, gerçeklik algımızla algılayabildiğimiz bir dünyanın gidilebilecek en uzak zamanına kadar uzandık…
 
Böyle olunca yazdıklarım ilk bakışta “tarihî” gibi algılanıyor. Ancak kahramanlarım tarihte yaşıyor gibi görülebilir ama özde dünü, bugünü ve yarını aynı anda ifade eden kahramanlarım var ve onların yaşadığı olaylar beni ilgilendiriyor.
 
Çünkü benim temel endişem, insan. İnsanın evrensel gerçekleri. İnsan ruhunun derinliklerindeki evrensel özün en sade lisanla aktarımı. Olanca basitliği ile, en yalın haliyle insani gerçekler. Ve onlardan üretilebilecek bir “her daim kılavuzu”. Dolayısıyla dünde, bugünde olan ve yarında da olacak olanı ve onun sabit yorumunu arıyorum. Yani benim dünyamda geçmişe ait gibi görünen kahramanlar aslında sırtında geçmiş zaman elbiseleriyle bugünü ve hatta yarını dolaşan kahramanlar, öyle olsun. Muradım budur.
 
 
"Kahramanlar aslında her zamanın kahramanlar
 
 olsunlar istiyorum"
 
 

"... bir yazarın bundan çok daha mutlu olabildiği bir nokta var: o da yazarın yazdığından çok daha fazlasının okuyucu tarafından anlaşılması. Eco, bu tür yapıtlara “ucu açık yapıt” diyor..."

> Aslında daha ziyade yöntem olarak, neden söylemek istediklerinizi geçmişteki kahramanları kullanarak söylemeyi tercih ettiğinizi sormuştum ama ziyanı yok bu açılımla birlikte daha anlamlı oldu.
 
> Bugün yaşanıyor, gelecek yaşanmadı, yaşanmış olan geçmiş. Yaşanmışlık benim için muteber bir ölçüt. Çünkü bir sınanmışlık alanı, onanmışlık alanı! Dolayısıyla yaşanmış üzerinden sabit bir şeyleri tespit edebilmek; yaşanıyor ve yaşanacak olanların tespiti için de epey güvenilir. Diğer yandan, yakın kalabalıktan, teferruattan iyice uzaklaşarak insaniyete dair yalın bir okuma tecrübesi. Uzak ve yalın bir tecrübe. Çünkü sabit olanın en fazla yalın olan üzerinden okunabileceğine inanıyorum. Ve uzaklığın yalınlık doğurduğun da farkındayım. Tarihin ayrıntılarına da bu anlamda itibar etmiyorum. Uzak olan daha yalın bir görme imkânı veriyor. Neticede uzak yaşanmışlık üzerinden bir şeyleri kavrayabilirsem eğer, bugün ve yarına dair çok sağlam verilere sahip olabiliyorum. Bu itibarla yaşanmış olanın peşinden daha çok gidiyorum. Dolayısıyla geçmiş zaman elbiseleri giymiş kahramanlar aslında her zamanın kahramanları olsunlar istiyorum. Zaman ve şahıs itibariyle arkasından gittiğim şey bu aslında.
 
> Yazarlar ne anlatmak isterse istesin önemli olan okuyucunun metinden ne algıladığıdır. Ve çok azı yaşar bu anlaşılabilme sevincini. Siz, eserlerinizdeki kahramanların, okuyucularınızı elinden tutup sizin göndermek istediğiniz yere götürdüğüne şahit olabildiniz mi? Somut olarak bunu gördüğünüz ya da hissettiğiniz oldu mu?
 
> Çok şükür, ben bu sevinci yaşayanlar arasındayım. Yazarın yazdığının karşı tarafça anlaşılması elbette onu en çok mutlu eden nokta gibi görülebilir. Ama bir yazarın bundan çok daha mutlu olabildiği bir nokta var: o da yazarın yazdığından çok daha fazlasının okuyucu tarafından anlaşılması. Eco, bu tür yapıtlara “ucu açık yapıt” diyor. Okuyucu, özellikle postmodern süreçte artık metnin dünyasına dâhil bir figürdür. Ben bu manada şanslı olduğumu düşünüyorum. Bazen benim metnime, benim hiç düşünmediğim anlamların atfedildiği oluyor ki onlar epey isabetli anlamlar. Yani bunlar genel bütünlük ile uyumsuz anlamlar değil tam tersine genel bütünle çok uyumlu olan anlamlar. Metnin anlaşılması, açık ucun onlar tarafından tamamlanması itibariyle sınırlı sayıdaki okuyucularımdan yana hiçbir problemim yok.
 
