Fransız gözüyle Osmanlı

Günümüzde süren din -ulus çatışmalarının tarihi köklerini içeren yönüyle önemli olan Chateaubriand seyahatnamesinde Türkleri aşağılamanın kökenlerini bulmak mümkün.

ABONE OL
GİRİŞ 14.01.2005 11:21 GÜNCELLEME 14.01.2005 11:21 KÜLTÜR
Fransız gözüyle Osmanlı
Fransız gözüyle Osmanlı

Fransızların,. Türkiye'nin AB'ye giriş sürecinde sergilediği tavrı kimileri yadırgadı, kimileri normal karşılardı. Sergilenen davranış, diplomotik bir manevramıydı, yoksa kökleri tarihe dayanan bir önyargı ve hor görme mantığının günümüze yansımış şekli miydi? Fransız Seyyah Chateaubriand'ın yayınlanan seyahatnamesi bize bu konuda ilginç ipuçları veriyor. Hayli önyargılı bir seyyah olan Chateaubriand'ın seyahatnamesinde tarihe, din ve ulus çatışmalarına ilgi duyanlara yönelik pek çok mesaj var.


Bir dönüme anlamak geçmişi, günü ve geleceği anlamanın ilk önemli adımlarından biridir. Chateaubriand, 18 Temmuz 1806'da Paris'ten 'Kutsal Toprak'a gitmek için memleketinden çıkan son Fransız, belki de ben olacağım' diyerek döneminin tüm önyargılarını kuşanmış olarak başlar yolculuğuna. 1800'lerin başında Paris, Kudüs arasındaki coğrafi yapının özelliklerinin yanında yol boyunca ilginç kültürel gözlemlerde de bulunur.

Hıristiyan, Yahudi, Müslüman ve bir dizi ulus arasındaki anlayış ile anlamayışı karşımıza çıkarır seyyahımız. Farklı olmanın ne anlama geldiğinden çok farklılıkların ne olduğunu görürüz. Çoğu zaman seyyahımızı şaşırtan davranış ve yaşam şekilleri ile karşılaşırız. Ancak seyyahın şaşırtan gelişmeler karşısındaki tutumu ve yorumu da zaman zaman okuyucu şaşırtır.

Eserin, günümüzde devam eden din ve ulus çatışmalarının doğuş bilgilerini içermesi kitaba ayrı bir önem vermekte. Günümüzde süregelen uluslararası ilişkilerdeki gelişmeleri anlamak için elinizdeki kitap temel kaynaklardan birini oluşturmakta. Yaklaşık iki yüzyıl önce insanların düşünce yapıları ve birbirine bakışlarını günümüzde de farklı yekilde ancak aynı özde sürdürdüğünü görmek istiyorsanız Chateaubriand'ın Paris - İstanbul - Kudüs, Bir Seyyahın Günlüğü adlı eserini okumanızı öneriyoruz.


Bu eserde bizim ilginç bulup, sizlerle paylaşmak istediğimiz ilginç bir özellik de zaman zaman sergilenen diplomatik 'Fransız tavrının' seyyahın şahsında da kendini gösteriyor olmasıdır. Sizler için seçtiğimiz pasajlarda Fransızların Türklere nasıl bir önyargı ile baktığını görmeniz mümkün olacaktır. Ancak, sizler için seçtiğimiz pasajlar deryada bir damladan ibaret olup, seyahatnamenin sadece giriyş bölümünden alınan bir iki paragraftır. 544 sayfa tutan hacimli seyahatnamenin özellikle Kudüs ile ilgili kısımlarının konuya ilgi duyanlar için ilgi çekici olduğunu hatırlatmakta fayda görüyoruz.


TÜRKLERLE İLK TEMAS
...Öğleyin bir zamanlar Messenia’nın Methon’u olan Modon önüne demir attık. Saat birde karaya çıktım. Yunan toprağına ayak bastım. Telemakhos’un Menelas’a Odysseus’tan haber sormak için gittiği yol üzerinde, Olympos’tan yirmi mil, Isparta’dan otuz mil uzaktayım. Oysa ki Paris’ten ayrılalı bir ay bile olmamıştı.

Gemimiz Sanienza, Kabrera (eskiden Oenussae denilirdi) adalarıyla kara arasındaki kanalda, Modon’a yarım mil uzakta demir attı. Bu noktanadn bakılınca, Navarin’e doğru Peleponnesos kıyıları, sıkıntılı, çorak görünüyor. Bu yıkıların ardında epey içerilerde sulu bir ot tabakasıyla örtülü beyaz kumu andıran dağlar yükseliyor: Eteğinde Pylos şehri kurulmuş olan Egalis dağları. Modon , yarı yarıya çökmüş gotik surlarla çevrili bir ortaçağ kentinden başka bir şey değil. Limanda tek bir vapur yok rıhtım üzerinde tek bir insan yok. Her yer sessiz her yer ıssız her şey yüzüstü bırakılmış...
Kaptanla birlikte bilgi edinmek için karaya inmek üzere vapurun sandalına atladım. Karaya yaklaştık, ıssız bir kaya parçası üzerine atılıp güzel sanatlarla dehanın yurdunu hazırlandığım bir sırada kent kapılarının birinden bize seslendiler. Modon hisarına doğru dümen kırmak zorunda kaldık.
Uzaktan bir kayanın sivri ucunda, çeşit çeşit silahlar taşıyan yeniçeriler, merakla toplanmış Türkler gözümüze ilişti. Avazları çıktığı kadar bize İtalyanca, ‘ben Venuti!’ diye bağırıyorlardı. Bir öz Yunanlı gibi, Messia yalısı üzerinde işitilen bu uğurlu söze dikkatle kulak verdim. Türkler. Sandalımızı kıyıya çekmek için suya dalıyorlar, kayanın üzerine sıçramamız için bize yardım ediyorlardı. Hepsi birden konuşuyor, kaptana İtalyanca. Yunanca bir şeyler soruyorlardı.

“TÜRKLER AVRUPA’YA ORDUGAH KURMUŞLAR”
Yarı yıkık kapıdan şehre girdik; burası bana hemen M. De Bonald’ın şu güzel sözünü hatırlattı: “Türkler Avrupa’ya ordugah kurmuşlar.” Bu sözün, en geniş anlamıyla her bakımdan inanılmayacak kadar doğru olduğu anlaşılıyor. Bu Modon Tatarları, kapı önlerinde, bir çeşit baraka yahut kerevet üzerinde, bir evden öbürüne uzanan çirkin çatıların gölgesinde bağdaş kurmuşlardı. Çubuklarını tüttürüyorlar, kahve içiyorlar, Türklerin az konuşkanlığı üzerinde beslediğim kanaate aykırı olarak hepsi birden, büyük bir şamata ile gülüşüp konuşuyorlardı…

”ASKER TÜRK, BAŞKA TÜRLÜ BİR GİDİŞ NEDİR BİLMİYOR”
… Önümüzde ata binmiş, ömrünü yedeğe almış, bir Yunanlı klavuz yahut sürücü vardı. İkinci at yolculardan birinin atı sakatlarınsa işe yarayacaktı. Orun arkasından başı sarıklı, kemerinde iki tabanca ile bir hancer, yanında bir kılıç, elinde kılavuzun atlarını sürmek için bir kırbaç olan yeniçeri gidiyordu. Daha arkadan ben geliyordum. Hemen hemen yeniçeri gibi silahlanmıştım, fazla olarak da sırtımda bir av tüfeği vardı. Joseph, en arkadan geliyordu. Bu koca işkembeli, kıllı vücutlu, sevimli yüzlü, sarışın Milanolu, baştan ayağa kadar mavi kadifeler giyinmişti, dar bir kemere geçirilen kuburluğunda iki uzun tabanca, kısa setresini öyle acayip bir halde yukarı kaldırıyordu ki yeniçeri, ona her bakışta gülmekten kendini alamıyordu. Bir oturma halısı, bir pipo, bir kahve kabı, geceleri başımı sarmak için birkaç şal: Bütün öteberim bunlardı. Kılavuzun verdiği işaret üzerine yola çıktık, atlarımızı açık eşkine kadırarak dağlara tırmanıyor, uçurumlar arasından dörtnala iniyorduk. Neylersin, uymaktan başka çare yok, asker Türk, başka türlü bir gidiş nedir bilmiyor, hem en küçük bir korku hatta sakınma belirtisi, onların gözünde küçük düşebilir. Ayrıca da bacaklarınızı büken, ayaklarınızı kıran, atınızın böğürlerini yırtan geniş kısa üzengili bir eyer üzerine oturmuşsunuzdur. Yukarıya yükselen eyer kayışı en küçük bir yanlış hareket yaptınız mı, göğsünüzü yarar geriye dönerseniz eğerin yüksek kenarı belinizi kırar. Bununla birlikte bu kemerler hele tehlikeli koşullarda atların dayanıklılığını artırdıkları için gene işe yarıyor…

”BEN ADINI İŞİTTİKLERİ İLK FRANSIZ DEĞİLDİM, PAŞALARI DA YURTTAŞLARIMI İYİ TANIRDI”

… Yola çıkmadan önce bana “Bin bir hakaret görmek istemezsen sakın bir Türk’le şakalaşayım deme” diye öğüt vermişlerdi. Bu öğüdün ne kadar yayarlı olduğunu birçok defalar anladım. Bir Türk, kendinden korkmadığınızı görünce hemen yumuşar, sizi korkuttuğunu anlarsa küstahlaşır. Gerçi bu yolda bir öğüde ihtiyacım da yoktu, bu şaka bana öyle yersiz göründü ki, hemen karşı koymaktan kendimi alamadım. Atımı şiddetle mahmuzlayarak Türkler üzerine atıldım, kendi tabancalarıyla o kadar yakından yüzlerine ateş ettim ki, barut, pek çok genç olan sipahinin bıyıklarını kavurdu. Bundan sonra subaylarla yeniçeri arasında bir konuşma başladı, yeniçeri onlara Fransız olduğumu söyledi. Bu Fransız sözünü işitince bana göstermedikleri Türk inceliği kalmadı. Çubukları uzattılar, silahlarımı doldurup verdiler. Ele geçirdiğim bu atılımı elden bırakmamayı uygun buldum, tabancalarını Joseph’e doldurttum. Bir iki kuş beyinli, beni kendileriyle birlikte koşturmak istiyorlardı. Kabul etmedim, onlar da çekip gittiler. Öyle anlaşılıyordu ki, ben, adını işittikleri ilk Fransız değildim, paşaları da yurttaşlarımı iyi tanırdı.

“FRANSIZ AYRICALIĞIMI KULLANIP EMRİNİ BEKLEMEDEN OTURDUM”

… Gerçekten iki saat sonra bir uşak yanıma geldi, beni paşanın yanına götürdü. Paşanın konağı, ortasında geniş bir avlusu olan saçakları avlunun dört yanına bakan, dörtköşe, büyük bir ahşap evdi. Beni papazların Mora patriğinin oturduğu bir odada beklettiler. Patrik de, papazlar da çok konuşuyorlardı, onlar da tıpkı Bizans İmparatorluğu yönetiminde Rum nedimelerinin rahatını düşünür, düşkün halleri vardı. Göze çarpan hareketlerden bana parlak bir karşılama hazırlandığını düşünmeye başladım. Bu tören sıkıntı veriyordu…
İki saat süren bir beklemeden, can sıkıntısından, sabırsızlıktan sonra, beni paşanın salonuna aldılar. İçeri girince kırk yaşlarında, bir divana oturmuş, daha doğrusu yatmış, bir ipek kaftan giymiş, kuşağında elmas saplı bir hançer, başında beyaz sarık olan. Güzel yüzlü bir adam gördüm. Uzun sakallı bir yaşlı (belki de celladı) sağında. Saygılı bir tavırla yer almıştı; Rum çevirmen, ayak ucuna oturmuştu; iç oğlanlardan üç tanesi ayakta, amber buhurdanlar, küçük gümüş maşalarla çubuk için ateş tutuyorlardı: yeniçerim salonun kapısında kaldı.
İlerledim, elimi göğsüme koyarak, paşa hazretlerini selamladım; konsolosun mektubunu sundum. Fransız ayrıcalığını kullanıp emrini beklemeden oturdum…


“NE OLURDU TÜRKLER BU BASİT ADETİ YÖNETTİKLERİ ULUSLARIN İYİLİĞİNE DE KULLANSALARDI”
… Kahve ikram edileceğini ummuyordum ama bu onuru da bana bağışladılar. O zaman adamlarından birine kabaca davranıldığı için şikayet ettim. Osman, joseph’i içeri sokmayan adamın kıçına, benim önümde, yirmi sopa vurdurmayı önerdi. Böyle bir cezayı kabul etmedim, paşanın iyi niyetini yeterli saydım. Bu görüşmeden çok memnun ayrıldım. Doğrusunu söyleyeyim, benim de kapıdan çıkarken, bu iyi karşılamayı aynı derecede okşayıcı sözlerle fazla fazla ödemem gerekti. Ne olurdu Türkler, bu basit alışkanlığı, bu basit adeti, yönettikleri ulusların iyiliğine de kullansalardı!...

PARİS İSTANBUL KUDÜS - BİR SEYYAHIN GÜNLÜĞÜ


CHATAAUBRIAND - İLKBİZ YAYINEVİ 


 ISBN: 975-6220-04-x / 544 SAYFA - 17 MİLYON TL - 17 YTL


İrtibat için: 0 212 513 11 79

YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR