Ayşe Kulin'in Tayyip Erdoğan iddiası
Yazar Ayşe Kulin, yeni romanı ile bağlantılı bir röportaj verdi. Kürtlere ayrı devlet kurmanın yolunu söyleyen Kulin tartışılacak bir iddiada bulundu: 'Erdoğan evde gizlice şarap bile içebilir'
ABONE OL
Yeni romanı 'Bir Gün'de Kürt sorununu işleyen Ayşe Kulin: 'Leyla Zana'nın biyografisini yazmak istedim, bir cevap gelmedi. Ondan esinlenerek bir karakter yarattım. İyi oldu, yazarken elim daha rahattı'
Bosna dramı, Anadolu'nun geri kalmış resmi, II. Dünya Savaşı yılları, 27 Mayıs, 12 Eylül derken yeni romanı 'Bir Gün'de (Everest Yayınları) bu kez Kürt meselesini işliyor Ayşe Kulin. Türk gazeteci Nevra'nın çocukluk arkadaşı olan Kürt politikacı Zeliha ile hapishanede yaptığı röportaj üzerinden gelişen roman, kadının Doğu-Batı yüzü arasındaki farklara ve Türkiye'nin eğitim sorununa katlar çıkıyor.
Yılın yarısını Urla'da ailesiyle birlikte geçiren Kulin ile İzmir'de görüştük.
'Bir Gün' adlı yeni kitabınız bir kurgu roman. Biyografi yazmaya
ara mı verdiniz?
Ara vermek değil, artık hiç kimsenin biyografisini yazmayı düşünmüyorum. O büyük bir tövbe benim için. Hakikaten boşa kürek çekiyorsunuz. Her konuştuğunuz insan, her söylediğini kitapta görmek istiyor. Oysa bu bir kitap, mahkeme tutanağı değil ki. Devamlı birilerinin kalbi kırılıyor. Noterden ihtarname çekenler, telifimden hak isteyenler bile oldu. Bunlarla uğraşmaya değer mi, milyonlarca konu var dünyada yazılacak.
'Zana ile birlikte cerahatı akıtabiliriz diye düşündüm'
'Benim hayatımı yazar mısınız?' teklifleri geliyor mu?
Aşağı yukarı 200 kişiden teklif aldım. Hayır dedim; prensip olarak artık biyografi bitti, yazmıyorum. Biyografi çok baş ağrıtan bir şey. Ama bir tek Leyla Zana'yı yazmayı çok istedim. Çünkü o benim ülkemin bir sorunuydu. Biraz da bu Kürt meselesini onunla irdelemek istedim. Birlikte o cerahatı akıtırız diye düşündüm. İkimiz de kadınız, değişik duyarlılıklarımız vardır... İki defa haber yolladım. Ne evet ne hayır; hiçbir cevap gelmedi. Ben de kıyamadım bu konudan uzak kalmaya. Dedim ki, madem Leyla Zana kabul etmiyor, zorla güzellik olmaz; ben de kafamda bir karakter oluştururum.
O zaman, 'Bir Gün'ün ortaya çıkışında Leyla Zana biyografisini yazamamış olmanızın da etkisi var...
Evet. Hatta elim de daha rahat kalır diye düşündüm. Çünkü Leyla Zana bana anlatsaydı ben anlattıklarına bağlı olacaktım. Onun için bir roman yazmayı tercih ettim bile diyebilirim. Ondan esinlenerek kafamda bir karakter yarattım. Ama Zana'ya ulaşamayıp kendi karakterime karar verdikten sonra Leyla Zana hakkında hiçbir şey öğrenmek istemedim, romana müdahale etmesin diye.
Bundan sonra Zana'dan teklif gelirse?
Yok artık bitti. Çünkü bu kitabımda Kürtleri epey eşeleyip deşeledim.
'Kürtler kendilerini nefretle besliyorlar; Türkler de öyle'
Kitaba karar verişinizde Leyla Zana'dan başka argümanlar da var mıydı?
Öncelikle Leyla Zana beni tek başına çok enterese etti. Özellikle de Doğu'yu görüp Kürt kadınının konumunu anladıktan sonra. Bir nedeni daha var... Ben KADER üyesiyim. Sanırım 5 yıl kadar önceydi, KADER'in Şile'de yapılan bir eğitim seminerine katıldım. Orada bir Kürt kadınıyla tanıştım; inanılmaz hoş bir kadındı. Biz orada Türkler, KADER'ciler, Kürtler ve dışarıdan bizi eğitmeye gelen yabancı kadınlardan oluşan bir gruptuk. Workshop'lar yapıyorduk, geceleri de eğleniyorduk. O Kürt kadınıyla çok yakınlaştık. Daha kanıyordu yara, sükunet gelmemişti. Onunla bir gün oturup konuştuk; bu akan kan nasıl durdurulabilir diye...