Ama şurası da muhakkak ki bir Arap atasözünde ifade edildiği gibi; ‘Mana şairin karnında’. Hatta dahası, belki bir yazar kendi metnini de tam olarak anlatamayacaktır. O zaten ayrı bir kader.
 
"Adem ve Havva birbirini bütünleyen iki figür"
 
> Lâ’ya gelelim. Adem ile Havva kıssasına sizin gözünüzle bakmak isteyen kişi sayısı mutlaka çok olmuştur. Ama sanırım siz hakikatten çok kadınsı bir üslupla…
 
> Öyle mi algıladınız gerçekten? Yani üslûbumda kadınsılık mı hissettiniz?
 
> Ben öyle algıladım. Diğer eserlerinizde olduğundan fazla hissettim bu duyguyu Lâ’yı okurken. Bu benim şahsi düşüncem, diğer eserleriniz için bunu söyleyemesem dahi son eserinizde kadın gözüyle bakışı açıkçası hissettim. Yani kaderin, erkeğin kadına, kadının erkeğine ulaşma arzusu çerçevesinde şekillendiğini ifade ederken dahi klasik erkek egemen mitoloji hakimiyetini kırıyor ve sanki Havva olmasa Adem’in yaşamasının bir anlamı olmayacağını hissettiriyorsunuz.
 
> Tamam, kadın gözüyle, kadın duyarlığıyla bakışa evet. Kadın ve erkek ruhunun birbirinden farklı olduğunu biliyorum ve kadın olmanın benim üslûbuma değil ama bakış açıma kattığı bir farklılık olduğunu da farkındayım. Bu bakış farklılığının dışında kadın ve erkek meselesine ise biraz daha farklı bakıyorum ben aslında. Meselâ şu meşhur eşitlik meselesi. Kadın ve erkeği birbirinden ayırmak, varlığa, yaşantıya kadın noktainazarından ya da erkek noktainazarından bakmak bana modern zamanların kodlamasıyla dayatılmış gibi geliyor. Bizim bilinçlerimizde modern zamanların oluşturduğu yarılmayla, hatta yıkanmayla, bir bilinç yıkanmasıyla yani şartlandırıldığımız bakışla bakıyormuşuz gibi geliyor. Bu bakımdan ben meseleyi, özellikle kapsamında ele alınabilecek meseleleri, kadın ve erkeği birbirinden ayırarak düşünemiyorum. Kadın ve erkeği birbiri karşısında eşitlik itibariyle ölçülüp tartılması gereken figürler olarak görmüyorum. Tam tersine kadın ve erkek arasındaki evrensel gramer ilişkisinin “bütünleyicilik” sözcüğü ile ifade edilebileceğini düşünüyorum. Kadın ve erkek ezeli evrensel yapılanmada birbirleriyle eşit olması düşünülen figürler değildir. Onlar birbirlerini bütünleyen figürlerdir. Birinde eksik olan şey öbüründe bambaşka biçimde takviye edilmiştir. Yani erkek güçlüdür ama kadın üretkendir gibi bir takviye ilişkisinin doğurduğu bütünlük grameri olarak algılıyorum bu meseleyi.
 
> Alışılagelmiş baskın kalıp, dünyayı erkeğin istek ve arzularının şekillendirdiğidir.  Sizin bu şekillendirmede kadına önemli rol verdiğinize dikkat çekmiştim. Belki de alışılageldik kalıplara göre ters kaldığını düşündüğüm için kadın çok daha etkili gibi düşünmüş olabilirim.
 
> Bilmiyorum. Aslında bildiğim en önemli şey, Havva olmasa Âdem eksik kalırdı, Âdem olmasa Havva eksik kalırdı.
 
 
"Tevrat ve İncil'e göre Yasak Meyveyi Havva yedirdi"
 
 
> Genel olarak alışılageldik bir inanç vardır. Kutsal Kitaplar dahil, efsaneleşmiş halleri dahil Adem ile Havva’nın hikayesinde kadına pek iyi rol biçilmez. Hatta İslamî literatüre baktığımız dahi tahminim yüzde sekseni aşan oranda kadına şeytan rolü verildiğini görebiliyoruz. Yani bu rolü dindışı alanda da ataerkil yaşam biçimiyle aşağılama olarak görüyoruz. Yahudi kültüründe de aynı şey var, Hıristiyan kültüründe bu çok daha baskın ama İslam kültürünün hepsini formatlaması gerektiği halde bir bakıyorsunuz yüzde 80 oranında İslam toplumları da bu rolü kadına biçmekten kurtulamamış.
.

"..Herhangi bir eserinizin, herhangi birkaç sayfasını okuduğumuz zaman tadındaki farkı seziyoruz, hatta bir süre sonra ‘Bu bir Nazan Bekiroğlu metnidir’ diyebilecek noktadayız...."

