Çamuroğlu: Solun en büyük hatası kutsalı reddetmek

Aleviliğin daha ziyade batıni yorumu üzerine tezler üreten tarihçi Reha Çamuroğlu, 2. Abdülhamit suikastini anlattığı son romanını anlatırken geçmişini yargılamayı ihmal etmedi.

Bizi Takip Edin
GİRİŞ 10.05.2005 10:21 GÜNCELLEME 10.05.2005 10:21 KÜLTÜR
Çamuroğlu: Solun en büyük hatası kutsalı reddetmek
Çamuroğlu: Solun en büyük hatası kutsalı reddetmek

Başta ‘İsmail’ ve ‘Son Yeniçeri’ olmak üzere  Alevilik konulu batıni tezleriyle dikkat çeken ve son kitabında Abdülhamit suikastini anlatan  Reha Çamuroğlu, fikri dönüşümü anlattı.


Reha Çamuroğlu, son kitabı ‘Bir Anlık Gecikme’de 2. Abdülhamit’e yapılan suikastı işliyor.


Aksiyon Dergisi’ne fikri dönüşümüne ilişkin önemli açıklamalarda bulunan Çamuroğlu, artık kendisini ‘sol entellektüel’ kavramının içinde görmüyor. Kavramların kimlik tanımında yetersiz kaldığını vurgulamakla birlikte ‘hürriyetçi muhafazakarlığı’ tercih ettiğini belirtiyor. Çamuroğlu’na göre solun en büyük sorunu ‘kutsallık’la ilgili. “Kutsiyetin insan hayatında çok önemli bir yeri var. Solun en büyük hatası senelerce kutsalı reddetmek oldu.” diyor.

Reha Çamuroğlu, kitaplarında izlenebilecek kimlik değişiminin, kutsallık üzerinde düşünmekle başladığını anlatıyor. Muhafaza edilmesi gereken pek çok değerimiz olduğunu fark ettiği için artık kendini sol entelektüel değil, hürriyetçi muhafazarkâr olarak tanımlıyor.Reha Çamuroğlu, tarihi roman yazarı. Sadece bu değil; eski yayıncı, siyasetçi, tarihçi, araştırmacı.










Çoktandır Alevilerin saygın isimleri arasında. Son olarak II. Abdülhamid’e yapılan suikasti konu alan bir roman yazdı. 'Madem hafızayı yeniden inşa ediyoruz, hodri meydan.” diyenlerden. İki yıldır içinde bulunduğu DYP’den önümüzdeki günlerde istifa edecek. Ama on yıllığına girdiği siyasetten kopuyor değil. Yani hâlâ İstanbul’dan çok Ankara’da yaşıyor. Ona göre siyasetin Türkiye’nin yönetimindeki payı yüzde 10 ama bütün fatura siyasetçiye çıkartılıyor. Ayrıca, ‘millet eleştirisi’ yapılmadan demokratikleşmek mümkün değil.

-Niçin II. Abdülhamid’e yapılan suikastı romanlaştırma ihtiyacı hissettiniz?