Kimseye faydası olmayan bir savaşın içindeyiz, bana çok manasız geliyor. Onların da hatasını görüyorum kendimizinkini de... Öyle bir duygu oluştu ki bende, bunu hallederse kadınlar halledecek. Çünkü kadınların canı daha çok yanıyor; evlat kaybediyorlar, koca kaybediyorlar. Onlar, efendim, İngilizlerin mandasına girmişler ya da kendi devletleri olmuş, bayraklarını bilmem ne renk sallamışlar; o kadar önemli değil kadınlar için. Bir kadın için vatandan da önce gelen şeyler var. Ben vatanına çok düşkün bir insanım ama savaş çıksa çocuklarımı mesela Kore'ye falan yollamam, dolaba kilitlerim onları. Savaşa çocuk yollamak çok acı bir şey. Özetle bu meseleyi kadınlar daha iyi halleder diye düşünmüştüm. İşte Leyla Zana'yı o sırada tanıştığım o Kürt kadını gibi tasavvur ettim.
Romanınızda Kürt sorununun yanı sıra ağırlıklı olarak Anadolu köylerinde okula gönderilmeyen kızlardan söz ediyorsunuz. Daha önce yazdığınız 'Kardelenler' kitabının bir uzantısı denilebilir mi 'Bir Gün' için?
Benim Doğu'ya ilk açılışım 'Köprü' romanı ile beraber oldu. Ama esas bilgiyi 'Kardelenler' sırasında edindim. Aşağı yukarı 50 eve girip çıktık. Çok etkilendim. Hakikaten artık bu benim misyonum haline geldi; ben bu ülkenin çocuklarını okutmak için yapılan herhangi bir kampanyada seve seve yer almak istiyorum. Yeter ki her bir kız çocuğu hiç olmazsa bir ortaokul eğitiminden geçsin.
Kürt meselesi bir roman yazarı için zorlu bir konu aslında. 'Bir Gün'ü yazmak, kendinizi bir tür sınava tabi tutmak mıydı?
Hayır . Ben 'Köprü'yü yazarken Doğu'ya ait birçok kitap okudum. Kürt yazarların kitaplarını son derece tek taraflı buldum. Türklerin söylemlerini de öyle. Genelkurmay'ın hiç yorum katılmamış arşiv kitapları var. Onları inceledim. Gördüm ki tıpkı Ermeniler gibi Kürtler de kendi halklarını nefretle beslemekte. Türkler de buna karşılık vermekte. Bu böyle, ben sana sen bana oldukça, hiçbir yere varılmayacak bir tutum içinde debelenip duruyoruz. Kürtlerin son aşamada ne istediklerini de merak ediyorum. Eğer hakikaten ayrı bir devlet kurmaksa istekleri, bunu mecburen başka bir Batı devletinin uydusu olarak kuracaklar. Ermenistan'ı görüyorsunuz, orada 3 milyon kişi kapalı kalmış durumda. Bu insanlar da Türkiye'nin içinde kapalı kalacaklar.
'Ermenilerin sınırlarını nasıl kapadık, tıkılıp kaldılar orada'
Yani birilerinin güdümünde olacaklarsa yıllardır birlikte yaşadıkları insanların güdümünde olsunlar mı diyorsunuz?
Zaten Türkiye ile çevrelenmiş durumdalar. Farz edin ki kafalarında bir harita var ve onu elde ettiler. E o harita Türkiye'nin içinde bir harita. Ne olacak? Türkler müsaade etmeyecek ki açılmalarına... Ermenilerin sınırlarını nasıl kapadık ve tıkılıp kaldılar orada; aynı şey bunların da başına gelebilir. Bütün Batı devletleri sadece kendi çıkarlarını düşünür. Kurdukları uydu devletleri kullanırlar ve bir kenara bırakırlar. Menfaatleri bir başka şeyi gerektiriyorsa arkalarında dahi durmazlar. Yazık olacak onlara. Çünkü onlar bu toprağın insanları. İç içe yaşamışız bunca yıl. Bütün bu söylemeye çalıştıklarımı karşılıklı konuşmalar halinde 'Bir Gün'e de yedirmeye çalıştım.
'Sadece kaçakçılık yapıyorlar, düzelmeye niyetleri yok'
Doğu'ya yaptığınız gezilerde ne gibi izlenimler edindiniz?
Doğu'da bu adamlar vergi ödemiyor, çalışmıyor, o kadar alışmışlar ki sömürmeye sadece kaçakçılık yapıyorlar. Burs verdiğimiz çocukların babalarının yüzde 99'u işsiz. İşsiz ama evinde televizyonu, cebinde telefonu var. Öte yandan evde 20 çocuğu doyuracak bir kazan kaynıyor. Demek ki bir işi var ama kayıtsız. Yani kaçakçılıktan başka geçim kaynakları yok; düzelmeye de niyetleri yok.
'Entelektüel Kürt kadını çok ender bulunuyor'
Roman iki çocukluk arkadaşı; Türk kadın gazeteci Nevra ve Kürt kadın politikacı Zeliha'nın hapishanede yaptıkları bir röportaj ekseninde gelişiyor. Gazeteci kadın daha baskın duruyor romanda.
Gazeteci kadın bir kere daha eğitimli ve donanımlı. Öbürü ite kaka, dışarıdan imtihanını verip bir ortaokul diploması sahibi olmuş. Hayata fazla katılmamış. Dolayısıyla Batı'da yetişen, iş güç sahibi bir kadın diğerine baskın çıkacak.
Öte yandan Zeliha'nın birçok Kürt insanını etkileyecek denli 'yıldızlaşmış' biri olduğu vurgulanıyor kitapta. Ama o parlaklığı göremedim Zeliha'da...
Leyla Zana'da görebiliyor musunuz? Kendinden beklenileni verebiliyor mu? Çünkü onu da yıldızlaştırdılar. Dışarıdan geldiler, gittiler, ödüller verdiler filan. Çok daha öne çıkabilirdi, çok daha önemli bir söylemi olabilirdi, katkıda bulunabilirdi. Yapamadı.
Romanı yazarken Nevra'nın tarafına kaydığınızı hissettiğiniz oldu mu?
Hayır. Bir tarafın hikayesini anlatırken diğer tarafa da dengeyi tutturacak başka bir şey koymaya çalıştım. Belki Kürtleri biraz kayırmış olabilirim.
Nevra'nın karşısına ona eşdeğer, eğitimli ve donanımlı bir Kürt kadınını da çıkarabilirdiniz. Zeliha'yı yarı cahil bir kadın olarak kurgularken amacınız neydi?
Amaç hem eğitimi vurgulamaktı hem de entelektüel Kürt kadınları pek ender ve Kürt kadınlarının çoğunluğunu temsil etmiyor.
Kitapta Zeliha'nın kendi halkının özgürlüğü için mücadele eden siyasi kimliği gölgede kalmış. Sanki kadın kimliği daha öne çıkarılmış.
Kadın kimliğini daha önde tuttum. Siyasi kimliğine de çok fazla girmek istemedim. Çünkü Leyla Zana'ya ulaşamadım dediğim gibi. Siyasi mücadele hakkında bilgim eksik orada. Yanlış bir şey de söylemek istemedim. Zeliha'nın o yönü pek gelişememiş olabilir romanda.
Kitabın ana sözü Kürt meselesinin çözümünün eğitimden geçtiği şeklinde...
Hayır. Kürt meselesinin tek çözümü eğitimden geçmiyor ama eğitim insanları başka bir konuma getirir ve o konuma gelen insanlar sorunu daha rahat çözerler. Ayrıca eğitim tüm Türkiye coğrafyasının sorunu.
Nevra, Zeliha'ya sık sık siyaseti bırakmasını ve kendi halkının kadınlarını eğitmesini tavsiye ediyor. Siyasi olarak bir kadının bu meseleyi çözebileceğine inanmıyor musunuz?
Belki gönlümde şöyle bir şey vardı: Keşke Leyla Zana da gidip kendi bölgesinde bir bayrak olsa ve bütün o kızları, kadınları eğitse, onlara haklarını öğretse, erkeklerin yumruğunun altından kurtarsa...
'Orada bir şey olmuş ama jenosit değil'
Ne okuyorsunuz bu aralar?
Louis De Bernieres'nin 'Birds Without Wings'ini okuyorum. Ayrıca Kamuran Gürün'ün 'Ermeni Dosyası'nı dikkatle okuyorum...
Sırada Ermeni meselesini içeren bir roman mı var yoksa?
Gürün'ün kitabını bir bitireyim de... Ayrıca Ermeni meselesiyle ilgili çok fazla kitap okudum. Hakikaten içim biraz yanıyor. Yani haksızlığa uğradığımızı da kabul ediyorum. Onlara bir şey yapılmış ama jenosit apayrı bir olay. Ben kendi ailemde de yaşadım. Benim Ermeni bir eniştem vardı. 'Nefes Nefese'deki Selva benim teyzemdir. Teyzemin aşık olduğu ve sonunda evlendiği kişi Ermenidir; ben romana uydurmak için Yahudiye çevirdim. O eniştemden dinlediğim bir sürü hikaye var. Eniştem Merzifon'dayken askerler gelip evin erkeklerini götürüyorlar.
1915'te tehcir sırasında...
Evet. Eniştem 1911'li. Götürülenleri bir daha görmüyorlar. Eniştemin annesi, yengesi, amca çocukları, kendisi ve erkek kardeşi, oradaki mallarını satıp bir vapurun güvertesinde, üst üste, çok eziyet çekerek İstanbul'a geliyorlar. Gedikpaşa'da bir Ermeni kilisesinin bahçesine asker yatakları konmuş; önce orada yatıyorlar. Ama sonra bunlara ev veriliyor, yemek veriliyor. Sonra Gedikpaşa'da bir Amerikan okuluna gidiyor, orada teyzemle tanışıyorlar. Şimdi böyle bir jenosit olayı olsaydı eniştem yaşamazdı. Jenositi Sırbistan yaptı; iki yaşındaki çocukları öldürdüler. Okul otobüslerini taradılar. Böyle bir şey yapmadık ki biz. Ama çok hatalarımız var, o ayrı. Ermeni sorunu bugün yapay bir sorun. Diasporadaki Ermenilerin ve Ermenistan'ın baskısıyla sıcak tutuluyor. Çünkü onların yapacak işi yok. Şu kadar bir topluluk oraya sıkışmış kalmış, işte bununla uğraşıyorlar. Bunlar bir Türk olarak canımı acıtmıyor değil.
'Torunlarımdan üçü Türkçe bilmiyor'
İzmir'de torunlarınızla birliktesiniz...
Evet. Benim altı torunum var, insanın dört oğlu olunca normal tabii... Oğullarımın biri Dublin'de oturuyor, biri Cenevre'de, diğer ikisi İstanbul'da. Hepsi her yaz benim evimde buluşur. Urla'nın Yağcılar köyünde... Çoluk çocuk, ayrıca kuzenler, bir de annem...
Torunlarınız da okurunuz mu?
Yaşları 2 ile 13 arasında değişiyor. Üçü Türkçe bilmiyor çünkü anneleri İsviçreli, İsviçre'de yaşıyorlar. Bu sene babaları hoca tutacak; yazdan yaza buraya gelip Türkçe konuşmaları yeterli olmuyor. Türkçe bilen diğer torunlarım da okurum olamayacak kadar küçük. Ama farkındalar. Çeşme'de bilboard'larda beni görüp çığlık çığlığa bağrışmışlar, bizim babaannemiz bu diye...
Ne kadar süreyle Urla'da kalıyorsunuz?
Hazirandan itibaren yılın yarısı İzmir ve Urla'da geçiyor. Burada yazmak daha kolay.
Neden?
İstanbul'daki evimde günde en az 50 kez gelen kuryelere kapı açıyorum. Sergi açılışı, konser daveti vs. Telefonlar ayrı, onları hiç saymıyorum. Devamlı kalk, otur... Bir de tabii dostlarım, arkadaşlarım, bütün hayatım orada. Ben de eğlenceye düşkün bir insanım. İşte yemeğe, sinemaya filan gidiyoruz dediklerinde peşlerine düşüyorum. Halbuki burada dağın başında bir köpek, bir ben, bir de evdekiler... Okuyorum, yazıyorum, bol bol yürüyüş yapıyorum.
'Ercan Arıklı'nın hayatı kitapta anlatılandan daha renkliydi'
'Adı Aylin'in ortaya çıkışında yakın arkadaşınız olan Ercan Arıklı'nın da rolü vardı... Arda Uskan'nın, Arıklı'nın hayatını anlatan 'Güle Güle Bebeğim' adlı kitabı okudunuz mu?
Okudum. Ben eleştirmen değilim, kitabı eleştiremem. Ama Ercan'ı 14 yaşından beri tanıyordum. Ercan'ın hayatı kitapta anlatılandan çok daha kalabalıktı. Aşkları, iyi tarafları, kötü tarafları... O pastel renklerle değil de çok cart renklerle boyanması gereken bir resimdi. Kitapta Ercan'ın pırıltısı yoktu. Ama o pırıltıyı da koymak mümkün müydü? Bilemiyorum.
'Eleştirmenler benim için önemli değil'
Kitapta Kürt meselesinin tarihiyle ilgili bir bölüm var. Bunu yazarken resmi tarihle mesafenizi nasıl ayarladınız?
O tarihi bilgileri resmi tarihten almadım. Vedat Türkali'nin kitaplarından aldım. Ki Vedat Türkali, Kürtlerin tarafında duran biridir. Ben doğruları yazdığıma inanıyorum.
'Kürtlere paşalık verilmedi mi? Verildi'
Radikal Kitap'ta, kitabınızla ilgili yazdığı eleştiride Ömer Türkeş 'Resmi tarihin Kürt sorunu maddesinin az buçuk liberalleştirilmiş, biraz insan sevgisi biraz da şiddet karşıtlığı katılmış tekrarı' dedi...
Yine söylüyorum: Resmi tarihten almadım. Ama o öyle bulmuşsa, öyle yazmıştır; önemli değil. Sonra resmi tarih nedir? Abdülhamid'in Hamidiye Alayları kurulmuş mu, evet kurulmuş... Kürtlere paşalıklar verilmiş mi, evet verilmiş. Madalyalar verilmiş mi, evet. Bazı önemli Kürtlerin çocukları İstanbul'a getirtilip okutulmuş mu, evet. Bunlar resmi tarih mi? Her eleştirmen çok beğendim derken bir de beğenmedim demek zorunda. Benim işim yazmak, onunki eleştirmek. Eleştirirken de böyle bir ukalalık yapmak zorunda ama bana gelsin ben ona kaynaklarımı gösteririm. Yazdıklarım resmi tarih değil; tarih bu. Ama yazacak tabii bir şeyler, yazmak zorunda; onun da adı eleştirmen.
Sizin başınız belada oldu hep eleştirmenlerle...
Çünkü ben doğruları yazarım. Doğruları yazdığımda söyleyecek lafları yoksa hiçbir şey söylemezler. 'Sevdalinka'da olduğu gibi görmezden gelirler. Niye böyle bilmiyorum. Herhalde Türkiye'de eleştirmenlik kurumu böyle.
Sait Faik ve Haldun Taner ödüllerini aldığınız halde yazdıklarınız için 'edebi değil' de denildi.
Hiç önemi yok benim için. Bugün üniversiteler beni okuyor, kadınlar, öğrenciler okuyor... Eğitim ve iletişim fakültelerinden her sene ödül alıyorum. Artık evde aldığım ödülleri koyacak yerim kalmadı. Eğitimciler kitaplarımı seçip okullarda okutuyor ama eleştirmenler de yazar olmadığım kanısında, ben ne yapabilirim ki?
'Tayyip Erdoğan yakında evde gizlice şarap bile içebilir'
Kitap umutlu bir sonla bitiyor. Adı da zaten 'Bir Gün'. O 'bir gün'e ne kadar var?
O bir gün geldi diye düşünüyordum çünkü çok iyi şeyler olmaya başlamıştı. Ama yeniden bir hareketlilik başladı. Böyle giderse yine aynı yere dönülecek, yine kan ve acı gelecek. Artık biraz daha akıllı olduğumuzu düşünüyorum. Tayyip Erdoğan'ı başımıza getirdik, oturuyoruz; bir şey olmadı. Bizim düşüncemizde olmayanlarla birlikte hareket etmeyi öğrenmeye başladık. Şimdi Erdoğan'ın laik olduğunu kimse söyleyemez. Adam şeriatı da getirmek istiyor olabilir ama o da eğitiliyor bir taraftan. Ben Tayyip Erdoğan'ın da eski Tayyip Erdoğan olduğuna inanmıyorum. Hatta yarın öbür gün evinde şarap bile içebilir gizli gizli. Çünkü güzel şeylerden hoşlanan bir adam. Yani karşılıklı bir değişim başladı ve bundan istifade etmeliyiz.
Kitapta 'Başımızda uzlaşmaya yakın bir hükümet var' diyorsunuz. Sözünü ettiğiniz kurgu bir hükümet mi?
Şu an görevde olan hükümeti düşünerek yazdım, onu kastettim. Erdoğan hükümetini uzlaşmaya yakın buluyorum. 100 yıl daha yaşasam gidip de Tayyip Erdoğan'a oy vermem ama onun hükümetinin iktidara gelen diğer hükümetlerden daha kötü olduğunu düşünmüyorum.(Milliyet-Pazar)