 
> Evet, İslam toplumlarında da bu var ama kültürleşmiş olarak var, İslam’ın orijinal kaynaklarında yok. Yani ne Kuran’da ne de Sünnet’te (hâşâ) kadına bu tür olumsuz bir rol atfetmek söz konusu değil. Yani ana kaynaklarda değil Kuran ve Hadislerde değil ama zaman içinde teşekkül eden, genişleyen kültürde bu böyle. Her kültür aslında bir kabuklaşmadır. Burada temel problem olarak ana kaynaktan ayrı düşmüşlüğün, erkek-egemen söylemin tefsir alanlarına sirayetinin ceremesini çekiyor olmamız girer işin içine. Hıristiyanlık ve Yahudilik konusunda ise tamamen haklısınız. Bu iki dinin tahrif edilmiş olduğunu düşünürsek eğer, tevhit dininin orijinalitesinden uzaklaşmış olduğunu düşünürsek kesinlikle kadına karşı hiç şefkat yok. Bunun en çarpıcı örneği de söz konusu dinlerin kutsal kitaplarında Yasak Meyveyi yeme esnasında kadının yüklendiği roldür. Hem İncil’e hem Tevrat’a baktığımızda Yasak Meyveyi yeme esnasında Havva, Âdem üzerinde zorlayıcı figürdür. Önce kendisi yer şeytanın aldatmalarına kanarak, sonra da Âdem’i kışkırtır, yemesi için onu da zorlar. Fakat İslâmiyet’te öyle değil. İslâmiyet’te ana kaynakta kadına olumsuz bir rol atfedilmediğini söylerken bunu kastetmiştim. Kuran’daki ifade hiçbir şekilde tartışılmayacak şekilde açık ve net: Birlikte yediler. Yani ne Havva önce yedi, Âdem’e zorla yedirdi, ne de Âdem önce yedi, Havva’ya yedirdi. İkisi birlikte yediler. Bu, Kuranî manada çok sabit bir gerçek. Ama zaman içinde tabii ki kadın meselesiyle ilgili dağ gibi problemler oluşuyor ne yazık ki! Bunu aslında Müslüman toplumların genel problemlerinden ayrı bir problem olarak düşünemiyorum. 
 
> Aslında  sadece kadın meselesi de değil hatta belki başlı başına bir erkek meselesi…
 
> Erkek meselesi olduğu da muhakkak. Ya da daha doğru bir ifade ile insanî mesele. Yani ne bozulmamış ki kadına bakış açısı da bozulmasın.
 
"Ritim benim için çok önemli"
 
> Sanatsal meziyetleriyle Türk edebiyatında kendine has bir kulvar açmayı başardınız. Türk öykücülüğünde bu alışılageldik bir vakıa değil. Tabi ki her yazar bunu başarabilmek istiyor ama başarabilen sayısı hayli az. Kesinlikle mübalağa etmiyorum, siz bunu layıkıyla başaran isimlerdensiniz. Herhangi bir eserinizin, herhangi birkaç sayfasını okuduğumuz zaman tadındaki farkı seziyor hatta bir süre sonra ‘Bu bir Nazan Bekiroğlu metnidir’ diyebilecek noktadayız. Edebiyatta kendinize has bir kulvar açmayı nasıl başardınız? Her şey kendiliğinden mi gelişti, yoksa özel bir çaba da sarf ettiniz mi?
 
> Öyle hissettiğim için öyle yazdım demek en kestirme yol galiba. Bu, çok kolay cevaplanacak bir soru değil.
 
> Mutlaka öyledir! Ama her yazara da sorulabilecek bir soru olmadığı kesin.
 
> Teşekkür ederim ama gerçekten neden öyle hissettiğimi akabinde nasıl öyle yazdığımı, bu oluşun nedenlerini nasıllarını belirtmem zor, bunun ben de pek farkında değilim çünkü. Sadece daha sakin sulara, yani hummayla yazmanın emekle düzeltme aşamalarına ilişkin olarak diyebilirim ki; benim akademik anlamda da edebiyatçı olmam hikâyem adına büyük kazanım. Yani eğitimimin edebiyat üstüne olması, doktoramı roman tekniği üzerine vermiş olmam bu konuda benim işimi bir parça kolaylaştırdı. Yaptığım şeyin arka bahçesini, mutfağını biliyor olmam filan. Bunun dışında ‘aman ben çok çalışayım, çok iyi hikâyeci olayım, çok iyi romancı olayım. Belirli bir program dâhilinde sabah sekizde başlayayım yazmaya, akşam beşe kadar çalışayım’ gibi düşüncelerim ve yaşantılarım hiç olmadı. Hayır, kesinlikle böyle çabalarım olmadı. Çünkü böyle bir disipline riayet edemeyecek kadar serazadım. Bu açıdan baktığımız zaman da kendiliğinden gelişen, coşan, taşan bir damar var diyebiliriz. Fakat şunun farkında oldum ki hep, kendiliğinden gelişen bu damarı da akışına bırakmamak gerekiyor. O damarı terbiye etmek de gerekiyor. Neticede hep aynı yere geliyoruz. İlhama dayanan bir sermaye ama o sermayenin bilinçli biçimde de eğitilmesi.
 
> Yani ilham saf haliyle gelir insana ama onun cevher olduğunu hissettirebilmek için mutlaka yoğrulması ya da tıraşlanması gerekir.
 
> Mutlaka, kesinlikle
 
> Siz ilhamı bir heykeltıraş gibi bakarsak yontarken ya da bir hamur gibi düşünürsek yoğururken hangi inceliklere bakıyorsunuz, nelere dikkat ediyorsunuz?
 
En fazla ilhama yaslanan bir kaç sayfalık metin bile üzerinde 5-6 ay durulması gereken bir metindir. Ve hem fonetik olarak hem de tematik olarak belirli bir ritmi, ahengi sağlaması gerekir.
> İki şey var: Bir; dil. İki; tema. Eser benim için iç ve dış bir bütün oluşturduğu anda kusursuz. Ve ritim benim için çok önemli. Ritim dediğim de, hem dilde hissedilmesi gereken bir şey. Ama çok daha önemlisi ise tematik ritim. Yani metnin içsel ritmi. Bu artık fonetik olmayan bir ritim, anlamsal bir ritim. Mana dalgalanması.  Bu o kadar önemli ki aslında, anlatamam bile. Metnin kendi içinde dalgalanması var, bunlar tematik dalgalanmalardır. Bölümlerin belirli yerlerinde heyecanı besleyen, anlamın şahlandığı yerler vardır, kalple dimağın birlikte doyduğu yerler ve bunların da dağınık kalmaması gerekiyor. Kendi içinde belirli bir ahenk oluşturması gerekiyor. Yani netice olarak; bir metin benim için ilham dağınıklıklarıyla asla kalmaz. En fazla ilhama yaslanan bir kaç sayfalık metin bile üzerinde 5-6 ay durulması gereken bir metindir. Ve bu metnin hem fonetik olarak hem de tematik olarak belirli bir ritmi, ahengi sağlaması gerekir. Tabii ritmin ve ahengin de hiçbir zaman fark edilmemesi gerekiyor yani bunların okuyucunun algısına doğrudan çarpmaması gerekiyor.
 
"Ahenk olmazsa olmaz noktasına geldim"
 
> Siz şiirin olmazsa olmazı olan yöntemi tarif ediyorsunuz. Ancak günümüzde şiirde bırakın o ahenk ve ritmi fark edecek okuru nerdeyse bunun önemini idrak edecek şair kalmadı. Artık ‘şairlerin bile’ dikkat etmediği, önemsiz gördüğü ritim ve ahenk meselesini bu kadar önemsiyor olmanız oldukça şaşırtıcı. Peki, öyküde bunun önemini nasıl fark ettiniz? 
 
> Kendi kendime fark ettiğim bir şey bu. Daha sonraları pek çok nesir yazarının, en fazla da Woolf’un bu dalgalanmayı önemsediğini fark ettim. Ama bunu öncelikle beni mutlu eden okumalardan, okuduğum romanlardan hissettim. Çok sevdiğim romanlarda anlamsal olarak zirve noktaların olduğunu, sonra bu zirvelerden tansiyonun yavaş yavaş düştüğünü, sonra tekrar şahlandığını fark ettim ve bu şahlanmaların romanın sonlarında özellikle inşa edildiğini fark ettim. Son’lar benim için çok önemli. İhtişamlı edebiyatı, ihtişamlı sahneleri seviyorum. Sinemada da böyle. Yani bunu söylerken yanlış da anlaşılmasın; bir son fetişizmi gibi algılanmasın, çünkü bu manaya da gelebilir ama bu aslında tehlikeli nokta.
 
Başa dönersek okumalarım yazmalarım beni böyle bir ahengin olmasa olmaz olduğu noktasına getirdi Yani nasıl ki şiirde ses ve mana ahengini arıyoruz ben bunu nesir eserlerde de arar hale geldim. Bunun sadece şairlerin sorumluluğu olduğunu düşünmüyorum. Nesirlerde de bu fonetik ahengin olması gerektiğini düşünüyorum. Ama tematik ahengin de olması gerekiyor, tematik ritmin de olması gerekiyor. Dümdüz bir anlatı. Hayır! Buna tahammül edemem. Ne okurken ne yazarken. Tam tersine anlatılan şeyin manasının da bizim ruhumuzu dalgalandırması ve bir nihayete eriştirmesi gerek.  
 
> Aslında hiç sevmediğim, klasik, hemen her sıradan röportajda sorulan bir sorudur bu. Ama söyleşi bizi öyle bir noktaya getirdi ki bu röportajda tam şu anda bu sorunun sorulması elzem oldu: Sizi etkileyen, size bu tadı veren yazarlar kimler? Hangi yazarların hangi eserleri sizin sanatınızın şekillenmesinde önemli oldu?
 
> Şu, ahenk-ritim meselesi kapsamında konuşursak, belirgin olarak ilk fark ettiğim eser Nihal Atsız’ın Ruh Adam’ı oldu, diyebilirim. O, çok hoş bir romandır aslında. Çok iyi bir romandır ve yeteri kadar dikkat çektiğine inanmıyorum. O romanda her bölüm bir mana zirvesiyle biter. Ruh Adam sadece bütün olarak değil parçalar halinde de okunabiliyor. Dostoyevski’de de bu var. Fakat Dostoyevski’de zirve daha ziyade romanın bitişi için inşa edilir. Yani roman bütün o ağırlığıyla, yoruculuğuyla, eziciliğiyle okunur, okunur, okunur…  Sona geldiğiniz zaman bir kilit taşı yerine konulur ve heyecan zirveye çıktığı anda katharsis dediğimiz şey oluşur, bütün iliklerimiz boşanırken ruh kendi kendisiyle yüz yüze gelir. Okuyucuda bir ferahlama meydana gelir. Edebiyat bu işte, sanat da bu. Dostoyevski o içsel mana ritmini en fazla hissettiğim yazar oldu. Yani hissedişim Dostoyevski ile kemale ulaştı.
 
Belki de şiirden gelen bir terbiye bu bana. Sizin deminki dikkatiniz yerinde bir dikkat. Zaten benim nesrimle şiir arasındaki ilgi dikkat çeken bir nokta. Bunun üzerinde düşünme ihtiyacını da hissettim. Ortaya nesir adına koyduğum şey şiire nerede yaklaşıyor diye. Ve gördüm ki nesir diye ortaya koyduğum şey fonetik endişeleri kadar imajları ve şu deminden beri sözünü ettiğimiz içsel ritmi ile de şiire yaklaşıyor.
 
Ama aslında bunun çok büyük tehlikeleri var. Meziyet gibi görünen şey, nesirde birdenbire zafiyete de görüşebiliyor. Bundan dolayı üzerinde uzun uzun düşünme ihtiyacını hissediyorum.
 
 
"Şiirlerimi bucak bucak saklıyorum"
 
 
> Yanılıyor muyum, gözümden mi kaçtı ama hiçbir yerde Nazan Bekiroğlu şiiri görmedim.
 
> Aman görmeyin! Bucak bucak saklıyorum! Gençken, daha öğrencilik yıllarında yazdığım şiirler vardı. Biliyorsunuz şiir insanın doğasına çok yatkın. Bütün toplumlarda edebiyatlar önce şiir biçiminde başlar. Ben de şiirle başladım ama devam etseydim bile iyi bir şiirim olabilecek olduğuna asla inanmıyorum. Hayır, olmazdı. Allahtan ben bunu zamanında fark ettim. Daha doğrusu fark ettirildim. Mustafa Kutlu (Ağabey) sağ olsun, beni uyardı. Hikâye ve şiiri bir arada yürütmeye çalıştığım yıllarda, her şeyi bir arada isteriz ya, ‘Dikkat edin! Şiir yazmaya gayret etmeniz, oluşmakta olan hikâyenize zarar veriyor’ dedi. Ve ben de dinledim sözünü. İyi ki de dinlemişim.
 
"Kutlu'nun eseri olduğumu söyleyebilirim"
 
> Yani Nazan Bekiroğlu’nun öykücülüğünde Mustafa Kutlu’nun da payı var…
 
> Mustafa Bey’in benim üzerimde çok büyük bir emeği var. Benim hikâyeciliğimin oluşmasında çok ciddi bir yol göstericidir. Kendime bir mana atfetmekten korkmasam, kendime ‘varım’ demek anlamına geleceğinden korkmasam, Kutlu’nun eseri olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.
 
> Olaya o gözle bakmasak da daha doğru bir ifade ile o iyi bir yol göstericiydi ve siz de onun gösterdiği yolu aşmayı başardınız diye tanımlasak sanırım ‘varım’ endişesine gerek kalmadan kıymetinizi de reddetmeden uzlaşma sağlayabiliriz…
 
> Evet, iyi bir yol göstericidir. Mürşid. Her şeyden önce kendi varlığıyla yol gösterdi bana. Ben de, onun Türk hikâyeciliğinde ne anlama geldiğini fark edebildim.
 
"Hepimiz Kutlu'nun paltosonun altından çıktık"
 
> O zaman edebi duyarlığı bir yana atıp hemen gazeteci merakıyla sorayım: Nerede duruyor Mustafa Kutlu?
 
> Dostoyevski’nin çok meşhur bir sözü vardır. Der ki; “Hepimiz Gogol’un Palto’sunun altından çıktık!” En azından ben kendi adıma, “Hepimiz Mustafa Kutlu’nun eseriyiz” diyebilirim. Mustafa Bey özellikle 70’li yıllardan itibaren muhafazakâr kesimin oluşmakta olan hikâyeciliğindeki geniş açılımı sağlamıştır. Geleneğe bağlanmanın uygulamadaki örneklerini verebilmiştir ve bunu, hikâyesini modern hikâyeden koparmadan yapmıştır. Bu itibarla ilktir ve bir ekoldür. Türk edebiyatı tarihinin onun ismini çok önemli bir dönemecin üzerinde olarak kaydedeceğinden eminim.
 
Nazan Bekiroğlu'nun Külliye Teorisi
 
> Belli bir noktadan sonra tükenen isimler görüyoruz. Tamam edebi sanatına ve eserlerinin azametine sözümüz yok ama üretim noktasında bir yerde tıkanıyorlar… Fakat Kutlu’nun üretkenliğinin de sürüyor olması dikkat çekici.
 
> Bu doğru. Fakat şu tükenme meselesinde ben çok mızmız değilim. Varlığını ispat etmiş sanatkâr sürekli üretmek mecburiyetinde değil bence. Hatta başarısız olmaya da hakkı var. Hatta tükenmeye de hakkı var. Bırakalım, tükenirse tükensin, eseri tükenmiyorsa ne zarar! Şimdi benim bir teorim var. Geliştirdiğim ve çok benimsediğim bir teori: Külliye teorisi, diyorum buna. Nedir külliye teorisi? Ben yazarları bir külliye mimarı olarak görüyorum. Kimi ana kubbeyi kurduktan sonra yan kubbecikleri oturtur. Bazı yazarlar da önce yan kubbecikleri kurarlar sonra ana kubbeyi oturturlar. Ara sıra duraklayan hatta başarısız gibi algılanan eserler veren yazarlar için şöyle söylüyorum; “Ana kubbeyi kurdu, bırak yan kubbecikleri kursun” veya henüz şaheserini vermemiş olanlar için de “Sabırlı davranın yan kubbecikleri kuruyor, daha sonra ana kubbeyi kuracak”, diyorum. Fakat bazen de o kadar muhteşem yazarlarla karşılaşıyoruz ki iki tane ana kubbe birden kuruyorlar. Bilirsiniz bazı külliyelerde, camilerde iki tane ana kubbe vardır. Yani bir yazar ana kubbeyi kurduysa yan kubbecikleri de arkasına başarılı olarak yerleştirdiyse, bundan sonra üretiminin durması çok da önemli değil.
 
"Ruh Adam gümbürtüye giden bir roman"
 
> Mükemmel bir tanımlama… Edebiyatçıların bu teoriyi bundan sonra sık sık kullanacağını sanıyorum. Bu arada ünlü kalemleri yad etmişken Atsız’ın Ruh Adamı’na da dönelim. Sizin kadar etkilendiğimi söyleyemesem de gerçekten Ruh Adamı okurken ben de çok hoşlanmıştım. Sanırım o romanın en büyük talihsizliği… (Cümlenin bundan sonrasını Nazan Bekiroğlu ile aynı anda tamamlıyoruz) onu Nihal Atsız’ın yazmış olması….
 
(Karşılıklı gülümsedikten sonra Bekiroğlu devam ediyor…)
 
> Tabi ki Ruh Adam Nihal Atsız’ın siyasi kimliğinin arkasında silikleşen ya da daha doğru bir ifade ile gümbürtüye giden bir roman. Oysa Ruh Adam Türk Edebiyatı’nın en güzel aşk romanlarından birisidir.
 
> İnşallah o ideolojik kavgalarının sancısının bittiği günlerde - ki bir yerde biteceğine inanıyorum – Ruh Adam da bir edebiyat eseri olarak layık olduğu ilgiyi görür…
 
> Mutlaka, o günlerin de geleceğine inanıyorum. Bazı eserler zamanlarını bekler.
 
 
"Ruhumun kanatlandığını hissettiğim an..."
 