Her yazar bir kitap yazacağı zaman kendisine soruyu sorar: Bu kitabı niçin yazıyorum? Son zamanlarda çok gündemde olan Ermeni soykırımı iddialarının üzerine bina edildiği bir tez var: “Hafızanın yeniden inşası.” Geçen gün bir köşe yazarımız “1916-17’de Doğu Anadolu’da Rus işgali varken Türkleri öldüren Ermeniler 1915 olaylarının intikamını alıyordu.” diye yazdı. “Mukatele ile intikam farklı şeyler olsa gerek.” diyor. Mukateleye karşı intikamda bir meşrûluk nüansı gördüğünü vurguladı sayın Murat Belge. Eğer bu mantığı biz devam ettirirsek ortada hiçbir öldürmenin olmadığı, bir gerginliğin bile yaşanmadığı Rus-Türk savaşı (1877-78) sırasında Ruslar Erzurum’u işgal ettiğinde Ermeniler Türkleri öldürülmesini neyle açıklarız? Evet bu kitabı hafızanın yeniden inşasına katkıda bulunmak için yazdım. Buyrun; madem hafızayı yeniden inşa edelim diyorsunuz, olur; ama ortaya çıkacak sonuçlara lütfen siz de katlanın. Cuma namazı sırasında halifeyi öldürme girişiminde bulunuyorsanız bunun bazı sonuçları olur. Hafızayı yeniden inşa etmenin güncel olarak ne anlamı var? Yani şimdi biz Türkler aslında mazlum ama mazlumiyetini örten bir mağruriyete sahip bir milletiz. Unutmak bazen bir erdemdir. Madem hatırlanmak isteniyor; Bulgarların, Sırpların Balkanlarda, Yunanların bütün Batı Trakya’da, Mora’da, Modon’da yaptığı Türk katliamlarını mı hatırlayacağız? Bundan bizim elimize ne geçecek? Bugün Türkler de, Yunanlar da, Bulgarlar da bunu hatırlamak istemiyor. Biz de hatırlamak istemiyoruz. Çünkü bir kan davası sürdürmek eğiliminde değiliz. Ama Ermeniler hatırlıyor. İlginç bir şey. Azerbaycan’ın önemli bir toprağını işgal altında bulunduran küçücük bir ülke olarak bu sorunları ısrarla güncel siyasetin ve güncel ilişkilerin anahtarı yapmaya çalışıyorlar.

-Bu konuda daha çok ‘diaspora Ermenileri’ ısrarlı değil mi?

Diaspora deyip bu işin içinden çıkamayız. Burada birincil taraf Ermenistan’dır. Ermenistan bir tavır açıkladıktan sonra diaspora er ya da geç susmak durumunda kalır. Soykırımcı olduğumuz kanaatini bilinçaltımıza yerleştirerek suçluluk duygusuyla müzakere edilmeye razı olmamız bekleniyorsa bizim tarihimiz böyle yazmıyor.

-Kitabın ismi Bir Anlık Gecikme, Tevfik Fikret’in II. Abdülhamid’e suikast yapanı ‘şanlı nişancı’ olarak nitelediği şiirinden alınma. Neden Bir Lahza-i Teahhur?

Her meslekten insan, mesleğinde çok başarılı olduğunda bazı zehaplara kapılır. Mesela çok zengin insanlar her şeyi bildiklerini düşünür. Bu, çok başarılı yazarlar ve şairler için de geçerli. Bunun örneklerini günümüzde de görüyoruz, geçmişte de. Tevfik Fikret çok büyük bir şair ama bu büyük şairliğin onu örnekte görüldüğü gibi her şeyi bildiği zehabına gark ederek çok büyük hatalar yaptırabiliyor. Bu hataların başında da böyle caniyane bir eylemi alkışlaması ve bunu yapanları kahraman ilân etmesi gelebiliyor. Bunların örneklerini bugün de görüyoruz.

-Orhan Pamuk...

Bir kişiden söz etmiyorum. Pek çok örneği var, Orhan Pamuk onlardan biri sadece. Basın bunlarla dolu.

-Tarihçi olarak zaten bildiğiniz bir kişilik Sultan Abdülhamid. Romanı yazarken farklı bir Abdülhamid portresi oluştu mu sizde?

Abdülhamid Türkiye’de en yanlış tanınan padişahlardan biri. Abdülhamid eğer Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş döneminde yaşasaydı herhalde Kanuni Sultan Süleyman’dan bir eksiği olmayan padişah olurdu. Kendisi, Osmanlı’nın son dönemini geciktirerek belki de bize Cumhuriyet’i armağan eden tarihi aktörlerden biridir. Açtığı okulları, modernleşme konusunda yaptıklarını alt alta dizip bir liste haline getirirsek bu görülecektir. Kızıl bir diktatör olarak tasvir edilir. Zamanının hükümdarlarıyla kıyaslandığında bırakın kanlı olduğunu, oldukça yumuşak bir hükümdar olduğu söylenebilir. Ülkeyi kadife eldivenle yönetmeye çalışmıştır. Abdülhamid’in büyük bir tarihsel haksızlığa uğradığını düşünüyorum. İttihat ve Terakkicilerin tecrübesiz yöneticileri Abdülhamid’i aşağılamak, karalamak ve onu yok etmeye çalışmak yerine rasyonel davranıp onunla uzlaşma zeminleri arayabilselerdi, Türkiye’nin yapısının değişik olacağını düşünüyorum. Aslında bir anlık gecikme önemlidir. Sonraki yılların olaylarını derinden etkilemiştir. Abdülhamid suikastte ölseydi ne olurdu? Spekülasyona açık bir konu ama çok büyük bir katliam olabilirdi.

-Ermeni katliamı mı?

Mümkündü. Halk sultanı seviyordu. İstanbul halkı İttihat Terakkici veya Jöntürkçü değildi. Çok ciddi olaylar o tarihte olabilirdi.

-Romanda istihbaratçılar en çok, olaya karışmış bir Türk’ün olup olmadığını merak ediyor. Suikastte İttihat parmağı var mıydı?

Bazı bilgiler var. Jöntürkler’in belli kesimleri Ermeni komitelere “Arkanızdayız, şu despotu birlikte devirelim, bundan sonra size hürriyet vaat ediyoruz.” diyor. Tevfik Fikret aslında tek başına değil. Jöntürkler’in önemli bir bölümü Abdülhamid’e karşı yapılan bu girişimi kahramanca buldu. Aslında bugünün Türkiye’sine çok fazla gönderme var. Bazı kurbağalar dünyayı kuyunun ağzı kadar zannediyor. Geçenlerde Fransız bir sol entelektüelin -Alain Tourain idi galiba- çok güzel bir sözünü okudum: “Çokkültürcülüğün sol bir düşünce olduğunu zannedenlere gülüyorum.” Irak’a bakın. Demokrasi iddiasıyla yapılan bir seçim görüyoruz. Ama parlamentoda hükümet vatandaşların seçtiği milletvekillerinin oylarını kullanmasıyla kurulmuyor. Masaya Kürtler yani bir etnik grup, Şiiler yani bir mezhep, Sünniler oturuyor ve vatandaşlık öncesi kategorilerle demokrasiyi belirlemeye çalışıyor. Böyle bir demokrasiye ancak kargalar güler. Türkiye’de de Türkiye’nin vatandaşlık öncesi kriterlere dönmesi için uğraşan çok kişi var. Biz Türk derken bir etnik kökene gönderme yapmıyoruz ki. Vatandaşlık tanımına bir gönderme yapıyoruz. Bizim anayasamızda Alman anayasasında olduğu gibi şöyle bir madde yok: “Türk kanını taşıyan herkes Türkiye Cumhuriyeti devletinin doğal vatandaşıdır.” Alman anayasasında hâlâ var. Kazakistan’dan bir Alman, Almanya’ya gidip ben Alman vatandaşı olmak istiyorum derse Alman kurumları onu vatandaş yapmaya anayasal olarak mecbur. Bunun adı nedir bilmiyorum ama Türkiye’de öyle bir şey yok. Biz vatandaşlığı etnisiteye ve kana bağlı düşünmüyoruz.

-Romanı okurken Osmanlı’da güçlü bir istihbarat ağı olduğunu düşünüyorsunuz. Bu Abdühhamid Han dönemine has bir durum mu?

Osmanlı istihbaratı tarih boyunca çok zayıftır. Abdülmecit döneminde iyi bir hafiye teşkilatı oluşmaya başladı. İstihbarat, modernleşmenin güçlü bir çocuğudur. Abdülhamid’le çok güçlendi. Aslında Abdülhamit’in hafiye teşkilatının sonradan İttihat ve Terakki’nin hafiye teşkilatına katkıları vardır. Teşkilat-ı Mahsusa bir boşluk üzerine kurulmuyor, Abdülhamid döneminden bir devlet geleneği olarak devralınıyor. Abdülhamid yurtdışına en çok öğrenci gönderenlerden biridir. Bu öğrencilere ödenen maaşlar çok büyük rakamlardır. Öğrenciler Avrupa’da ‘talebe hayatı’ yaşamazlar bu yüzden. Eğitime çok önem verilir. İstihbaratta da eğitime önem verilmeye başlanır. Kitaptaki Arnavut Rüstem bu yaklaşımın bir ürünüdür. Abdülhamid dünyada ne olup bittiğiyle çok ilgilidir. Bütün bu süreçleri çok iyi takip eder. Sosyalistleri, anarşistleri, İrlanda hareketini vs. çok iyi izler ve kendisini nasıl etkileyeceği üzerine yorumlarda bulunur.

-Sizi yayıncılığınız döneminde daha çok sol entelektüel olarak tanıyorduk. O günden bugüne hayata bakışınızda bir farklılaşma oldu mu?

Tabii oldu. Ben 47 yaşındayım ve 47 yaşına gelmiş birinin ben 20 yaşında ne düşünüyorsam bugün onu düşünüyorum deme ihtimali yoktur. Elbette çok değişmişimdir; düşüncelerim, inançlarım, görüşlerim... Ama sol ve sağ kategorilerle tanımlamıyorum kendimi. Sol ve sağ kategorilerinin yeniden tanımlanmaları gerekiyor. Aksi takdirde kendilerini yeniden tanımlamayacak iseler yok olacaklarını, bir siyasi kriter olarak anlamlarını yitireceklerini düşünüyorum. Sayın Kemal Derviş, Sayın Bayram Meral solda. Ne kadar uyar. Ahmet Hakan Coşkun ben soldayım diyor. Her şey birbirine karıştı.

-Peki siz kendi değişiminizi hangi kelimelerle ifade etmek istersiniz?

Ben muhfaza etmemiz gereken çok şey olduğunu düşünmeye başladım. Ben temel olarak muhafaza kavramını kullanırım. Kendimi tanımlarsam bu anlamda hürriyetçi muhafazakar olabilirim.

-Liberal değil.

Liberal değilim. Uzun bir süre liberalizmin sosyal mümkinatını görmüyorum. Hürriyetçi muhafazakar demeyi tercih ediyorum.

-Eskiden sol entelektüel olduğunuzu kabul ediyorsunuz

Evet.

-Hürriyetçi muhafazakar oldukça farklı bir şey.

Muhafazakarlık Türkiye’de senelerce tutuculuk olarak tercüme edildi. Muhafaza ayrı, tutmak ayrı. Tutuculukla muhafazakarlığın ne ilişkisi var. Ben eskilerinizi tutun demiyorum, muhafaza edilmesi gereken çok şey olduğunu söylüyorum.

-Bunu ne zaman düşünmeye başladınız?

Kutsiyetin insan hayatında çok önemli bir yeri var. Solun en büyük hatası senelerce kutsalı reddetmek oldu. Bunun üzerine, kutsallık üzerine düşündüm. Bu muhafaza edilecek şeyleri tanımanın yolunu açtı. Hayatımın bir döneminde komünist oldum, ama hiç antikomünist değildim. Bu kavramlardan hareketle ne günümüzü yorumlayabiliriz, ne tarihi mirasımızı konuşabiliriz, ne AB meselesini analiz edebiliriz. Kalıplardan kurtularak değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Milliyetçilik yükseliyor diye bir şey var. Sokakta adam dövmek milliyetçilikse bu yükselmesin tabii. Yok milliyetçilikten ırkçılık kastediliyorsa milliyetçilik yükseliyor demesinler, ırkçılık yükseliyor desinler. İkisi çok ayrı şeyler.

-Zaten bu tartışmalarda milliyetçilik olumsuz anlamda kullanılıyor.

Küfür gibi kullanılıyor. Ne ilgisi var. Eğer ırkçılıksa konu bugün Kürt ırkçılığı yükseltilmeye çalışılıyor. Doğrudan kana gönderme yapıyor. Sol entelektüeller bu konuda imtihanı veremedi. Siyasi körlük konusunda Tevfik Fikretler bugün mebzul miktarda, belki daha çok. Yazarların eleştiri hakkı saklı. Orhan Pamuk önemli bir yazar. Ama siyasi açıdan kör.

-Daha önceleri siyasete gireceğinize pek ihtimal verilmiyordu. Nasıl karar verdiniz?

ABD’den geldiğinde Sayın Mehmet Ali Bayar’la siyasete girdim. Arkasından 3 Kasım 2002’de DYP ile işbirliği yaptık ve İstanbul’dan aday oldum. Baraj altında kalarak seçimi kaybettik. Ardından DYP’de kongre oldu, Sayın Mehmet Ağar aday oldu. Aradı ve birlikte çalışmak istediğini söyledi. Niçin birlikte çalışmak istediğini izah ederken Türkiye için çok anlamlı bir değişim projesi ortaya koydu. Ama sonraki gelişmeler gösterdi ki Sayın Ağar DYP’yi değiştirmekten çok, mevcut haliyle sürdürmeye başladı. O noktada bizim de huzursuzluğumuz başladı. Sayın Ağar’ın bana tevdi ettiği, teklif ettiği görevlerden istifa ettim. DYP 14-15 Mayıs’ta yapacağı kongrede bence büyük ölçüde eskiye rücû edecektir. Dolayısıyla ben de kararımı verdim. DYP’den istifa ediyorum.

-Ağar’la ilişkilendirilen ‘Susurluk’ gibi bir imaj var. Eski çevrenizden nasıl tepki aldınız?

Şunu söyleyeyim; şahısların geçmişleriyle ilgili meseleleri benim meselem değildir. Sayın Mehmet Ağar defalarca TBMM’ye dilekçe vermiştir, dokunulmazlığımı kaldırın diye. Soruşturmadan kaçmadığını göstermiştir. O dönemde neler olup bittiği, Türkiye’de neler olup bittiği benim içinde olduğum bir konu değil. Dolayısıyla bir fikir yürütemem. Dönemin iktidar sahiplerinin bildiği konular olduğunu düşünüyorum. Birgün ne nedir ortaya çıkar diye düşünüyorum. Belki de hiç çıkmaz. Ama benim somut bir meselem var. Siyasette güçlü bir merkez. Bu meselem hâlâ var. Bu merkez vatandaşlık kavramı üzerine kurulabilir. Bu merkez dini inançlar, etnik yapılar üzerine kurulamaz. Bütün vatandaşları içeren bir yaklaşımla kurulabilir. Çok söylendi ama 300 küsûr milletvekili içinde bir tane Alevi olmaması düşündürücü bir şey.

-Bu Alevilerin sol partilerde siyaset yapma isteği ve arayışı olamaz mı? Belki sorun Alevilerden kaynaklanıyor...

Hayır, bu Alevilerden kaynaklanmıyor. Bunun birinci müsebbibi bugüne kadar sağ politikacılardır. Yaklaşımlarını, ufuklarını değiştirmek zorundalar. Aleviler sağda, merkezde siyaset yapmaz diye bir kural yok.

Siz Everest’e mi transfer oldunuz?

Herhangi bir transfer ücreti almadım. Alsam kime ne? Yazarların parayla ilişkisi niye bu kadar problem oluyor. Yani biz bakkaldan ekmeği şiir okuyarak almıyoruz.

YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR