Ramazan oruç bitince başlar Oruçlu doğar insan, ölümün iftar sofrasına
Bugün günlerden bayram…
Kalbimizde iki duygu yan yana duruyor: Bir yanda erişilmiş bir nimetin sükûnetli sevinci, diğer yanda uğurlanmış bir misafirin ince sızısı.
Sevinçliyiz; çünkü ramazana eriştik, onun rahmetinden nasiplenmeye gayret ettik. Lakin hüzünlüyüz de; o mübarek zaman, vuslatın tadı damağımızda kalarak usulca sırlandı. Sanki bir kapı aralandı, içeriye bir nur süzüldü ve şimdi o kapı yavaşça kapanırken biz ruhumuzun dehlizlerinde o nurdan ne kaldıysa onunla baş başayız.
Bu hüzün yalnızca ayrılığın hüznü değil, kalbimizin sınırlarını zorlayan, bizi bizden alıp uzak diyarlara götüren bir sızıdır. Bu, milletimizin ve ümmetimizin ağır yükünü yorgun omuzlarımızda hissetmenin, kardeşimizin acısını kendi bağrımızda duymanın adıdır.
Biz buralarda bayram sabahının aydınlığına uyanırken nice coğrafyada sabahlar bir türlü ağarmıyor. Bizim semalarımız sala ve ezanlarla huzur telkin ederken başka bir gökyüzü siren sesleriyle korkuyla ürpertiyor. Gazze’de çocuklar bayrama uyanamadan toprağa veriliyor. Mescid-i Aksa mahzun, kapıları ibadete kapalı, secdeye hasret… Doğu Türkistan’da bir annenin duası sessizliğe gömülüyor. Arakan’da bir yuva daha yersiz yurtsuz kalıyor ve daha başka diyarlarda aynı acı, aynı hüzün, aynı sessiz çığlık yankılanıyor.
Bir yerde bayramlıklar giyiliyor, bir başka yerde çocuklar kefene sarılıyor. Bir yanda bereketli sofralar, diğer yanda enkaz altında yarım kalmış hayatlar... Kalem tutması gereken eller korkuyla birbirine sarılıyor, defter açılması gereken sınıflar toz ve dumanla örtülüyor. İşte bu yüzden tebessümümüz eksik, bu yüzden sevincimiz boynu bükük kalabiliyor.
Biliriz ki…
Hakiki bayram; geçici neşelerin ötesinde, zulmün lâl olduğu, mazlumun gözündeki yaşın silindiği, adalet ve merhametin yeryüzüne mühür gibi vurulduğu o kutlu vakittir. Bizim için asıl bayram, yeryüzünde tek bir yetimin dahi boynu bükük kalmadığı gündür.
O gün geldiğinde bayram bir sevinç olmanın ötesinde insanlığın yeniden dirilişi, vicdanların yeniden konuştuğu bir rahmet iklimi olacaktır. Kalpler arınacak, yükler hafifleyecek, dualar kabulün eşiğine varacaktır ve o zaman bayram, gerçek manasına kavuşacaktır:
Hüzn ü keder def’ ola
Dilde hicâb ref’ ola
Cümle günâh af ola
Bayram o bayram ola
Mevlâ bizi afv ede
Gör ne güzel ‘ıyd ola
Cürm ü hatalar gide
Bayram o bayram ola
Şimdi, geride bıraktığımız Ramazan-ı Şerif’ten heybemizde ne sızdıysa o bereketli iklimden ruhumuza ne sirayet ettiyse asıl manasını işte bu şuurda bulacak. Ramazan bizden razı olup da mı gitti, yoksa biz bu manevi fırsatı değerlendiremedik mi? Orasını yalnızca Allah bilir; lakin biz ondan bize kalanlarla, o seher vakti edilen samimi tövbelerle ve kalbe düşen o ince sızılarla yolumuza devam edebiliriz.
Vakit, heybemize dolan o nurları sönüp gitmemesi için bağrımıza basma, muhafaza etme vaktidir. O sızı ki; bizi diri tutar, o nur ki; karanlıkta yolumuzu aydınlatır. Şimdi o bereketi bir selamla, bir ikramla, bir dua ile aleme yayma zamanıdır.
RAMAZAN ORUÇ BİTİNCE BAŞLAR
Ramazanı uğurladık. Sahur vakitlerinin o mahzun sessizliği çekilip gitti gecelerden. Uykuyla uyanıklık arasında edilen o mahmur dualar, o loş sofralar artık hatıraya dönüştü. Gecenin en koyu anında kâinatın zikrine karışan o kaşık sesleri sustu. O vakitlerde gökten inen sekinet çekildi, yerini zamanın sıradan akışı aldı.
İftar saatlerinin o mukaddes bekleyişi, ezanı beklerken kalpte yükselen o tatlı heyecan, o titreyen vakit, ilk yudum suyun verdiği o tarifsiz ferahlık... Hepsi geride kaldı. Yerine, her an ulaşılabilen nimetin sessiz alışkanlığı yerleşti.
Sofralar toplandı, o bereketli iftar kalabalıkları dağıldı. Teravihlerin o uzun ve huzurlu kıyamları sona erdi. Camilerin omuz omuza veren sıcaklığı çekildi, yerini hüzünlü bir sükûta bıraktı.
Bir ay boyunca hayatın ritmi değişmişti. Geceler uzamış, kalpler yumuşamış, zaman sanki asıl yurduna ayarlanmış gibi başka bir anlam kazanmıştı. Kelimeler incelmiş, bakışlar durulmuş, eller merhametle birleşmişti. Ramazan-ı şerif, bizi bu dünyadan alıp bir süreliğine ruhumuzun asıl iklimine taşımıştı.
Şimdi ise aynı saatler, aynı sokaklar, aynı hayat var. Ama bir şey eksildi; sanki içinden bir parça çekilip alınmış gibi, sanki ruhu bir an sılaya ermiş de sonra yeniden gurbetin içine bırakılmış gibi.
Giden, bizim en diri hâlimizdi. Geriye kalbimizin derininde taşınan hüzün kaldı.
Gerçekten bitti mi? Yoksa asıl şimdi mi başlıyor?
Üstad Necip Fazıl, ibadetin ruhunu hayatın bütününe yayan o sarsıcı ölçüyü ne güzel dile getirmişti: “Namaz camiden çıkınca, hac Mekke’den dönünce, Ramazan ise oruç bitince başlar.”
İbadet, belli bir vakte hapsedildiğinde kanadı kırık kalıyor, asıl manasını hayatın kılcal damarlarına yayıldığında bulabiliyor. Ramazan-ı Şerif boyunca tutulan oruçlar, eda edilen namazlar, gönülleri yıkayan Kur’an-ı Kerim tilavetleri bir varış noktası değil, aslında önümüzdeki on bir aya hazırlanmak için bir azıktı. Bu mübarek ayda edilen her dua, tutulan her oruç, okunan her mukabele, adeta bir yılın manevi provası gibiydi.
Bir ay boyunca kendimizi sakındık; yalandan, gıybetten, öfkeden, malayani kelamlardan, harama meyleden gözlerden ve yorulan kalplerden...
Şimdi o ağır ve vakur soru, tam karşımızda duruyor: Ramazandan biz neler alabildik? Bu ay bizi dönüştürdü mü, yoksa biz onu sadece yaşayıp geçtik mi?
Ramazan, insanın kuşanması gereken bir "hâl" idi. Eğer o nezaket ve sükûnet hâli devam ederse ramazan kalbimizde sürecek; etmezse heybemizde sadece tozlu hatıralar kalacak. Belki de asıl meselemiz şu:
Biz mi orucu tuttuk, yoksa o mu bizi tutup ayağa kaldırdı?
Bu soru, sadece bir nefis muhasebesi değil, bir istikamet arayışıdır. Bir ay boyunca içimizde uyanan o rahmani kıpırtının, şimdi hangi menzile akacağına karar verme vaktidir; zira Ramazan bittiğinde geriye hatıralardan ziyade kalıcı bir iz, yankısı bitmeyen bir çağrı ve asil bir davet kalır.
O davet ki, insanı yeryüzünün gürültüsünden çekip kendi hakikatine, yani Rabbine doğru çağırır.
ORUCUN ARADIĞI İNSAN: BİR DİRİLİŞ MUŞTUSU
Bu kutlu yolda insan asla yalnız değildir. Bu yolu adımlayanlar, bu ulvi çağrıyı kalbiyle duyanlar ve bu arayışı bir ömür derdi kılan öncülerimiz vardır. Kimi bir dua gibi fısıldar hakikati, kimi bir şiir gibi nakşeder gönüllere, kimi de gür bir diriliş nidası olur...
Onlardan biriydi Üstad Sezai Karakoç. O, orucu sadece bir ibadet olarak anlatmakla kalmadı; onu bir medeniyet ufkuna taşıdı, bir ruh inkılabına dönüştürdü.
Onun kaleminde oruç; bir mahrumiyet değil, bir uyanış muştusudur. Bir eksiliş değil, hakikate doğru kanatlanış, bir yüceliş hikâyesidir. Ramazan-ı Şerif ile başlayan o iç yolculuk, onun satırlarında derin bir mana denizi olur; sorulara cevap, arayışlara sarsılmaz bir istikamet sunar. Bu sebeple, "orucun aradığı o hakiki insanı" bulmak için, onun o berrak çağrısına kulak vermek gerekir.
Sadece bir ayı tasvir etmedi, ramazan üzerinden insanı, hayatı ve eşyayı yeniden okumaya davet etti bizi.
Samanyolunda Ziyafet adlı o müstesna eserindeki her yazı, insanı kendi iç kalesine döndüren, onu yeniden inşa etmeye çağıran birer diriliş beyannamesidir. Farklı zamanlarda yayımlanan bu yazılarla orucu, sadece mideyi aç ve susuz bırakmakla sınırlı görmedi. Aksine onu, prangalarından kurtulan ruhun ayağa kalkışı ve büyük bir diriliş hamlesi olarak ele aldı.
Üstadın satırlarında Ramazan, yeryüzünün dar sınırlarını aşar; gökyüzünde kurulan büyük bir sofraya dönüşür. Bu sofraya davet edilen insan, kalbini, zihnini ve hayatını bu izzete hazırlamakla mükelleftir. İbadetleri manevî silahlar olarak nitelemesi, derin bir idraki gösterir. Namaz, oruç, hac ve zekât yalnızca yerine getirilen vazifeler değildir; insanı dağılmaktan koruyan, iç ve dış savrulmalara karşı muhafaza eden ilahî ölçülerdir.
Hayatın gürültüsü ve dünyanın hırçın dalgaları karşısında ayakta kalmak isteyen kişi, bu manevî donanımı kuşanır; çünkü insan, önce kendi içindeki dağınıklıkla yüzleşir. Oruç bu mücadelenin en derin halkasıdır. Aç bırakmaz, uyandırır; susturmaz, insanın iç sesini belirgin hâle getirir.
Eserdeki başlıklar bu hakikati açıkça dile getirir: Betonları Kıran Oruç, Rûhun Şöleni, Diriliş Saati, Gök Armağanı Oruç… Her biri, orucun ferdî bir ibadet olmanın ötesinde hayatın tamamını kuşatan bir dönüşüm olduğunu hatırlatır.
Bu eser her yıl yeniden okunmayı hak ediyor; zira ramazan her yıl aynı rahmetle gelir ama insan değişir. Aynı satırlar her okuyuşta yeni bir kapılar aralar.
Sezai Karakoç, orucu bir ruh şöleni olarak anlatır. Bu şölen, yalnız iftar sofralarıyla sınırlı kalmaz. Asıl sofra, insanın iç dünyasında kurulur. İnsan o sofrada kendi hakikatiyle karşılaşır.
Nitekim İnsan ve Oruç şiirinde bu hakikati bize hatırlatır:
“Oruç, ruhun sesi gelir her yıl
Gümüş topuklarını dokundurur kalbimize
Vücut dönmeğe başlar bir tapınağa kurban gibi
Yapılır örtülür uçurumları yakan dualardan
Ten ruhun avuçlarının içinde
Hilkat günlerinin yeniden oluşun terlerini döker
İnsan gecesini değiştirir gündüzüne erer
Bir mevsime döndürür zamanı hiç değişmeyen
İnsanın olma vaktidir bu erme fırsatı
Ruh emzirir anne gibi yeri göğü fecri
Yeni bir insan gelip nöbete duracaktır
Eskisi çürümüş bir heykel gibi devrildiğinden
Ey oruç, diriltici rüzgâr, İslam baharı
Es insan ruhuna inip yüce ilham dağından
Kevser içir, âb-ı hayat boşalt kristal bardağından
Susamış ufuklara, insan kalbinin ufuklarına”
Bu diriltici rüzgâr bizden ne bekler?
Nasıl bir kalbe uğramak ister?
Nasıl bir insanı arar?
Bu soruların cevabı, orucun mahiyetinde gizlidir.
Oruç, sıradan bir aç kalma hâli değil; bir çağrı, bir diriliş, bir inşadır.
Orucun aradığı insana gelince o, Kur’an’la dirilen, namazla doğrulan, merhametle örtünen, iyiliği çoğaltmak ve kötülüğe karşı durmak için cehd-ü gayretle koşturan insandır.
ORUÇ DA SUSAR, ORUÇ DA ACIKIR
Biz hep orucu beklediğimizi sanmıştık. Gün saymış, hazırlanmış ve nihayet “Ramazan geldi” demiştik ve fakat hakikat, sandığımızdan daha derindi.
Samanyolunda Ziyafet’te öyle bir yer değiştirme yapılır ki insan hayran kalır:
"Oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su, ‘Kur’an sesi’; acıktığı ‘namaz’; örtündüğü ‘merhamet’; kuşandığı, giyindiği, Allah’ın adının yükseltilmesi yani ‘cihat’tır. Ve orucun da iftarı vardır. Oruç müminin kalbinde iftar eder… Yalnız insan orucu özlemez, oruç da insanı özler… Oruç, insana acıkır ve koşar gelir."
Ne sarsıcı bir hakikat. Biz ekmeğe ve suya hasretle gün sayarken oruç da bize acıkır. Biz akşam ezanını beklerken o müminin kalbinde iftar etmek için yola çıkar.
Üstad, orucun sofrasının dört semavî nimetle kurulduğunu söylüyor: Kur’an sesi, namaz, merhamet, cihat.
Hanemizden Kur’an’ın şifa veren sedası yükselmezse oruç susuz kalır.
Alnımız secdeyle buluşmazsa ruhumuz namazla nefes almazsa, oruç aç kalır. Merhametle örtünmeyen bir kalpte oruç yetim kalır.
Allah’ın adını yüceltme azmiyle kuşanılmayan bir hayatta oruç sahipsiz kalır.
Bir ay boyunca oruç bizden bir hâl, bir diriliş, bir şahsiyet istemişti. Kendi iftarını, uyanık ve istikamet üzere olan kalplerde yapmak istemişti.
Eğer biz orucu bu manevî azıklarla doyurabildiysek, o da bizi aslımıza yaklaştırmıştı. Kendinden uzaklaşan insanı yeniden kendine çağırmış, unutulan istikameti hatırlatmış, insanı olması gereken ufka doğru yürütmüştü.
Oruç, insanı diriltmek için gelmişti.
ORUCUN ÂB-I HAYATI: KUR’AN SESİ
Oruç susamıştı. Gün boyu dudaklar kurumuş, boğazdan bir damla su geçmemişti. Lakin asıl susuzluk bedenin susuzluğu değildi, ruhun çoraklaşmasıydı. Bu manevî susuzluğu giderecek olan ise alelade bir su değil, âb-ı hayat olan Kur’an sesiydi; zira ramazan, Kelâmullah’ın yeryüzüne inzal olunmaya başlandığı, varlığın anlam kazandığı mukaddes bir zaman dilimiydi.
İlahî bilgi, vahiy yoluyla peygamberimize inzal olunan ve mushafla korunma altına alınan bilgidir. Kur’an-ı Kerim, kendisinde hiçbir şüphe barındırmayan, hakikat nuruyla hidayet yollarını gösteren bir kitaptır.
Kur’an bizim hayat kitabımız, hidayet rehberimiz ve yol haritamızdır. Dünya ve ahiret saadetinin rehberi, Yaratandan insana gönderilmiş bir mektuptur. Kur’an, insana unuttuğunu hatırlatan bir zikir, hakla batılı ayırt eden bir furkandır. O, Allah’ın ezelî ve ebedî varlığının delili ve Allah’ın kelam sıfatının tecellisidir. Kur’an bizim başucu kitabımız hem gıdamız hem de ilacımızdır.
Kur’an nasıl okunmalıdır ki sadra şifa olsun, kalbimizin ve hayatımızın bereketle dolmasına vesile olsun? Bazı ayet-i kerîmelerde bu nasılın cevabı şöyle açıklanır:
“Rablerinden korkanların bu kitaptan tüyleri ürperir. Sonra hem derileri hem de gönülleri Allah’ın zikrine yumuşar” (Zümer, 23)
Yaklaşım tarzı önemlidir. Biz, bilinç uyanıklığı ve kalp temizliği ile ona yaklaşır ve Kur’an’a gönlümüzü açarsak o da anlam zenginliğiyle bizim zihnimizi açacak ve kalbimizi yumuşatacaktır.
“Onlar hâlâ Kur'ân'ı gereği gibi düşünüp anlamaya çalışmazlar mı?” (Nisa, 82)
Okumak anlamaktır. Lafzı okunarak ibadet sevabı kazandıran Kur’an’ın anlamı ve mesajı üzerinde mutlaka düşünülmelidir ki okumalarımız hayatımızı değiştirebilsin. Fakat dikkat edilmesi ve kaçınılması gereken bir husus vardır ki o da Kur’an’ı meale indirgeme yanlışlığıdır. Sadece anlamın önemli olduğunu öne sürüp lafza kayıtsız kalmak, buna paralel olarak lafzını öğrenmeyi ve okumayı terk etmek, dinî düşünceyi de sadece Kur’an’a dayandırmak; hadisleri, fıkhı, mezhepleri, ilmî geleneği devre dışı bırakmak farklı sapkınlıklara götürebilir. Kur’an ayetlerini tek başına ve parçacı yaklaşımla ele alıp kendi aklına göre yorumlamak, büyük bir sapmadır.
Hadisler gündeme geldiğinde Kur’an’a uyarsa alırım, uymazsa almam anlayışı dinin omurgasını zedeler. Bu doğrultuda, Allah’ın muradını Peygamber Efendimiz açıklamış, O’nun açıkladığını sahabe efendilerimiz anlamış ve yaşamıştır. Bizim düşüncelerimizin sağlamasını yapacağımız yer burasıdır.
Ayeti ayet tefsir eder, ayeti Resulullah tefsir eder ve ayeti sahabe ve müfessirler tefsir eder. İlmî donanım ve usûl bilgisi olmadan sağlıklı bir anlayış oluşmaz.
Bu donanıma sahip olunamıyorsa bile, ilme saygı ve ilmî geleneğe hürmet esas olmalıdır
Kur’an, Allah’ın kullarıyla konuşmasıdır. Dolayısıyla Kur’an, Allah ile konuşuyormuş bilinciyle ve her ayet sanki o anda bize iniyormuş gibi okunmalıdır.
Okumak yaşamaktır. Hayata aktarılmayan ve davranışa dönüşmeyen bilgi, prospektüsü okunup da kullanılmayan ilaç gibidir. Kur’an’ın müminler için şifa ve rahmet olması, ancak öğütlerinin tutulması ve mesajının bizde ete kemiğe bürünmesi ile mümkündür.
“Kur’an’sız kalan gönül harap bir ev gibidir.” (Tirmizî,Fazâilü’l–Kur’ân,18) buyuran Peygamberimiz, gönülleri harap bir eve benzemekten kurtaracak olanın, Kur’an okumak ve hafızamızda ayetlerden ezberler bulunması olacağını ifade etmiştir.
Peygamberimiz Kur’an hakkıyla okuyanla okumayanların farkını yaptığı benzetmeyle açıklar:
“Kur’an okuyan mümin turunç gibidir; kokusu da güzeldir tadı da güzeldir. Kur’an okumayan mümin hurma gibidir; kokusu yoktur ama tadı güzeldir. Kur’an okuyan münafık reyhan otu gibidir; kokusu güzeldir ama tadı acıdır. Kur’an okumayan münafık ise ebucehil karpuzuna benzer; kokusu olmadığı gibi tadı da acıdır.” (Müslim, Müsafirin, 243)
Eğer kalplerimizde ve hayatımızda bir inkılâp istiyorsak ilkin Kur’an’ı gereği gibi okumamız gerekir.
Allah Rasûlü buyurmuş:
““Muhakkak ki ileride karanlık gece parçaları gibi fitneler olacak.”
“Ey Allah’ın Rasûlü ondan kurtuluş nasıl olur?” diye sorulunca şöyle cevap vermiş:
“Yüce Allah’ın kitabı... Onda sizden öncekilerin haberleri, sizden sonrakilerin haberleri ve sizinle ilgili hükümler vardır. O bir eğlence vasıtası değildir.
Hak ile bâtılı ayıran bir kelâmdır. Onu kibirlenerek terk edenin Allah belini kırar. Kim doğru yolu ondan başkasında ararsa Allah onu sapıklığa düşürür.
O Allah’ın sağlam ipidir ve apaçık nurudur, hikmet dolu Kur’an’dır, dosdoğru yoldur. Nefsânî arzuların sapıtmamasına, görüşlerin dağılmamasına yegâne sebep odur.
Âlimler ona doymaz, Allah’tan korkarak günah işlemekten çekinenler,
ondan usanmazlar. Onun ilmini bilen ileri gider, onunla amel eden sevap kazanır. Onunla hükmeden adil olur. Ona sımsıkı sarılan doğru yolu bulur.” (Ahmed bin Hanbel,Müsned,1/91; Elmalılı,1/223)
Kur’an-ı Kerim’i başka beşer mahsulü kitaplardan farklı duygularla okumak gerekir; zira Peygamber Efendimiz: “Allah kelâmının insanların kelâmına üstünlüğü, Allah’ın kullarına üstünlüğü gibidir.” buyurmuştur. Onu hakkıyla okumak için bu farkı dikkate almak gerekir. Mushaf-ı Şerîfi abdestli bir şekilde alıp edep, tazim ve hürmetle okumak temel hassasiyetimiz olmalıdır.
Okumalarımız için vakit seçiminin de önemli olduğunu vurgulamak gerekir. Okumak için en uygun zaman diliminin gece olduğunu, Rabbimiz Müzzemmil suresinde şu ayet-i kerimelerle beyan ediyor: “Ey örtüye bürünen! Gece biraz ilerleyince kalk. Gece yarısı ya da biraz önce ya da sonra. Ve ağır ağır, hissederek belli bir düzen içinde (tertil üzere) Kur'an oku. Gerçek şu ki, biz senin üzerine 'oldukça ağır' bir söz (vahy) bırakacağız. Doğrusu gece, etki bakımından daha kuvvetli ve okumak bakımından da daha sağlamdır. Gündüz vakti ise senin için yoğun bir koşuşturma durumu vardır.” (Müzzemmil/1-7)
Asgari de olsa sürekli ve ölünceye kadar devam etmesi gereken bir ibadet olarak her gün bir sayfa lafzı ve manasıyla Kur’an okumak; bir yandan ilahî kelamı terk etmediğimizin somut bir göstergesi, diğer yandan hayatımızın her anını Allah’ın emirleri doğrultusunda tanzim etme gayretimizin eşiği olacaktır.
Az da olsa sürekli bir salih amel olarak vird edineceğimiz bu uygulama ile Kelâmullahı tilavet ederek sevap kazanacak, tefekkür ve tedebbür ile aklımızı ve kalbimizi Kur’an ayetleriyle zînetlendirecek ve muhasebe bilinciyle bir günlük hayatımızın değerlendirmesini yapabileceğiz.
Kur’an-ı Kerim’in okunması ibadet, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak bir vecibedir.
Her suresi bir şifa, her ayeti bir rahmet kaynağı, her harfi bir yücelme vesilesidir.
O, Allah Teâlâ’nın mukaddes ve mübarek sözlerinden oluşan ilahî bir kitaptır, Kelamullah’tır.
O, Allah’tan indirildiğine hiçbir şüphe olmayan güvenilir bir kitaptır.
O, yol göstericimiz, kılavuzumuz, hayat rehberimizdir.
O, dünya ve ahiret mutluluğunun sigortasıdır, garantisidir.
Oku Kitab’ını!
Öğrenmek ve öğretmek için oku!
Anlamak, yaşamak ve yaşatmak için oku!
“ Oku! Yaratan Rabbinin adıyla…”[1]
Sadra şifa ve ruha gıda olacak tüm okumalar için Peygamber duasının feyzi ve bereketi ile hanelerimizden huzur, gönüllerimizden sürûr eksik olmasın.
“Allah’ım, Kur’an’ı, kalbimin ilkbaharı, göğsümün nuru, üzüntümün dağılmasına ve sıkıntımın ortadan kalkmasına vesile kıl.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/391)
ORUCUN AZIĞI: NAMAZ
Oruç acıkmıştı. Mide boşaldıkça ruhun ihtiyacı artmış, maneviyatın iştahı açılmıştı. Peki bu asil misafir neyle doyacaktı? Elbette namazla.
Namaz, orucun dikey istikametiydi. Oruç insanı yatay arzularından, toprağa çeken heveslerinden arındırıyordu; namaz ise onu semaya kaldırıyor, miraca taşıyordu.
Sahurdan iftara uzanan o mübarek saatler, namaz vakitleriyle nefes alıyordu. Öğle bir durak olmuştu, ikindi bir sığınak, akşam bir şükür kapısı, yatsıyla birlikte teravih ise gecenin kalbine açılan bir kapı olmuştu. Ramazana mahsus o uzun kıyamlar, rükûlar ve secdeler, orucun açlığını doyuran ilahî ikramlar gibi tecelli etmişti.
Oruç, alınların secdeyle buluştuğu yerde doyuma ulaşırdı.
Allah’a itaatin ve kulluğun en görünür alametlerinden biridir namaz. Günde beş vakit huzurda durup el bağlamak, baş eğmek, boyun bükmek, secdeye kapanmak, el açıp yalvarmak ve aczini itiraf etmek... Tüm rükünleriyle dipdiri kılınan bir namaz, teslimiyetin bütün çizgilerini yansıtan bir ibadettir. Bir tevhit eylemidir.
Mümin’in zihninde namaz; Peygamberimizin koyduğu ölçüler çerçevesinde ve O’nun bakış açısıyla gerçek değerini bulmalıdır:
“Bana dünyanızdan namaz sevdirildi…” (Nesâî, İşretu'n-Nisâ 1, 7/61). Mukaddes bir derdimiz olmalı bizim:
Namazı O’nun sevdiği gibi sevebilmek.
“Namaz gözümün nurudur.” (Ahmed bin Hanbel, Nesâî)
Gerçekler ancak namaz aydınlığında görülür.
“Namaz, mü’minin miracıdır.” (el-Munavî, Feyzu’l-Kadir, 1/497)
Allah katında değerimiz namazla artar.
“Namaz dinin direğidir.” (Acluni, Keşful Hafa, II/31)
Namaz olmazsa din binası yıkılır.
Allah’a yakınlaşmak da ancak namazla mümkündür.
Namaz; maddi ve manevî temizlikle, kıyafet disipliniyle, sadece O’na yönelmekle, özel vakit ayırmakla, O’na kul olma niyetiyle idrak edilmesi gereken bir ibadettir. Dahası, Allah’ın en yüce olduğu idraki ve ilanıyla, emre amade bir duruş ve hazır bulunuşlukla, ilahî kelama şeksiz ve şüphesiz teslim olup O’nu tilavet etmekle, O’nun huzurunda saygıyla eğilmekle, tevazuyla secdeye yüz sürmekle ve her şeyden öte O’nu en yakınında hissetmekle namaz, yüreğimizin ve hayatımızın merkezinde yerini almalıdır.
Namaz en büyük zikirdir. Zikir ise anmak ve aramaktır. Hayatın dağdağası ve koşuşturmacası içerisinde duraklayıp hakikatle aramızdaki bağı kuvvetli tutmaktır. Manevî lezzeti üç şeyde arayınız diye nasihatte bulunmuş Hasan-ı Basri: namazda, zikirde ve Kur’an okumakta. Bulursanız ne âlâ! Bulamazsanız, kalbiniz hasta demektir, diye de eklemiş
Namaz temizler bizi bütün kirlerden, arındırır zihnimizi, yüreğimizi ve hayatımızı. Peygamberimiz, insanı kirlerinden arındıran bir ırmak benzetmesiyle anlatıyor namazı. Günde beş vakit bedeni temizleyen bir ırmak gibi müminin yüreği de namazla temizleniyor.
Erdem Bayazıt şiir diliyle ne güzel ifade etmiş bu temizliği:
“Yeryüzü bana mescit kılındı
Ant verdim toprak şahit tutuldu
Her sabah her öğle her akşam
İkindiyle yıkanarak yatsıyla donanarak
Seslerden bir sesle fırınlanıp
Sulardan polatlanan benim
Geldim durdum önünde işte bir anıt gibi
Sıyırarak sırtımdan bir yılan giysisini.”
Gerçekten böyle mi namazlarımız?
Bizi her tür kötü duygu ve düşünceden, münkerden ve fuhşiyattan uzaklaştırıyor mu?
“Şüphesiz ki namaz insanı çirkin ve helal olmayan tüm davranışlardan vazgeçirir.” (Ankebut,45)
Hakkıyla eda edilen bir namaz, tutum ve davranışları şekillendirir.
Böylesi namazlar için bir kalp diriliği lazım öncelikle, bir yürek temizliği lazım. İhlas lazım ve sadece ama sadece Allah için kılmak namazı, en önemlisi.
“Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin rabbi olan Allah içindir.” (En’am, 162) bilinciyle ve katıksız bir samimiyetle namazı ayağa kaldırmak, hayata taşımak lazım.
Huşû ve hudû ile namazı ikame etmeli. Korkuyla, tazimle, Allah’ın azametine yaraşır bir duyarlılıkla kılmalı. Kurtuluşu ancak bu ciddiyetle kılınacak namazlarda aramalı.
“Onlar ki namazlarını huşu ile kılarlar” (Mü’minun, 2)
“Onlar, namazlarını (titizlikle) koruyanlardır” (Mü’minun, 9)
Namaz, insanı koruyan bir kalkandır. Öncesinde ve sonrasında bir set olur. Hatta öyle ki, insan namazı kılarken namaz da insanı inşa eder. İnsanı yüceltir, şeytanî olandan uzaklaştırır ve Allah’a yaklaştırır.
“Namaz insanı kılar.” diyor şair ve muharrir İsmet Özel ve sürecin abdest almakla başladığını ifade ediyor: “Abdest almak varlık alanının bir uyumsuzluk alanı olmadığının kanıtlanmasıdır. Abdest alan, saçmayı geride bırakmış ve giderek saçmayı savmıştır. Artık namaz onu kılacak, çalışan bir cihaz şekline sokacaktır. Cihaz; ama bir makine mi? Hiç de değil. Eğer şeklini namazın verdiği cihaz bir makine olsaydı abdest almadan da namaza durulabilirdi. Çünkü makine, çalıştıkça üstün nitelik kazanan bir şey değildir. Hâlbuki namaz insanı kılar… Namaza durmak, meyveye durmak gibidir. Namaza durmanın bir başka söylenişine de namazda olmak dendiğine göre olmanın neden olgunlaşmaya vardığı hayret konusu olmaz. Namaz, insanı kılar.”
Bu anlamda namaz, yalnızca kılınan değil, kıldıktan sonra devam eden bir hâle dönüşür. Bu manada hakiki namazlar, kılındıktan sonra başlayanlardır.
ORUCUN ÖRTÜSÜ: MERHAMET
Oruç örtünür. Örtündüğü o mübarek kumaş merhamettir; zira oruç, şefkatle sarılmadığında soğukta kalır, savunmasız hâle düşer, adeta çıplaklaşır.
Aç kalan insan, açın hâlinden anlar. Susuz kalan, bir yudum suya hasret gönülleri hisseder. Oruç, kalpte biriken katı tortuları eritir; sertlik çözülür, bakış yumuşar, el infaka açılır. Merhamet tam bu çözülmenin içinden doğar.
Zekât, sadaka, fitre… Bunlar yalnızca mali bir mükellefiyet değildir. Merhametin görünür hâle gelmesidir; kalbin dışa taşması, içte olanın hayata akmasıdır.
Rabbimiz müminlerin bu vasfını şöyle haber verir:
“Onlar, bollukta da darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 134)
Merhamet, şartlara bağlı bir hâl değildir. Bollukta da vardır, darlıkta da. İmkân varken de yaşar, yoklukta da sönmez.
Bir başka âyette şu hakikat dile getirilir:
“Onların mallarında, isteyenin ve mahrum olanın hakkı vardır.” (Zâriyât, 19)
Bu idrakle verilen sadaka bir ihsan olarak görülmez; bir emanetin sahibine ulaştırılmasıdır. Veren el, kendine verileni sahibine teslim eder.
Peygamber Efendimiz ramazanda alabildiğine cömertleşir, elinde ne varsa ihtiyaç sahipleriyle paylaşır. Onun hayatı, merhametin nasıl yaşanacağını en berrak hâliyle gösterir.
Şu ikaz, meselenin özünü ortaya koyar:
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” (Hakim, Müstedrek, 4/183)
Bu hadis-i şerif, orucun yalnızca ferdî bir ibadet sınırında kalmadığını gösterir. Oruç, bir vicdan nöbetidir; bir başkasının hâlini kendi kalbinde hissedebilme terbiyesidir.
İftar sofraları paylaşıldıkça gönüller genişler. Bir yetimin başı okşandıkça ruh örtünür. Bir yoksulun ihtiyacı giderildikçe oruç güzelleşir.
Rabbimiz infakın bereketini şöyle anlatır:
“Mallarıyla Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren bir dane gibidir; her başakta yüz tane vardır.” (Bakara,261)
İnsan verdikçe eksilmez; verdikçe çoğalır, paylaştıkça derinleşir.
Peygamberimiz şöyle buyurur:
“Sadaka malı eksiltmez.” (Müslim, Birr, 69)
“Sadaka, suyun ateşi söndürdüğü gibi günahları söndürür.” (Tirmizî, Zekât, 28)
Sadaka yalnız bir ihtiyacı gidermekle kalmaz; kalbi temizler, günahları eritir, insanı arındırır.
Merhamet yalnız insana yönelmez; dile de sirayet eder. Söz incelir, kırmaz, yaralamaz, küçültmez. Gıybetten, incitmekten, hor görmekten uzaklaşır.
Peygamberimiz şöyle buyurur:
“Yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündekiler de size merhamet etsin.” (Tirmizî, Birr,16)
Merhametle örtünmeyen bir oruç kabukta kalır; merhametle kuşanan bir oruç hem insanı hem yapıyı diriltir.
Oruç, aç bırakmak için gelmez; gönlü açmak için gelir.
İnsan, derin bir sükûnet içinde şu hakikati idrak eder:
Gerçek tokluk, başkasını doyurabildiği yerde başlar.
ORUCUN KUŞANDIĞI: CİHAD VE İ’LÂ-Yİ KELİMETULLAH
Arapçada “güç ve gayret sarf etmek, bir işi başarmak için bütün imkânları kullanmak” mânasındaki cehd kökünden türeyen cihad; dinî emirleri öğrenip ona göre yaşamak, başkalarına öğretmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, İslam’ı tebliğ etmek, gerektiğinde düşmanla savaşmak ve nefse karşı mücadele vermek gibi çok katmanlı bir gayreti ifade eder.
Üstadın işaret ettiği cihad bu geniş ufku taşır.
Bu, yalnızca bir meydan mücadelesi değildir; evvela insanın kendi nefsiyle giriştiği en büyük cenk olur. Ramazan, bu mücadelenin sarsılmaz mektebi hâline gelir.
Oruçlu insan, günün en kızgın vaktinde nefsine “hayır” demeyi öğrenir. Yemez, içmez, öfkesine teslim olmaz. Bu, sessiz fakat derin bir savaştır; iradeyi çelikleştirir, şahsiyeti saflaştırır.
Peygamberimiz bu hakikati şöyle ifade eder: “Gerçek mücahid, nefsine karşı cihad edendir.” (Tirmizî, Fezâilu'l-Cihad, 2)
Bu mücadele insanın iç dünyasında başlar; orada kazanılan zafer dış dünyaya taşınır. Kalpte doğan diriliş zamanla bir davaya dönüşür.
Bir derdi olan insan yalnız kendini onarmakla yetinmez. Gördüğü hakikati taşımak ister, yaşadığı güzelliği yaymak ister. Sessiz kalamaz, harekete geçer.
Bu noktada cihad, i’lâ-yi kelimetullah ufkuna yükselir: Allah’ın adını, hakikatin sesini, adaletin ölçüsünü yeryüzünde yüceltme gayretine.
Kur’an-ı Kerim bu hakikati şöyle bildirir: “Allah’ın kelimesi en yücedir.” (Tevbe,40)
Peygamberimiz bu mücadelenin istikametini şöyle tayin eder: “Kim Allah’ın kelimesi en yüksek olsun diye mücadele ederse, o Allah yolundadır.” (Buhârî İlim, 45; Cihâd, 15)
Bu mücadele ölçüsüz bir sertlik taşımaz; savrulmuş bir öfkeye kapı aralamaz. Hakkı savunur, adaleti ayakta tutar, zulme rıza göstermez, iyiliği çoğaltır. En derin boyutuyla insanı kazanmayı hedefler.
Rabbimiz şöyle buyurur: “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsınız.” (Âl-i İmrân, 110)
Bu ayet, müminin yönünü tayin eder: kendi içine kapanan bir hayat değil, etrafını kuşatan bir iyilik seferberliği.
Peygamber Efendimiz, bu gayretin kıymetini şöyle ifade eder: “Senin vasıtanla bir kişinin hidayete ermesi, senin için kızıl develerden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Cihâd, 102)
Demek ki cihad; bir gönül kazanmak için koşturmak, bir kalbe dokunmak için çabalamak, bir insanın hidayetine vesile olabilmek için yanıp tutuşmaktır.
Bazen bir sözle, bazen bir davetle, bazen bir örneklikle, bazen de güzel bir ahlakla…
Oruç, insanı pısırıklaştırmaz; onu sorumlulukla kuşandırır.
Açlıkla arınan kalp, adalet için daha cesur hâle gelir. Sabırla güçlenen ruh, haksızlık karşısında daha dirençli olur.
Bu yüzden oruç “Bana ne?” dedirtmez; “Ben ne yapabilirim?” sorusunu doğurur.
Geleneğimiz bu şuuru din-ü devlet, mülk-ü millet anlayışıyla ifade etmiştir. Dinin muhafazası devleti diri tutar, devletin dirliği memleketi korur, memleketin selameti milleti ayakta tutar.
Bu dengenin sarsıldığı yerde mümin yüreği sükûn bulamaz; artık yalnız kendisi için yaşamaz.
Cihad, bir dert sahibi olmaktır. Bir yük almaktır. Bir hakikatin izini sürmektir ve o hakikat uğruna koşturabilmektir.
Bir yetimin gözyaşını silmek de bu cihattır; bir haksızlık karşısında dimdik durmak da, bir kalbi kazanmak için sabırla beklemek de…
Oruç bu kuşanmayı öğretir. Sadece aç bırakmaz; insanı ayağa kaldırır. Sadece arındırmaz; sorumluluk yükler. Sadece sabrı öğretmez; yola çıkarır.
ORUCUN İFTARI: KALBİN MİRACI
Vakit daralır. Güneş ufukta bir yakut gibi süzülür, günün son ışıkları çekilmeye başlar. Nihayet o mübarek ses duyulur.
Bu ses yalnız bedenin bayramı değildir. Üstad’ın o derin cümlesi ruhlarda yankılanır:
“Orucun da iftarı vardır.”
İnsanlar sofralara oturur. Hurmayla, suyla oruçlarını açar. Fakat asıl sofra başka yerde kurulur.
Oruç, kendi iftarını müminin kalbinde açar.
Onun sofrasında su yerine Kur’an sesi vardır. Ekmek yerine huşû dolu bir namaz, libas yerine kuşatıcı bir merhamet, kuvvet yerine hakikat uğruna kuşanılmış bir gayret bulunur.
Kalpte bu azıklar hazırsa, oruç razı olarak o sofradan ayrılır. O an gerçek iftar başlar.
Mesele sofraya oturmak değildir; mesele kalbin ayağa kalkmasıdır.
İnsanı ürperten hakikat yavaşça belirir: yalnız insan orucu özlemez, oruç da insanı özler.
Ramazan geldiğinde sadece insanlar hazırlık yapmaz. Oruç da yola çıkar; sılaya hasret bir yolcu gibi, rahmeti yüklenmiş bir misafir gibi insanın kalbine ulaşmak için gelir.
İnsan, meleklerin secde ettiği o varlıktır. Oruç da o kalpte yer bulmak ister.
Oruç bize acıkır, bize susar ve bize doğru gelir.
Rabbimiz bu hususi bağı bir hadis-i kudsî ile haber verir:
“Âdemoğlunun her ameli kendisinindir; ancak oruç müstesna. O benim içindir ve onun mükâfatını ben vereceğim.” (Buhârî, Savm, Tevhîd, 35)
Allah için tutulan oruç, Allah’ın rızasıyla doyar.
Bu noktada soru değişir. “Oruç tuttuk mu?” geride kalır. Asıl soru belirir: Biz orucu doyurabildik mi?
Onu Kur’an’la serinletebilir miyiz, namazla doğrultabilir miyiz, merhametle kuşatabilir miyiz, hakikat yolunda bir gayretle taşıyabilir miyiz?
Yoksa onu yalnızca açlıkla mı karşılarız?
Bir misafir düşünün. Kapıya kadar gelmiş, diriltmek için uğramış, ona sadece suskunluk sunulmuştur. Oruç böyle bir misafir değildir. O, kalbe taliptir. Nefsin sustuğu, kalbin konuştuğu, ruhun hafiflediği bir hâl ister.
Bir arınma, bir diriliş, bir yükseliş…
Nihayetinde iftar, kalbin Allah’a yöneldiği anda başlar.
ORUÇ BİZE DER Kİ
Sabret ey insan!
Kendini tut! Açlığa, susuzluğa sabret, haram lokma girmesin hiçbir zaman
boğazından, helal ve temiz rızıklara talip ol ki arınsın bedenin.
Tut kendini, arzu ve heveslerine gem vur, masiyetlere meylini kontrol et ve
musibetler karşısında sabret.
Duygularını tut ki; kibirden, nifaktan ve hasetten arınsın yüreğin, karamsar ve kötümser
olma, kaba ve katı yürekli olmaktan da sakın, öfkene hâkim ol: " … Gerçek pehlivan, öfkelendiği zaman öfkesini yenendir.” (Müslim, Birr, 106)
Düşüncelerini tut ki; inkardan, şirkten, tüm batıl düşünce virüslerinden arınsın zihnin,
daim hayır ve iyilik yönünde düşün, hayallerini hayra yönlendir.
Oruç bize der ki:
Dilini tut, ey insan! Gıybetten, yalandan, iftiradan, kul hakkı yemekten sakın ve tüm çirkinliklerden arındır sözlerini.
Gerektiğinde yum gözünü ve bir burhan ile sığın Rabbine; Yusufça ve Meryemce bir iffeti kuşan.
Oruç bize der ki:
Elinden ve dilinden kimse zarar görmesin,
Kem gözden ve kem sözden kimseler incinmesin.
Oruç bize der ki:
Kıymetini bil nimetlerin, her daim şükür hâlinde yaşa. Hâlden anlayan ol, fakirlerle, kimsesizlerle hemhâl ol. Maddenin esaretinden ve her tür bağımlılıktan kurtar kendini, özgür ol.
RAMAZAN, BİR ŞAHSİYET MEKTEBİ
Ramazan bir eğitimdir, bir terbiyedir, bir iç inşasıdır.
Bu ayda insan kendisiyle yüzleşir. Sınırlarını görür, zaaflarını fark eder, aczini tanır. Kendini güçlü zanneden, bir yudum suya muhtaç olduğunu idrak eder. Kendini özgür zanneden, nefsinin ne kadar bağımlılık ürettiğini fark eder.
Aç kalır ve anlar: her istediğini yapmak zorunda değildir. Susuz kalır ve öğrenir: sabır, insanın en büyük kuvvetlerinden biridir. Susmayı dener ve fark eder: dil, insanı ya yükseltir ya düşürür.
Beklemeyi öğrenir, ertelemeyi öğrenir, vazgeçebilmeyi öğrenir.
Terbiye tam burada başlar.
Oruç arzuları terbiye eder, alışkanlıkları sarsar, insanı kendine getirir. İnsan, kendi üzerinde söz sahibi olabileceğini fark eder ve takvaya yönelir.
Takva; dikkatli bir hayat, ölçülü bir duruş, hesap veren bir bilinçtir. İnsanın her anını farkında olarak yaşaması, her adımını tartarak atması, her tercihinin bir karşılığı olduğunu unutmamasıdır.
Ramazan bu bilinci tattırır; kalbe bir iz bırakır, hayata bir ölçü kazandırır ve asıl soru burada belirir:
Bu bilinç, hayatın geri kalanına taşınabilir mi?
ASIL MESELE: DEVAMLILIK
Bir ay sabretmek zor değildir. Zor olan, o sabrı hayata yayabilmektir.
Bir ay kendini tutmak mümkündür. Mesele, kendini tutabilen bir insan olarak kalabilmektir.
Peygamber Efendimiz buyurur:
“Allah katında amellerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.” (Müslim, Müsâfirîn, 216)
Devam etmeyen amel kök tutmaz. Kök tutmayan değişim, ilk rüzgârda savrulur.
Ramazanda kazanılanlar bayramla birlikte terk ediliyorsa, değişim derine inmez; yüzeye değer, kalbe yerleşmez.
İnsanı dönüştüren büyük sıçramalar değildir; küçük ama sürekli adımlardır. Bir damla su taşı deler; bunu bir anda değil, süreklilikle başarır.
İnsan da böyledir. Bir ayda bütünüyle değişmez; fakat yönünü tayin eder.
Ramazan insana istikamet verir, ölçü öğretir.
Şimdi mesele şudur:
O istikameti koruyabilir miyiz?
Asıl imtihan, ramazandan sonra görünür hâle gelir.
KOPUŞ SESSİZ BAŞLAR
Ramazan biter.
Çoğu zaman fark edilmeden bir çözülme başlar. Ani olmaz, gürültülü olmaz. Sessizdir, sinsi ilerler.
Bir gün Kur’an-ı Kerim aksar. Bir vakit namaz gecikir. Bir göz kayar. Bir hassasiyet gevşer. İnsan, fark etmeden eski ritmine döner.
Kopuş bir anda yaşanmaz; küçük ihmallerin birikmesiyle derinleşir. Sorun ramazanın bitmesi değildir; sorun, ramazanın içimizde devam etmemesidir.
İbadet zamana hapsedildiğinde kök tutmaz; hayata yayıldığında karaktere dönüşür. İbadet, bitince bırakılan bir yoğunluk değildir. İnsanın hayatına yerleşen bir ahlâk, bir istikamet, bir hâl olur.
ÖMRÜ RAMAZAN GİBİ YAŞAMAK
Ömrü Ramazan gibi yaşamak; tevhid üzere nefes alan, ibadetle diri kalan, nefsini terbiye eden, merhameti kuşanan, adalet için dertlenen ve helale titizlenen bir şahsiyet olma yolculuğudur. Bu yolculuk, sadece bir aya sığan değil, her mevsime yayılan; sarsılsa da yıkılmayan, düşse de kalkmasını bilen ve en nihayetinde "insan kalmayı" başaran bir vakur duruştur.
Tevhid ve Kulluk Şuuru
Ömrü Ramazan gibi yaşamak; Kur’an-ı Kerim’in aydınlığında yürümek, her nefesi O’nun rızasına ayarlamaktır. Dini yalnız Allah’a has kılarak, yeryüzünde fitneden eser kalmayıncaya, adalet ve merhamet her gönle hâkim oluncaya kadar gayret etmektir.
İbadetle İnşa Edilen Hayat
Bu yolculuk, kalbi ve dili zikirle tazelemekten, hayatın merkezine namazın o eşsiz sekinetini yerleştirmekten geçer. Her gün bir sayfa da olsa Kur’an ile hemhal olmak, namazları vaktinde kılarak kulluğu hayatın omurgası hâline getirmektir. Zira namazı ikame eden, hayatını da istikamet üzere tutar.
Nefis Terbiyesi ve Ahlaki Disiplin
Diri tutulan bir merhamet, kontrol altında tutulan bir nefis ve günahın çekim alanına girmeyen bir irade… Gözü haramdan, kalbi masivadan muhafaza ederek tertemiz bir istikamet üzere yürümektir. Eline, diline ve beline sahip çıkarak o mukaddes emaneti son nefese kadar lekeletmeden taşımaktır.
Önce İyi İnsan Olabilmek
Ömrü Ramazan gibi yaşamak, imanı güzel ahlakla taçlandırmaktır; zira bilinmelidir ki iyi insan olunmadan, iyi Müslüman olunmaz. İslam, güzel ahlakın kemale ermesi için gönderilmiştir. Bu yüzden dindarlık; sadece şeklî bir ibadet toplamı değil, dürüstlük, güvenilirlik ve nezaketle harmanlanmış bir şahsiyet inşasıdır. Mümin, elinden ve dilinden herkesin emin olduğu, dokunduğu her gönle huzur veren, "insaniyet" makamını imanıyla yücelten kimsedir.
Helal Hassasiyeti ve Sosyal Ahlak
Kazancına helalin bereketini katmak, yuvasına şefkati, topluma ise hakkaniyeti nakşetmektir. İyiliği yalnız kendi içine hapsetmeyen, onu bir rahmet bulutu gibi hayatın her alanına yayan bir duruş sergilemektir. Mümin, elinden ve dilinden emin olunan, dokunduğu yeri güzelleştirendir.
Süreklilik ve Sadakat Ahlakı
Bu istikamet, gürültülü adımlarla değil, sessiz ama sadık tercihlerle inşa edilir. Ruhu asıl zedeleyen büyük sarsıntılar değil, küçük ihmallerin sinsi sürekliliğidir. İnsanı dimdik tutan ise gösterişli hamlelerden ziyade, küçük doğruların o sabırlı ve vakur devamlılığıdır.
Muhit ve Mahfil Bilinci
İstikameti muhafaza etmenin sarsılmaz şartı, muhit ve mahfildir. İnsan, sadece nefes aldığı havayı değil, içinde bulunduğu iklimin rengini ve kokusunu da kuşanır. Gönül bir ayna misalidir; neye bakarsa onu yansıtır. Salihlerin meclisi kalbe şifa, hakikat mahfilleri ruha pusuladır. Bu yüzden mesele, iyiliği sadece korumak değil, onu besleyen o kutlu halkaların içinde kalabilmektir.
Tövbe, Ümit ve Yeniden Başlayabilme Gücü
En hayatî mesele, düştüğünde kalkabilmektir. Bu yol kusursuzların değil, gayret edenlerin yoludur. İnsan bazen yorulur, bazen ayağı takılır; fakat asla ye’se teslim olmaz. Hiçbir günah, Allah’ın sonsuz merhametinden büyük değildir. Peygamberimizin müjdesi ne de güzeldir: “Hata yapanların en hayırlısı, tövbe edenlerdir.” (Tirmizî,Kıyâmet, 49) İstikamet; hiç sarsılmamak değil, her sarsıntıda kıblesini kaybetmeden yeniden secdede doğrulabilmektir.
Şuur ve Sorumluluk Bilinci
Ramazan gelir, dokunur ve geçer. Peki, bizde ne kalır? Eğer oruç hâlâ dilimizi gıybetten tutuyorsa, namaz bizi hâlâ kötülüklerden doğrultuyorsa, merhametimiz hâlâ bir mahzun gönle ulaşıyorsa ramazan bizde kalmış demektir. Kur’an’la diri bir kalp, iradeyle dizginlenen bir nefis ve örgütlü kötülüğe karşı şuurlu bir birliktelikleri çoğaltarak iyiliği çoğaltmak. Yalnız kendi sofrasını değil, yetimin, garibin ve mahzunun dünyasını da gözetmektir.
Nihai Ufuk: İnsan Kalabilmek
Şimdi o emaneti taşıma vaktidir. Şimdi hayatın gürültüsü içinde öfkeyi yutmak, şimdi bir gönlü onarmak, şimdi iradeyi diri tutmak vaktidir. Asıl oruç, takvimler değişince biten değil, nefes bitene kadar süren "insan kalabilme" orucudur.
Ve işte ömrü Ramazan gibi yaşamak, tam da bu vakur duruşun adıdır.
ORUÇLU DOĞAR İNSAN, ÖLÜMÜN İFTAR SOFRASINA
İnsan bu dünyaya ait değildir; o, buraya sadece bir süreliğine emanet bırakılmıştır. Gelişi bir yerleşme değil, aslında asıl yurdundan hazin bir ayrılıştır. Ruh, ezelî bir sükûnetten koparılıp zamanın hırçın akışına bırakılmanın sızısını hep içinde taşır. Hayat dediğimiz şey, işte bu kopuşun dinmeyen hikâyesidir.
İnsan, hiçbir vakit bütünüyle kök salamaz bu toprağa. En sağlam binaları da kursa gurbet hissi yakasını bırakmaz; çünkü insanın fıtratı sonsuzluğa ayarlanmıştır; fani olan hiçbir şey onu doyurmaya yetmez. Onun açlığı bir lokma ekmekle dinmez, susuzluğu bir kâse suyla geçmez. İçindeki bu sızı maddi bir eksiklik değil, onu hakikate çağıran derin bir davettir.
İnsanın asıl açlığı hakikatedir. Susuzluğu, aslına kavuşma arzusudur. Eşyada, başarıda veya fani sevgilerde aradığı her teselli, nihayetinde yarım kalır. Zira kalp, fani olanla mutmain olmaz. Ruhun bu dinmeyen sızısı ve bitmek bilmeyen arayışı, ancak sahih bir imanla sükûnete erer.
İnsan, ancak Hakk’a ve hakikate ram olduğunda, yani varlığını asıl Sahibine teslim ettiğinde o kadim boşluk dolar. Kalp, dünyevi sofralarda değil, Rabbine verdiği o ezelî sözde (bela) karar kıldığında mutmain olur. Rabbimizin; "Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" (Ra‘d, 28) beyanı, bu susuzluğun yegâne çeşmesini işaret eder. İman; ruhun gurbetini bitiren, insanı kendi aslıyla barıştıran ve fani olanın dar kalıplarından kurtarıp sonsuzluğun huzuruna çıkaran ilahî bir esenliktir.
Menzile varmak, doymak ve sükûn bulmak; ancak yüzünü bütünüyle O’na dönmekle, imanın o sarsılmaz kalesine sığınmakla mümkündür.
Hayat, ucu vuslata çıkan uzun bir oruçtur. Bir imsakla başlar, sabırla derinleşir ve bir iftara doğru akar. Şair Erdem Bayazıt’ın mısraları da bu hakikati mühürler:
"Biliyorum yaklaşıyoruz her an,
Biliyorum oruçlu doğar insan,
Ölümün iftar sofrasına…"
Evet, oruçlu doğar insan. Ölüm, mümin için karanlık bir son değil, ebedî bir iftardır. Gün boyu susuz kalan beden iftarda nasıl sükûn bulursa ömür boyu hasret çeken ruh da ölümle hakiki huzura kavuşur. Ölüm bir çözülme değil, bir toparlanıştır. Gurbetin nihayeti, vuslatın besmelesidir.
Ölümün o muazzam iftar sofrasında dünyadaki sabırların, sessiz iyiliklerin ve gizli gözyaşlarının karşılığı vardır. Orada artık gurbet yoktur, orada gerçek doygunluk vardır. Ramazan-ı Şerif bize işte bu sabrın lezzetini ve kavuşmanın heyecanını öğretir. İftar vaktine dakikalar kala zamanın ağırlaştığı, kalbin inceldiği o anı hatırlayın... Son nefes de öyledir: bir yaklaşma, bir vuslat.
Dünya uzun bir gündüzdür, ahiret ise serin bir akşam... Bu sebeple hayat, bir Ramazan hassasiyetiyle yaşanmalıdır.
EBEDÎ VUSLATIN EŞİĞİNDE
Derdimiz ve duamız şudur ki: Ömür bize ramazan, ölümse bayram olsun.
Bir ayın sabrı nasıl bizi nihayetinde bayramın neşesine ulaştırırsa bir ömrün sabrı da ebedî kavuşmaya, o mukaddes iftara götürür. Ramazan bayramla taçlanır, ömür dene yolculuk ise o muazzam sofrayla tamamlanır.
Bu yolculuk, rastgele yürüyenlerin değil, yönünü bilen, menzilini tanıyan ve her adımını şuurla atanların yolculuğudur; zira insan, bu dünyada misafirdir, kalıcı olan, ardında bıraktığı iz ve beraberinde götürdüğü amelleridir. Hz. Ali’nin uyarısıyla: “Siz yolcusunuz, yoldasınız, burası sizin eviniz değil. Siz ölüme çağrılıyorsunuz ve bunun için azık hazırlamakla görevlendirildiniz.”
Bu yolun azığı da ölçüsü de istikameti de bellidir:
“(Ey müminler! Ahiret için) azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır.” (Bakara, 197)
İşte bu azıkla yürüyenler için o büyük buluşma günü bambaşka bir sabaha açılır. O gün, dünya sürgününe dair bütün yorgunluklar kapıda kalır; kalbimizde biriktirdiğimiz her hasenat, rahmetin diliyle önümüze serilir.
"Geçmiş günlerinizde yaptığınız güzel amellere karşılık âfiyetle yiyin, için." (Hâkka, 24)
Artık ne yakıcı bir susuzluk kalır ne bir eksiklik ne de o dinmek bilmeyen arayış... Orada canların çektiği ve gözlerin hayranlıkla daldığı her şey, sahibini beklemektedir. Altlarından ırmaklar akan o ebedî yurtlarda korku silinir, hüzün dağılır. Kalpler, Rabbimizin vaadiyle tam bir sükûna erer:
"Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır." (Bakara, 38)
İnsan o an anlar ki; hayat boyunca içinde taşıdığı, derman bulamadığı o ince sızı, aslında bu sofraya hazırlanmanın işaretidir. Dünyadaki o dinmeyen açlık, bu büyük doygunluğun habercisidir.
Yeter ki biz; fani dünyanın aldatıcı pırıltıları, geçici hevesleri ve bitmek bilmeyen tamahı için gönül orucumuzu bozmayalım. Kalbimizi masivaya kapatıp ruhumuzu sadece O’nun zikriyle ve namazla doyuralım.
Yeter ki biz; Kur’an’ı bir harita, Peygamber’i bir rehber, aklı bir pusula, imanı bir fener ve takvayı en hayırlı azık bilerek yola koyulalım. Dünyanın geçici sofraları ne kadar süslü görünürse görünsün, asıl iftarın baki hayatta verileceğini ve Rabbimize kavuşmanın hakiki bayram olduğunu unutmadan istikametimizi muhafaza etmeye gayret edelim. O eşsiz vuslatla ruhlarımız, kâmil iman ve salih amellerin bereketiyle ebedî huzura kavuşsun, bizler de inşallah o ilahî hitaba mazhar olan bahtiyar kulların safında yer alalım.
“Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin ve salih) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” (Fecr, 27–30)
Ahmet Türkben
-
ARİF YAŞAR 9 saat önce Şikayet EtAllah razı olsun..Beğen