Ne havaya ne suya ne toprağa… Gönle düşen cemreler
Her bahar, İlâhî kudretin yeryüzünü yeniden dirilttiğinin sessiz bir ilanıdır. Soğuk yavaş yavaş çekilir, gökyüzü yumuşar, toprak derin bir uykudan uyanır. Bahar bir anda gelmez; rahmet adım adım yaklaşır, hayatın damarlarına usulca yayılır. Önce hava değişir, ardından su çözülür, en sonunda toprak ısınır ve sakladığı güzellikleri ortaya çıkarır.
İşte cemreler bu dirilişin habercisidir: üç kez düşer; havaya, suya ve toprağa… Cemre ateştir; fakat yakmak için değil, diriltmek için gelir. Bunaltan bir sıcaklık değil, hayatı uyandıran bir ılıklıktır. Böylece her varlık, Âlemlerin Rabbi’nin kendisine verdiği vazifeyi yerine getirmeye memurdur.
Kâinat, bakmasını bilenler için baştan sona ayetlerle doludur:
“Yakında biz onlara hem dış dünyada hem de kendi iç âlemlerinde ayetlerimizi göstereceğiz; ta ki Kur’an’ın gerçeğin ta kendisi olduğu onlar için de gün gibi ortaya çıksın.”
(Fussilet, 53)
Cemre de işte bu işaretlerden biridir. Dış dünyada toprağı, iç dünyada ise kalbi uyandıran sessiz bir haberci…
GÖNLÜN MEVSİMLERİ
İnsanın da bir iç âlemi vardır; orada da yaz kavurur, kış dondurur, bahar diriltir…
Bazen sert rüzgârların savurduğu bir kış hüküm sürer; umut donar, sevinç kabuğuna çekilir, kalp susar. Bazen sonbahar gibi bir hüzün iner; hayaller yaprak yaprak dökülür. Kimi zaman da yazın rehaveti sarar ruhu; her şey yerli yerinde görünür ama derinlerde tarif edilemeyen bir susuzluk büyür ve nihayet bahar gelir: Uzun bir bekleyişten sonra iç dünyada sessizce açan ve yeniden filizlenen umutlarla…
Gönül üşüdüğünde en sıcak günler bile insanı ısıtmaz; gönül ısındığında ise en sert kışlar dahi yakıcı olmaz.
İç âlemin kışı çoğu zaman gafletle, ümitsizlikle, yorgunlukla ve kalbi daraltan bir yalnızlıkla gelir. Kalp kabuk bağlar, duyarlılık körelir, ibadet ruhunu yitirip alışkanlığa dönüşür; insan yaşar, fakat içten içe eksilerek yaşar. Sonra bir an olur… İç dünyaya sessizce yaklaşan bereketli bir mevsim belirir. Gönül toprağının derinliklerinde saklı kalan hayat yavaş yavaş kıpırdanmaya başlar. Bu belirsiz uyanış, çoğu zaman fark edilmeden kalbe düşen ilahî bir davetin habercisidir.
Üç aylar, ruhumuzun bahar takvimidir ve kalbin kış uykusundan uyanış yolculuğu… Her diriliş gibi bu yolculuk da görünmeyen bir dokunuşla başlar; gönül ufkunda beliren ilk uyanışla, ilk cemreyle…
İLK CEMRE: HAVAYA
Receb-i Şerif: Hürmet ve Hazırlık Ayı
Cemre önce havaya düşer. Görünmez ama hissedilir. Ayaz sürer; fakat hükmü zayıflar. Ufukta bir değişim vardır.
Receb ayı böyledir. Henüz kışın ağırlığı üzerimizdedir, dünya telaşının soğuğu her yanımızı sarmıştır ve fakat ruhun göğünde ince bir esinti dolaşmaya başlar. Kalpte bir toparlanma arzusu uyanır. Dağılmış düşünceler yön bulur. Önemsiz görünen meşgaleler o ilk esintiyle anlamını yavaş yavaş kaybeder. Niyet saflaşır, istikamet netleşir.
Korkmak, saygı duymak, tazim göstermek anlamlarına gelen recb kökünden türeyen receb, hürmet ve yüceltme anlamını içinde taşır. Bu ay, haram aylar olarak bilinen ve savaşmanın yasak sayıldığı dört aydan biridir; hürmetin, sükûnun ve ilâhî sınırlara saygının öne çıktığı bir zaman dilimidir. Üç ayların ilk basamağı olan receb ayı, bu yönüyle kalbin yeniden edebe, saygıya ve kulluk bilincine çağrıldığı bir başlangıç kapısıdır. Adeta insanın dış gürültüden iç sükûna yöneldiği, kalbin katılaşmış yönlerini törpüleyip Rabbin huzuruna hazırlanma vaktidir.
İç dünyada uyanan bu saygı ve sükûnet, ruh iklimini değiştiren ilk esinti gibidir, görünmez ama her şeyi etkiler. Kalp, önce hürmetle yumuşar, sonra yönünü bulur. Tıpkı baharın toprağa ulaşmadan önce havada hissedilmesi gibi manevî diriliş de önce kalbin havasında başlar.
Hava nefes gibidir, görünmez ama hayat onsuz sürmez.
Hava yön verir, rüzgârın istikameti değiştiğinde yolculuk da değişir.
İç dünyanın havası değişmeden insanın dünyası değişmez. Toprak ancak hava ısındığında uyanır, kalp de ancak ruh iklimi yumuşadığında dirilmeye başlar. Kışın en sert anında bile baharın ilk haberi toprağa değil havaya düşer.
Receb-i Şerif işte bu ilk uyanıştır.
Peygamber Efendimizin öğrettiği:
“Allah’ım, receb ve şabanı bize mübarek kıl, bizi ramazana ulaştır.” duası, dirilişe yönelmenin ve hazırlığa razı oluşun ilanıdır; çünkü insan önce istikametini belirler, sonra yolunu…
Receb ayı, niyetin tohum gibi iç dünyada çatlamaya hazırlandığı, kalbin uzun bir dağınıklıktan sonra kendini toparlayıp kıbleye döndüğü vakittir. Ruh, sessiz fakat kararlı bir şekilde “Dönüş yoluna girdim.” der. Henüz büyük coşku ve görünür değişim yoktur ve fakat yön tayin edilmiştir. Yönünü Hakk’a ve hakikate çeviren kalp için diriliş fiilen başlamış demektir.
İlk cemre; bir çağrı gibidir; bir hatırlatma, bir dönüş daveti…
Kalp bu daveti duyduğunda uzun kışın aslında sona ermek üzere olduğunu anlar.
KABZ HÂLİNDEN BAST HÂLİNE: RUHUN BAHARA YÜRÜYÜŞÜ
Bazen insan, sebebini tam açıklayamadığı bir daralma yaşar. Gönül daralır, ibadetler ağırlaşır, zihin bulanır… Ehl-i irfanın “kabz” dediği bu hâl, ruhun adeta kış mevsimidir.
Ardından bir ferahlık doğar: Kalp genişler, umut belirir, ibadet kolaylaşır, insan içten içe aydınlanmış gibi hisseder. Bu da “bast” hâlidir. Manevî haller gibi kabz ve bast da gelip geçicidir ve lâkin her bast, gizli bir dirilişin işaretidir.
Receb-i Şerif’in gelişiyle hissedilen o ince değişim, çoğu zaman ruhun kabzdan basta geçişine benzer. Henüz her şey çözülmemiştir, buna rağmen iç dünyada bir genişleme başlamıştır. İnsan farkında olmadan nefes aldığını hisseder, kalp uzun bir sıkışmadan sonra yavaş yavaş açılır.
Bu açılış şaban ayında derinleşir, merhamet ve rikkat kalbin damarlarına yayılır; fakat gerçek genişlik Ramazan’da tamamlanır. Oruçla arınan nefis, Kur’an’la aydınlanan kalp ve namazla doyuma ulaşan ruh, nihayet inşiraha ulaşır; göğsün bütünüyle açıldığı, kalbin huzurla dolduğu, insanın kendisiyle ve Rabbiyle barıştığı bir ferahlık hâline… Artık daralma geride kalmış, ruh baharına kavuşmuştur.
İKİNCİ CEMRE: SUYA
Şaban-ı Şerif: Temizlik ve Arınma Ayı
Dış dünyamızda ikinci cemre suya düşer ki su, arınmanın remzidir. Cemreyle buz çözülür, akış başlar. Sertleşen nehirler yumuşar ve hayat veren su, vakarla kendi yatağını bulur. Tabiatta şahit olduğumuz bu uyanış, aslında iç dünyamızdaki büyük dönüşümün habercisidir; zira şaban ayı, gönül nehrinin çözülüşüdür.
Receb-i Şerif’te değişen manevi hava, şaban ayı ile birlikte kalbin derinliklerine işlemiş, damarlardaki o kaskatı kesilmiş gafleti kırmıştır. Kelime kökü itibarıyla "dağılmak, kollara ayrılmak" anlamındaki şa‘b’dan türeyen şaban, kamerî yılın receb ayından sonra, ramazandan önce gelen o mübarek köprüsüdür. Bu isim, adeta kalpte biriken niyetlerin ve yönelişlerin bir pınar gibi kaynamasını, bendini aşan bir akışa kavuşmasını çağrıştırır. Nitekim bu ayda amellerin Allah’a arz edildiği bildirilmiş, Peygamber Efendimiz, ümmetine örneklik teşkil edecek şekilde bu ayı çoğunlukla oruçla ihya etmiştir. İnsanların çoğunun gafletle kıymetini fark edemediği bu zaman dilimi, aslında iç dünyada sessizce yapılan hazırlığın artık dışa vurduğu, görünür hâle geldiği bir makamdır.
Receb ayında uyanan o latif niyet, şaban ayında artık ayaklanıp yürümeye başlar. Burada sadece "hazırlanmalıyım." tesellisiyle yetinilmez; söz fiile, istek ise cehd ve gayrete inkılap eder. Beden suyla paklanırken kalp de kendi diriliş suyunu bulur: Kur’an’ın o eşsiz sadası ve tövbenin arıtan gözyaşı...
Şaban ayı, tövbe ile kalbin ağır yüklerinden sıyrıldığı bir arınma vaktidir. Kur’an’ın ilahi beyanı bu ayda gönle bir muştu gibi dokunur; okunan her ayet, dinlenen her aşır, ramazandaki büyük buluşma öncesi kurumuş ruh köklerine sızan bir ön hazırlık suyu gibidir.
Bu manevi iklime eşlik eden mahzun bir gözyaşı, günahlarla sertleşmiş gönül toprağını yumuşatır. Tövbe, iç dünyayı yıkayıp kirleri çözerken vahyin o dirilten nefesi, insanın omuzlarındaki ağır yükleri birer birer hafifletir. Şaban, kulun Kur’an’a kulak kesildiği, tövbe ile de kalbini kelamullaha uygun hale getirdiği o mübarek eşiktir.
Bu yumuşamayla birlikte içimizde affetme cesareti filizlenir; insan hem başkalarını bağışlamayı öğrenir hem de kendi hatalarından dersler çıkartarak geleceğe daha ümitvar bir nazarla bakmaya başlar. Artık pişmanlıklar birer pranga değil, menzile ulaştıran birer binek hükmündedir. Kırgınlıklar erir, öfke buzları çözülür, katı duygular yerini merhametin o kuşatıcı sıcaklığına bırakır; zira şaban ayı, nefsin karanlık dehlizlerinden çıkıp ruhun aydınlık ufkuna kanat çırpma vaktidir.
Merhamet çoğaldıkça başkasının acısı daha derinden hissedilir. Yetimin bakışı, yoksulun sessizliği, mazlumun duası artık sağır kalplere çarpıp geri dönmez, aksine dupduru bir gönle şifa gibi dokunur; çünkü buz çözüldüğünde su sadece akmaz, beraberinde hayat da taşır. Kalbin donmuş damarları, vahyin dirilten etkisiyle açıldığında iç dünyada manevi dolaşım yeniden başlar. Uzun zamandır hissedilmeyen o asil duygular yuvasına geri döner: şefkat, incelik, hassasiyet, mahviyet ve rikkat... İnsan, bu iklimde yeniden hakikati duyabilen ve duyduğunu fehmeden bir kul hâline gelir.
Şaban ayı; ruhun latifleştiği, kulun Rabbine bir adım daha yaklaştığı o mukaddes eşiği temsil eder. Artık diriliş müjdesi her zerrede, her nefeste hissedilmektedir. İç dünyada maneviyat suları gürül gürül akmaktadır; biliriz ki toprak ne kadar verimli olursa olsun, su olmadan tohum filiz vermez. Kalp de Kur’an’ın şifası ve tövbenin samimiyetiyle yoğrulmadan hakikatin tohumlarını meyveye durduramaz.
İkinci cemre, bu yüzden şefkatli bir kıyamdır. Katılığın inceliğe, kuruluğun akışa, uzaklığın yakınlığa dönüşmesidir. İnsan, içinden akan bu yeni hayatla birlikte derinden hisseder ki bahar artık çok yakındır.
SON CEMRE: TOPRAĞA
Şehr-i Ramazan: Rahmet ve Diriliş Ayı
Nihayet son cemre toprağa düşer.
Uzun bir bekleyişin, derinlerde olgunlaşan bir hazırlığın son nefesidir bu. Hava yumuşamış, sular çözülmüş, şimdi hayatı doğuracak rahmetin vakti gelmiştir.
Toprak insanın mayasıdır; onunla beslenir, sonunda yine onda sırlanır. Toprak; tevazudur, sabırdır, sırdır, vefadır. İnsan ondan alır, onu yorar, onu yaralar; o ise yine bağrını açar, yine verir. Gözyaşını da teri de tohumu da hayata çevirir. İçine atılanı sabırla saklar, zamanı gelince filiz, çiçek ve rızık olarak geri verir. Suskun görünür ama bağrında nice hayatlar taşır. Toprak kulluğun aynasıdır; secdede alın ona değer, insan en büyük yakınlığı en büyük tevazuda bulur.
Ramazan, insanın gönül toprağına düşen cemredir. Oruç, nefsin sert kabuğunu çatlatır. Namaz, kalbi doyurur. Zekât ve sadaka, içte saklı merhameti filizlendirir. Böylece insanın iç dünyasında görünmeyen bir bahar başlar. Sabır kök salar, şükür tomurcuklanır, merhamet meyveye durur. İç âlem dirilmeden dış âlem dirilmez; kalp bahara ermeden dünya bahara ermez.
İnsanın en verimli hâli, toprağa en çok benzediği hâlidir:
Sessiz, mütevazı, sabırlı, vefalı ve cömert…
Ramazan, insana özünden uzaklaşmamayı, bir nevi toprak gibi olmayı öğretir; alçaldıkça yücelmeyi, boşaldıkça dolmayı, verdikçe çoğalmayı… Toprağa düşen cemre nasıl baharın eşiği ise ramazan da ebedî dirilişin eşiğidir. Bu dirilişin en güçlü nefesi ise Kur’an’dır; çünkü o, kalpleri uyandıran, besleyen ve yeniden hayata döndüren ilahî kelamdır.
KUR’AN, KALPLERİN BAHARIDIR
Rabbimiz, bu kutlu kelamın dirilten etkisini ve kalplerdeki karşılığını şöyle ferman buyurur:
“Ey iman edenler! Allah ve Rasûlü sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman onlara uyun.” (Enfâl, 24)
Bu çağrı, kuru toprağın suya kavuşması gibidir; ruhun asıl kaynağıyla buluşması, kalbin yeniden hayat bulmasıdır.
Hazreti Ali ne de güzel söylemiş:
“Her şeyin bir baharı vardır. Kalplerin baharı Kur’an, Kur’an’ın baharı da inmeye başladığı ay olan ramazan ayıdır.”
Ramazanın asıl sırrı bu cümlelerde özetlenmiştir.
İşte sır burada…
Tabiatın baharı cemreyle başlar, kalbin baharı Kur’an’la; zira cemre toprağı ısıtır, Kur’an kalbi diriltir.
Nitekim Rabbimiz buyurur:
“İşte biz böylece sana emrimizle ölü kalplere hayat bahşeden bu Kur’an’ı vahyettik.” (Şûrâ, 52)
Cemre donmuş tabiatı uyandırır, Kur’an donmuş vicdanı…
Cemre toprağın içindeki tohumu harekete geçirir, Kur’an kalbin derinliklerindeki imanı…
RAMAZAN, KUR’AN’IN BAHARIDIR.
Vahyin ilk ışığı bu ayda doğmuştur. Karanlık bir gecede gökyüzünden yeryüzüne inmeye başlayan o ilahî kelam, aslında insanlığın kalbine düşen en büyük cemredir. Kur’an, ruhun susuzluğunu gideren, ölü kalpleri dirilten bir âb-ı hayattır. O günden beri Ramazan, yalnızca zamanın bir dilimi değil; vahyin yeniden hatırlandığı, yeniden yaşandığı ve insanı yeniden dirilttiği bir rahmet mevsimi olmuştur. Bu iklim, iman eden gönüller için sığınılacak en güvenli limandır.
Nitekim ayet-i kerimede müjdelendiği üzere:
“Biz Kur’an’ı mü’minlere şifa ve rahmet olarak indiriyoruz. O, zalimlerin ise ancak ziyanını artırır.” (İsrâ, 82)
Şifadır; çünkü hasta ve yaralı kalpleri onarır.
Rahmettir; çünkü hem kalbi diriltir hem hayatı bereketlendirir.
Nurdur; çünkü kalbe istikamet, hayata anlam kazandırır.
Aynı vahiy, hakikate sırt çeviren kalplerde bambaşka bir tesir doğurur. Işık göze değil, göz ışığa kapandığında karanlık koyulaşır. Kur’an, kimi gönülde bahar açtırır, kimi gönülde fırtınayı büyütür; çünkü vahiy insanı zorla değiştirmez, içinde saklı olanı görünür kılar. Açık bir kalpte huzur ve sükûnet olur, kapalı bir kalpte ise daralma ve huzursuzluk... Sönmüş hisler yeniden ısınır, unutulan incelikler hatırlanır, içte biriken düğümler çözülür, katılık yumuşar, uzak düşmüş gönüller arasında yeniden bir yakınlık doğar. Tevazuya yönelen gönül onda şifa bulur, kibirle mühürlenen kalp ise ondan rahatsız olur.
Ramazan, kalbe inen vahyin bahar mevsimidir. Kur’an’la buluşan kalp, uzun ve yorucu bir kıştan sonra çiçek açan bir bahçe gibidir. İç dünyayı örten sis dağılır, insan kendini, Rabbini ve yönünü daha açık seçik idrak eder. Kalpte yeni bir denge kurulur, umut sessizce kök salar, merhamet derinleşir, sabır olgunlaşır, şükür hayatın her alanına yayılır. İnsan arındıkça hafiflediğini, affettikçe genişlediğini, secde ettikçe içten içe yüceldiğini fark eder.
Böylece ramazan, yalnızca takvimde yer alan bir ay olmaktan çıkar; insanın varlığını içten içe yeniden inşa eden bir diriliş iklimine dönüşür. Vahyin değdiği yerde donukluk çözülür, kalp asli berraklığına doğru akmaya başlar. Kalbin derinliklerinde saklı duran iyilik çekirdekleri bu ayda uyanır. Küskünlüklerin sert kabuğu çatlar, mesafeler kısalır, gönül kapıları daha kolay aralanır. İnsan yüklerinden sıyrıldıkça hafifler, ibadet, alışkanlıktan çok buluşmaya dönüşür. Secde, sadece bedenin değil, bütün benliğin teslimiyetine dönüşür, dua ise söz olmaktan çıkıp hâle bürünür.
İşte asıl bahar budur; çünkü gerçek bahar, dalların yeşermesinden önce kalbin dirilmesidir. Hakiki uyanış, tabiatın hareketlenmesinden öte insanın yönünü yeniden Rabbine çevirmesidir ve cemrelerin en büyüğü, toprağı ısıtan değil, kalbi hayata döndürendir.
CEMRELER GÖNLÜMÜZE DÜŞTÜ MÜ?
Üç cemre tamamlandığında tabiat uyanır. Uzun ve sessiz bir kışın ardından hayat yeniden dile gelir. Ağaçlar tomurcuklanır, kuşlar yuvalarına döner, toprağın derinliklerinde saklanan sırlar yüzeye çıkar. Yeryüzü, kudret-i ilâhînin “ol” emriyle yeniden ayağa kalkar. Donmuş nehirler çözülür, rüzgârın sesi bile değişir; sert ve keskin esintilerin yerini yumuşak, serin ve umut taşıyan nefesler alır.
Şair Erdem Bayazıt ne de güzel tasvir etmiş böylesi dirilişleri:
“Gün olur toprak uyanır, uyanır böcekler
Sarı bozkır titrer, çıplak dağlar yeşerir
Gök yıkanır kirli dumanlardan
Su coşar, deniz kabarır, canlanır ölü şehirler
Yemyeşil bir rüzgâr eser yıldızlar arasından.”
İşte ramazan da böyledir. Görünürde sadece takvim yaprakları değişir ve fakat hakikatte kalplerin iklimi dönüşür.
Ramazan-ı Şerif, insanın içinde başlayan ve dalga dalga bütün hayatına yayılan bir bahar mevsimidir.
Oruç nefsin baharıdır. Yıllarca kontrolsüz büyüyen arzular bu ayda budanır, taşkınlıklar dizginlenir. Açlık insanı zayıflatmaz; aksine nefsin gürültüsünü susturur, ruhun sesini işitilir kılar. Budanan her dal, aslında daha gür çiçek açacak bir hayatın hazırlığıdır.
Teravih ruhun baharıdır. Geceler, gafletin değil yakınlığın mekânına dönüşür. Kıyamlar uzadıkça kalbin üzerindeki ağırlık hafifler, insan kendini Rabbine daha yakın hisseder. Secdeler derinleştikçe ruh, kışın soğukluğundan kurtulur ve huzurun sıcaklığına kavuşur.
Teravih, aslı itibarıyla ruh ile aynı kökten, aynı "nefes" ve "esinti"den gelir. Kelime anlamı "dinlendirmek" olsa da kökünde saklı olan o ilahi rüzgâr, kıştan çıkmış yorgun gönüllere taze bir can üfler. Aynı kökten süzülüp gelen "rayiha" gibi, bu namaz da ramazan ayının o kendine has güzel kokusunu kalbin en derin odalarına taşır. Bu ay, sadece bir ibadet zamanı değil, her teravihle beraber gelen yeni bir ruh, taptaze bir nefes ve gönül coğrafyasını saran huzurlu bir esintidir.
Kur’an-ı Kerim kalbin baharıdır. Her ayet, iç dünyada açan bir çiçek gibidir; okundukça anlamı derinleşir, dinlendikçe ruhu besler. İlahi kelamla temas eden kalp, kuraklıktan kurtulmuş bir vaha gibi yeniden canlanır.
Tefekkür aklın baharıdır. İnsan, varlığa yeniden bakmayı öğrenir; sıradan görünen şeylerin ardındaki hikmeti fark eder. Düşündükçe zihnin perdeleri aralanır, kalple akıl arasında kopmuş bağlar yeniden kurulur.
Sabır iradenin baharıdır. Zorluklar karşısında dağılmayan insan, içindeki gücü keşfeder. Beklemek yıpratmaz; aksine kökleri derinleştirir, dayanma kudretini artırır ve kişiyi olgunlaştırır.
Tövbe vicdanın baharıdır. Kalbi ağırlaştıran yükler bırakılır, insan kendisiyle yeniden barışır. Pişmanlık rahmete açılan bir kapıya dönüşür, kirlenen iç dünya arınarak berraklaşır.
Kadir Gecesi ömrün baharıdır. Bu gece, insanın kıymet bulduğu, ruhun yüceldiği ve vahyin diriltici nefesinin gönüllere dokunduğu eşsiz bir vakittir. Bir ömre bedel olan bu anlarda affın kapıları sonuna kadar açılır, dualar en hızlı şekilde menziline ulaşır. İnsan geçmişinin yüklerinden arınır ve yeni bir başlangıca çağrılır. Bu gece, ömrün geri kalanı için taze bir nefes, bereketli bir tohumdur.
Ve bayram…
Bayram, yaratılış kodlarına yeniden ayarlanmış olmanın sevinci ve dirilişin ilanıdır. Sadece bir kutlama değil; bir yolculuğun tamamlandığını, sabrın rahmete dönüştüğünü ve kulluğun huzura ulaştığını müjdeleyen ilahi bir lütuftur.
Bayram sabahı, kalplerin üzerindeki perde kalkmış gibidir. Küskünlükler anlamını yitirir, dargınlıklar çözülür, kapılar ve gönüller birlikte açılır; çünkü bayram, insanın insana yeniden emanet edildiği gündür.
Bu coşkunun en derin ifadesini ve hakiki bayramların manasını, Alvarlı Efe’nin gönül diliyle söylediği o hikmetli niyaz ne de güzel anlatır:
“Can bula cananını,
Bayram o bayram ola
Kul bula sultanını,
Bayram o bayram ola.
Hüzn ü keder def ola
Dilde hicâb ref ola
Cümle günah aff ola
Bayram o bayram ola.”
Gerçek bayram, yeni elbiselerle birlikte eski yükleri de üzerinden bırakabilmektir.
Gerçek bayram, kurulan sofralar kadar arınmış ve ferahlamış bir kalbe sahip olmaktır.
Gerçek bayram, kalabalıkların ortasında bile Allah’a yakınlığın huzurunu yaşayabilmektir.
Şimdi kendimize soralım:
Cemreler bizim de gönlümüze düştü mü?
Ruhumuzun ufkunda esen o ilk meltem, içimizdeki havayı değiştirdi mi?
Katılaşan yanlarımız yumuşadı mı, kalbimizdeki buzlar çözüldü mü?
En mühimi; içimizde saklı duran o mübarek tohumu çatlatıp gönül toprağımızı büyük dirilişe açmaya hazır mıyız?
Unutmayalım!
Cemre düştü diye bahar kendiliğinden gelmez. Tohumun çatlamaya razı olması, dar ve karanlık kabuğundan vazgeçmesi gerekir; çünkü kabuk kırılmadan filiz doğmaz. Toprağın sinesindeki karanlığa razı olmayan çekirdek, güneşin nuruna kavuşamaz.
GÖNÜLLERE BAHAR TAŞIYAN CEMRE OLABİLMEK
İçten bir yöneliş olmadan diriliş olmaz, samimi bir hicret başlamadan ramazan hakiki manasına erişmez. Kalbimiz gerçekten kıblesine döndüğünde ise bahar artık dışarıda değil, içimizde başlar.
Bilinmelidir ki böyle bir bahar, mevsimlerle gelip geçmez, ebediyetin ufkunda solmayan bir dirilişe dönüşür. Nitekim Rabbimizin müjdelediği o ebedî bahar şöyledir:
“Allah’a karşı gelmekten sakınan ve saygı dolu bir gönülle O’nun istediği gibi kulluk yapanlara va‘dedilen cennetin misâli şöyledir: Ağaçlarının arasından ve köşklerinin altından ırmaklar akar, yiyecekleri de, gölgesi de devamlıdır. İşte Rabbine karşı gelmekten sakınıp günahlardan korunmaya çalışanların mutlu sonu budur.” (Ra‘d, 35)
Bu müjde, kalbini bahara hazırlayan kulun menzilidir; ancak ukbadaki her menzil, bu dünyada atılan bir adımla başlar. Gönlüne cemre düşen her mümin, aslında o ebedî gölgeye ve bitmek bilmeyen rızıklara giden yolun yolcusudur.
Öyleyse asıl soru şudur:
Bu yolculuk yalnız kendi içimizde mi kalacak?
Ramazan boyunca ısınan kalp, yalnız kendi baharını yaşamakla yetinir mi?
İç dünyada saklı kalan bir diriliş, kemale ermiş sayılır mı?
Hakiki bahar, başkasının kışına dokunabildiğimizde başlar. İçimizde yanan ateş, başka gönüllere şifa taşıdığında anlam kazanır; çünkü cemre sadece beklenen bir sıcaklık değil, bizzat sunulan bir ılıklıktır.
Soğumuş bir kalbe dokunan bir tatlı söz, kırılmış bir gönlü onaran sükûnet, kararmış bir çehreyi aydınlatan tebessüm… İşte gönle düşen cemreler bunlardır. Ramazanda ısınan kalp, affettikçe genişler, paylaştıkça bereketlenir. Secdeyle yumuşar, infakla kemale erer. Nihayet insan bir gün şunu fark eder:
Bazen insanın kendisi bir cemre olur.
Tıpkı 90’lı yıllarda gönlümüzü ısıtan o ezgide geçtiği gibi:
Yeşerdik çiçek açtık, hayatın baharında,
Ne havaya ne suya, gönle düşen cemreyiz.
Ilık bir imbat gibi kara kış ortasında,
Ne havaya ne suya, gönle düşen cemreyiz.
Her müminin başında doğuştan sevda tacı,
Böylesine hasretim, gök katında ilacı,
Nedenini sorarken geçmişe acı acı,
Ne havaya ne suya, gönle düşen cemreyiz.
Binbir çile içinde bir canımız var ödünç,
Omuzlardaki yükün ateşinden kaçmak güç,
Her yerde, her zamanda, yılda değil günde üç,
Ne havaya ne suya, gönle düşen cemreyiz.
Sözün özü:
Baharı beklemekten daha kıymetli olan, gönüllere bahar taşıyan cemre olabilmektir.
-
Mehmet Ali 13 saat önce Şikayet EtGönlünüze,Kaleminize Sağlık .Beğen
-
Yasin BULUT 14 saat önce Şikayet EtAllah razı olsun, ne kadar içten bir yazı...Beğen