 
> Sizin öykücülüğünüzden koptuğumuz noktaya dönelim isterseniz. Böylesi hassas ölçülerle yazan bir yazar olarak bir eserinizin bittiğine nasıl karar veriyorsunuz. Tamamdır artık son noktayı koyayım dediğiniz ana nasıl karar veriyorsunuz?
 
> Artık bir kelime daha katmak ve bir kelime daha çıkarmak ihtiyacını hissetmediğim noktada, bitti, diyorum. Vakit geçirmeden yayımlamak istediğim anda. Yayımlamadan ölmekten korktuğumda. Şu, Aristo’nun katharsis dediği manada, ruhumun kanatlandığını hissettiğim anda, ömrüm boyunca beni çok az ziyaret eden ve bu dünyalı olmayan bir duygunun beni onurlandırdığı anda, “tamam bitti” diyorum.
 
> Aslında soruyu sorarken, metin yazarlığınızın Nirvana ya da Vecd noktası var mı demek geçmişti içimden açıkçası ama biraz çekindim. Ama siz ruhun kanatlandığı nokta diyerek zaten sormadığım o soruyu da cevaplamış oldunuz.
 
> Ruhun kanatlanma noktası, onun kendi ezel gerçeğiyle karşı karşıya gelmesidir, metafizik terminolojiyle konuşacak olursak. Kendini gerçekleştirme hali. İşte o nokta, tamam noktası.
 
"Bir Lâ günlüğü tutmuş olmak isterdim"
 
> Lâ’nın metin dünyasından değil ama yazılış sürecinden içinizde eksik kalan bir şey var mı?

Bir Lâ günlüğü tutmuş olmak isterdim. Yani günbegün Lâ’nın içimde nasıl biçimlendiğini, nasıl geliştiğini, hangi çıkmazlara uğradığını filan anlatmak isterdim. Ve eminim bu da Lâ kadar hacimli bir metin olurdu. Çünkü metinden çıkarıp attığım o kadar çok yer var ki. Bunların kahir ekseriyetini fazlasıyla felsefi oldukları, metnin dramatik akışı içinde sekteye neden olacakları, bilgi yüklü oldukları için çıkarıp attım. Bir diğer çıkarıp attığım sayfa da ehlisünnet itikadıyla tam uyuşmayan, bir başka ifadeyle romancı muhayyilesinin coşup taştığı satırlardır.

- "Trabzon'u seviyorum. Trabzon'a asıl şimdi dönüyorum..."
 
- "Benim Trabzon’um Türkiye’nin genelinde algılanan örselenmiş Trabzon’dan biraz daha farklı bir Trabzon olacak"
 
- "Trabzon’a vefa borcumu ödemek istiyorum ve bu metinle de onu ödeyeceğimi, en azından ödemeye başlayacağımı umuyorum"
 
- "Şu kesin ki Trabzon ......'sini kaybetti"
 
- "Futboldan bütün anladığım ..."
 
- "........ görmeyen bir evde oturmam mümkün değil..."
 
Nazan Bekiroğlu'nun mensubu olmakla gurur duyduğu şehzade sancağı kentiyle ilgili olarak ilk kez açıkladığı duyguları söyleşimizin yarınki bölümünde...

Bekiroğlu Trabzon için ne yazıyor, hangi sloganla Trabzon'un geleceğinin kurtulacağına inanıyor?

 
Yarın Haber 7'de

> Ne vardı bunlarda? Meselâ neyi anlatmak isterdiniz de anlatmadınız öyleyse?

> Örneğin şu başkaldırı meselesi. Kendimi bir romancı olarak özgür bırakabilseydim, Âdem’i daha fazla başkaldırı bilinci içinde görebilir, öyle göstermek isterdim. Ve bunu yapsaydım roman kendi bütünlüğü içinde daha tutarlı olur, şimdi ancak dikkatli gözlerin fark edebileceği “tutarsızlıklardan” arınırdı.

> Yapmadınız bunu. Aklınız kalmadı mı?

> Yok, kalmadı, eksik kalsın.

> Lâ günlüğüne dönersek.

> Evet, bir Lâ günlüğü tutmuş olmayı isterdim. Metnin günden güne nasıl geliştiğini görmek, romanın içinde tartışmayı gereksiz bulduğum meseleleri göstermek adına bunun böyle olmasını isterdim. Fakat hiçbir kitabımda bunu yapamadım yapabileceğimi de zannetmiyorum bundan sonra. Aslında hatıralarının, denemelerinin, mektuplarının vs içinde değil de, bir tür olarak neredeyse, yazarların bunu yapmasını isterim. Ve sanırım bir kitabın nasıl yazıldığı en az o kitabın kendisi kadar ilgi çekicidir...

(Söyleşimizin ikinci kısmını yarın)

Tek bir genin yapısındaki ufak bir değişiklik, metabolizmayı baskı altında tutarak, geni taşıyanların daimi olarak ağır kanlı olmasına ve kalorileri iyi yakamamasına sebep oluyor. Bunun tam tersi bir şekilde, ince yapılı kişilerinse enerjiyi daha çabuk kullandığı ve bunu (vücudun) aşırı ısınma şeklinde harcadığı ortaya çıktı.

Telegraph'daki habere göre, genetik farkların ve FTO geni denilen şişmanlık geninin kilo alımından sorumlu olduğu bilim adamlarınca zaten biliniyordu. Bu genin yüksek risk içeren varyasyonuna sahip kişiler, düşük riskli gene sahip kişilerden ortalama üç kilo daha ağır oluyor. Ama bu genin nasıl çalıştığı tam olarak bilinmiyor, genelde iştahı etkilediği düşünülüyordu.

Fareler üzerinde yapılan deneyler sonucu elde edilen yeni veriler, söz konusu genin metabolizmanın hızını etkilediğini ortaya çıkardı. Nature dergisinde yayınlanan raporda, FTO geninin ısı olarak dışarı atılan enerji miktarını da etkilediği söyleniyor.

Sonuçların FTO genin hareketlerini etkileyecek ilaçların üretimine ışık tutacağına inanılıyor.

(Haber 7)
 
 
YORUMLAR 14 TÜMÜ
  • asude çivioğlu 16 yıl önce Şikayet Et
    Nazan Bekiroğlu. Nun Masalları, İsimle Ateş Arasında,Yusuf ile Züleyha,Mor Mürekkep...Nazan hanımın bütün eserleri ayrı güzellikte. KTÜ de öğretim görevlisi olduğunu biliyorum.Nazan Hocanın öğrencisi olmayı çok isterdim..Yeni Türk Edebiyatı dersinde makaleleriyle yetinebildik sadece..
    Cevapla
  • danyal aslan 16 yıl önce Şikayet Et
    reklam kokusumu?. çok güzel çalışmaları olan bir yazarımızın islam müfessirlerinin değişik açıdan baktıkları bu konuya bilgisi olmadan bir fikir beyan etmesi doğru olmaz.adem ve havva üzerine bir yorum değilde edebiyatımızı zenginleştirecek eserler yazması daha uygun olurdu.Bu arada Allah kadına da erkeğe de ayrı ayrı meziyet ve özellikler vermiştir.erkek ve bayanların tamamen eşit olması islami kaynaklarda beyan edilmiştir.kadın erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış ve allah bayana annelik gibi kutsi bir makam vermiştir.
    Cevapla
  • hüseyin dursun 16 yıl önce Şikayet Et
    ...... Eğer iyi olmak reyting ile ölçülüyorsa o zaman ülkemizin çıkardığı en büyük yazar Orhan Pamuk . gel görki bu iyilik eserlerine yansımamış. ben de Türkçe öğretmeniyim ve Trabzonluyum. ayrıca insanların yaşı güzel eserlerin konmasına engel olmayacağını düşünüyorum. eser sahiplerini eleştirirken yaşı ile değil yaptığı iş ile eleştirmenizi tavsiye ederim....
    Cevapla
  • Neslim kalmuk 16 yıl önce Şikayet Et
    .... Hüseyin Bey, bendeniz asıl mesleği avukatlık olan biriyim ancak az çok iyi yazar kötü yazar ayrımını bilirim. Nazan Hanım iyi yazar dedim. Eserlerine gelince... "Mor Mürekkeb"ten, " Nun Masalları'na", Yusuf ilE Züleyha'ya ciddi okudum. Yani cahilce yazmadım. Bendeniz fikrimi beyan ettim. Yaşı başı geçkince yazarlara övgü dizip abartıya kaçılmamasını temenni ettim. İki gün reklam yapılmasına karşın onca abartıya karşın reytingi de ortada. Benim trabzon ile sorunum yok Trb milliyetçiliği ile var vs.
    Cevapla
  • zeki kıstas 16 yıl önce Şikayet Et
    azıcıkta olsa bilgi ile olmalı. yazar'a soru soran beyzadeşöyle bir iddiada bulunuyor :Hatta İslamî literatüre baktığımız dahi tahminim yüzde sekseni aşan oranda kadına şeytan rolü verildiğini görebiliyoruz diyor. bende diyorum ki yuh be islam kadını şeytan olarak göruyor diyenin alnını karışlarım önce git araştır sonra tahminde bulun yoksa ben senin hakkında tahminde bulunurum bakalım sevecekmisin ?
    Cevapla
Daha fazla yorum görüntüle

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR