Temerküz: Dijital çağda merkezini kaybetmeden yaşamak
Bir insan kendine nasıl yabancılaşır?
Birdenbire olmaz bu. Yavaş yavaş, fark ettirmeden ilerler. Önce bir alışkanlık yerleşir, sonra bir tane daha. Dikkat dağılır, vakit erir, iç ses gürültüye karışır. Bir sabah bakarsın; ekran açık, akış sürüyor, fakat sen kendi merkezinde yoksun. Ne tam oradasın ne tam burada. Kendine ait merkez kaybolmuş, yerine sürekli akan bir düzen geçmiş.
Dijital çağ bu kaybı başlatan tek sebep sayılamaz. Yine de bu kaybı hızlandıran, derinleştiren ve çoğu zaman görünmez kılan güçlü bir zemin oluşturuyor.
Her çağ kendi imkânıyla gelir, kendi imtihanını da yanında taşır. İçinde yaşadığımız çağ ikisini birden yapıyor: bilgiye erişimi hızlandırıyor, mesafeleri kısaltıyor, öğrenme ve üretme imkânlarını çoğaltıyor. Doğru kullanıldığında büyük bir nimet. Ölçü kaybolduğunda ise dikkati dağıtan, zamanı parçalayan, mahremiyeti incelten ve insanı kendinden uzaklaştıran büyük bir imtihan.
Asıl soru şu: Bu çağın içinde merkezimizi koruyabilecek miyiz?
TEMERKÜZ VE MERKEZ ARAYIŞI
Temerküz, bir noktada toplanmaktır. Zihnin savrulmadığı, kalbin yorulmadığı, hayatın gelişigüzel akmadığı bir merkez hâli. İnsan neye temerküz ederse hayatını da onun etrafında kurar yavaş yavaş. Merkezde ne varsa dikkat ona yönelir, vakit ona akar, alışkanlıklar ona göre şekillenir.
Merkezde ekran varsa hayat ekranın ritmine göre dağılır. Merkezde kulluk şuuru, ahlâk, ilim ve insan kalma derdi varsa ekran da o merkeze göre yerini bulur.
Temerküz ile yabancılaşma birbirinin zıddıdır. Biri toplar, diğeri dağıtır. Biri insanı kendine yaklaştırır, diğeri uzaklaştırır.
İnsan merkezini kaybettiğinde yalnız dikkatini kaybetmez; zamanını, sükûnetini, dilini, mahremiyetini ve iç denge duygusunu da kaybetmeye başlar. Hayatın merkezinde ne varsa insanın hâli de ona göre biçimlenir. Merkez dağıldığında bakış da dağılır. Bakış dağıldığında yön duygusu zayıflar.
Merkezini bulan insan, çağın gürültüsü içinde yolunu daha kolay seçer.
PERGELİN HATIRLATTIĞI ÖLÇÜ
Pergel, bu dengeyi görünür kılan güçlü bir semboldür. İnce, metal iki ayak. Biri yere saplanmış, hareketsiz ve kararlı. Diğeri geniş daireler çizen, çevreyi tarayan, ufku yoklayan bir hareket içinde. Bu iki ayağı bir arada tutan, açıklığını ayarlayan, ölçüsünü bozdurmayan bir mafsal.
Bir ölçüm aracı. Aynı zamanda derin bir hayat metaforu.
Sabit ayak toprağa tutunur. Ne fırtına onu kolay sarsar ne rüzgâr. Hareketli ayak çevresini tarar; uzaklara uzanır, yeni daireler çizer, ufku yoklar. Mafsal ise bu iki ayağı birbirine bağlar, açıklığın ölçüsünü korur, hareketi savrulmaya bırakmaz. Üçü birlikte çalıştığında ortaya düzgün bir çember çıkar. Ne eksik, ne taşkın. Ölçülü, dengeli, anlamlı.
Sabit ayak olmadan merkez kaybolur. Hareketli ayak olmadan ufuk daralır. Mafsal gevşediğinde açıklık bozulur, çizilen daire dağılır.
Bizim çağımız da böyle bir pergeli çağırıyor. Bir ayağı hakikatte sabit, öteki ayağı insanlığın hayrına açılan, iki ayağını irfan ve hikmetle ölçüde tutan bir pergel. Kökü olan, ufku olan. Ölçüsü olan, cesareti olan.
Merkez, ufuk ve ölçü… Pergel bu üç hakikati aynı anda taşır.
Her insan ve her medeniyet, değişen dünya karşısında üç şeye muhtaçtır: Kaybolmayacağı bir merkez, daralmayacağı bir ufuk ve bu ikisini ölçüde tutacak bir hikmet. Pergel, bu üç ihtiyacı aynı sembolde toplar.
Mevlânâ bu ruhu asırlardır diri tutar:
“Pergelin iğneli ayağı sabittir benim dinimde; diğer ayağıyla yetmiş iki milleti dolaşırım.”
Kökten kopmadan dünyaya açılmak. Merkezini kaybetmeden ufku genişletmek. Kendi hakikatinden güç alarak başka dünyaları tanımak.
Mimar Sinan da aynı dengeyi şöyle dile getirir:
“Tıpkı bir pergel gibi bir ayağım sabit olarak merkez ve çevreyi gözlemledim; yay çizerek görgümü artırmak için diyarlar gezdim.”
Biz de bu yazı dizisinde aynı metaforu teknoloji çağının ahlâkî sorularına taşıyoruz.
Sabit ayağımız iman, fıtrat, ahlâk, âhiret, aile, vatan, ümmet, mahremiyet, edep ve kulluk şuurudur. Hareketli ayağımız ilim, tecrübe, teknoloji, üretim ve insanlığın hayrına açılma cehdidir. Bu iki ayağı birbirine bağlayan mafsal ise irfan ve hikmettir.
İrfan kökü diri tutar, hikmet açılımı ölçüye bağlar.
Biri bizi merkeze çağırır, diğeri hareketimizi istikamete kavuşturur. Pergel bize şunu hatırlatır: Kapanmadan açılmak, dağılmadan genişlemek, savrulmadan yürümek mümkündür.
DİJİTAL HAYATIN İLMİHALİ VE SORULAR
Dijital çağda dikkatin nasıl işgal edildiğini, zamanın nasıl eridiğini, dilin nasıl sertleştiğini ve iradenin nasıl zayıfladığını düşünmek zorundayız. Bu arayışta medeniyetimizin bize sunduğu ilmihal fikri özel bir anlam kazanıyor. İlmihal, insanın hâlini bilmesidir; gündelik hayatını iman, ibadet, ahlâk ve sorumluluk ölçüleriyle düzenlemesidir. Bugün gündelik hayatımızın büyük bir kısmı ekranla temas içinde geçiyorsa, bu temasın da bir adabı, bir ölçüsü ve bir muhasebesi olmalıdır. Bakarken, yazarken, paylaşırken, susarken ve vakti kullanırken aynı kulluk bilinci devreye girmelidir.
Bu muhasebe şu sorularla başlayabilir:
Ekran hayatımızda hangi yeri işgal ediyor?
Dijital alışkanlıklarımız bizi daha dikkatli, daha merhametli, daha edepli ve daha sorumlu kılıyor mu?
Ailemizle aynı evde gerçekten aynı hayatı paylaşabiliyor muyuz?
Çocuğumuza yalnız yasak mı koyuyoruz, yoksa ona ölçü ve iç denetim mi kazandırıyoruz?
Sosyal medyada yazdığımız söz, kalbimizdeki ahlâkı doğru temsil ediyor mu?
Vaktimizi tüketiyor muyuz, yoksa bereketlendiriyor muyuz?
Bu soruların her biri dijital çağda daha sahih bir duruşa çağırır. Cevaplar her zaman kolay bulunmayabilir. Yine de soru sormaya başlamak uyanışın ilk adımıdır. Bazen bir soruyla başlar toparlanma. Bazen küçük bir fark edişle. Bazen de ekranı kapatıp yüzümüzü insana, kalbimizi Rabbimize dönmekle.
Pergel, ekranın ışığı altında kendi iç kandilini söndürmek istemeyenlere merkezini koruyarak yürüyebileceği bir ölçü teklif ediyor:
Merkezini kaybetme.
Ufkunu daraltma.
Sabit ayağını hakikate yerleştir, hareketli ayağınla insanlığın hayrına geniş daireler çiz. Dağılmadan, savrulmadan, daralmadan yürü.
Temerküz tam da budur: kalbi hakikatte toplamak, hayatı ölçüyle kurmak, çağın içinde kendine dönmeyi unutmamak.
İNSANIN TEKNOLOJİYLE İMTİHANI
Teknoloji artık belli bir kesimin kullandığı sınırlı bir araç olmaktan çıkmış, hayatın ortak zemini hâline gelmiştir. Böyle bir vasatta dijital ahlâk, tali bir konu sayılamaz; hayatın merkezine temas eden temel bir sorumluluk alanına dönüşür.
Gündelik hayat artık yalnız ev, iş, okul ve sokak arasında akmıyor; ekranın açtığı görünmez alanlarla birlikte ilerliyor. Sabah göz açılır açılmaz ilk bakış çoğu zaman oraya dönüyor. Gün içinde küçük boşluklar onunla doluyor. Yolculukta, bekleyişte, dinlenme anında, hatta sohbetin ortasında bile ekran araya girebiliyor.
Ekran artık evlerin içine, okulların diline, iş hayatının düzenine, alışverişin usulüne, çocukluğun oyununa, gençliğin kimlik arayışına ve aile içi yakınlığın sessiz alanlarına kadar yayılıyor. Dünya küçüldü, mesafeler kısaldı, bilgi hızlandı.
Peki insanın kalbi aynı hızla genişledi mi?
Aile bağları aynı ölçüde güçlendi mi?
Hakikat daha kolay mı seçiliyor, yoksa gürültü içinde daha mı zor duyuluyor?
Telefon, bilgisayar, ekran, bildirim ve akış artık günün kenarında duran araçlar olmaktan çıktı; günün içine dağılmış görünmez yönlendiriciler hâline geldi. Bir haberle uyanıyor, bir mesajla bölünüyor, bir görüntüyle oyalanıyor, bir bildirimle yön değiştiriyoruz. Farkına varmadan. Usul usul. Bazen iyi niyetle, bazen yalnızca alışkanlıkla.
Bütün insanlık bugün benzer soruların eşiğinde duruyor. Ekran karşısında dikkat dağılıyor, mahremiyet sınırları inceliyor, aile içi temas zayıflayabiliyor, zaman küçük parçalar hâlinde eriyor, söz hızlanıyor, hakikatle yalan birbirine karışabiliyor. Bu tablo yalnız bir ülkenin, bir kültürün yahut bir toplumun meselesi sayılamaz.
Çağımızın ortak imtihanı, insanın teknolojiyle kurduğu ilişki içinde kendi merkezini koruyup koruyamayacağıdır.
Teknoloji büyüdükçe insanın ahlâkî sorumluluğu da büyüyor. Artık bir söz daha uzağa gidiyor, bir görüntü daha kalıcı hâle geliyor, bir mahremiyet ihlali daha geniş çevrelere yayılıyor, bir yanlış bilgi daha hızlı çoğalıyor. Böyle bir çağda mesele yalnız cihaz kullanmayı bilmekle sınırlı kalmaz. Neye bakacağımızı, neyi paylaşacağımızı, hangi sözü yazacağımızı, hangi veriyi koruyacağımızı, çocuklarımızı hangi içeriklerden sakındıracağımızı ve ailemizin iç sükûnetini nasıl muhafaza edeceğimizi de düşünmek zorundayız.
Dünya nüfusunun neredeyse dörtte üçünün çevrim içi hâle geldiği bir çağda bu mesele yerel bir gündemi aşmıştır. Dikkat, mahremiyet, aile, zaman, bilgi ve hakikat bakımından bütün insanlığı ilgilendiren ortak bir soruya dönüşmüştür:
Teknolojiyi kullanırken insanlığımızı nasıl koruyacağız?
Biz bu ortak imtihana kültür ve medeniyet değerlerimizin merkezinden bakıyoruz. İman, edep, takva, ihsan, mahremiyet, kul hakkı, aile emaneti ve kulluk şuuru bu arayışın ana ölçüleridir.
YENİ İMKÂNLAR, YENİ İMTİHANLAR
Her nimet şükür ve ölçü ister. Ölçü kaybolursa nimet kişiyi beslemek yerine yormaya başlayabilir. Dijital kolaylıklar da böyledir. İşimizi görürken iç dünyamızı fakirleştirmemeli, hız kazandırırken huzurumuzu çalmamalıdır.
Her nimetin bir şükrü, bir külfeti ve bir hesabı vardır.
Her nimetin şükrü kendi cinsinden ödenir. Mal nimetinin şükrü infakla, ilim nimetinin şükrü onu talip olana öğretmekle, sıhhat nimetinin şükrü bedeni hayırda kullanmakla, ömür nimetinin şükrü vakti Allah’ın rızasına uygun işlerde değerlendirmekle ödenir. Dijital imkânların şükrü de onları hayra, ilme, hizmete ve faydalı üretime vesile kılmaktır.
Her nimetin bir külfeti de vardır. Servetin külfeti infak, adalet ve kanaatle sınanır. İlmin külfeti tevazu, emek ve doğru aktarım ister. Dijital imkânların külfeti ise dikkat, mahremiyet, ölçü, zaman disiplini ve söz ahlâkıdır. Ekran elin altındadır; göz de, dil de, vakit de emanet olarak kalır. Her kapıya girmemek, her sözü yazmamak, her görüntüye bakmamak, her bilgiyi yaymamak bu külfetin parçasıdır.
Her nimetin bir hesabı da vardır.
Bir an için durun.
Bugün ekrana baktığınız toplam süreyi düşünün.
Kaç saattir bu?
O saatlerde ne izlediniz, ne okudunuz, neye baktınız?
Kalbinize ve zihninize ne yerleşti?
Diliniz ne söyledi?
Vakit nerede tükendi?
Dikkat neye harcandı?
Mahremiyet nerede aşındı?
Nimetin hesabını düşünen kişi imkân karşısında onu emanet bilinciyle taşır.
Kur’an-ı Kerim, hayatın bütün imkânlarına nasıl bakmamız gerektiğini hatırlatır:
“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk, 67/2)
Hayat başıboş bir akış değildir. Ömür, imkân, kabiliyet, zaman, bilgi ve teknoloji; hepsi daha güzel amel ortaya koymak için bir imtihan alanıdır.
DİJİTAL ÇAĞDA İNSAN KALMANIN YOLU
İnsanlık yazıyla, şehirle, ticaretle, servetle, güçle ve ilimle sınandı. Bugün teknolojiyle sınanıyor. Bu sınavın ağırlığı, teknolojinin hayatın her alanına dokunmasından geliyor. Yalnız bir araç kullanılmıyor; bakış açısı, zaman kullanımı, ilişki kurma tarzı, bilgiye yaklaşım ve yalnız kalma biçimi de değişiyor.
Bu çağın imtihanı yalnız haram olanla sınırlı kalmaz, helal daire içinde ölçüyü kaybetmekle de ilgilidir. Bir araç mubah olabilir, fakat kişiyi israfa sürükleyebilir. Bir mecra faydalı görünebilir, fakat gösterişi besleyebilir. Bir bilgi doğru olabilir, fakat onu yayma biçimi fitne doğurabilir. Mesele yalnız “İzin var mı?” sorusuyla kapanmaz. “Bu beni nereye götürüyor?” sorusu da aynı derecede önem taşır.
Duyulan şeylerin sayısı arttı, dolaşım hızı büyüdü, paylaşma kolaylaştı. Böyle bir ortamda duyduğunu hemen aktarmamak, gördüğünü hemen hükme çevirmemek, bilmediği yerde susabilmek büyük bir ahlâkî meziyettir. Teyit etmeden paylaşmak yalnız bilgi hatası doğurmaz; kul hakkına, iftiraya, fitneye ve vebale kapı açabilir.
Yeni imtihanların bir kısmı çok belirgindir: açıkça zarar veren içerikler, bağımlılık üreten alanlar, ahlâkı aşındıran görüntüler, aile içi çözülme, çocukların korunması. Bunlar kolay fark edilir. Bazı imtihanlar ise daha sinsi ilerler. Kıyasla huzurun azalması, görünürlük iştahının büyümesi, dilin sertleşmesi, acele hüküm verme alışkanlığı, sürekli meşgul olma ihtiyacı. Açık bir tehlike gibi görünmeyebilir bunlar; yine de iç dengeyi sessizce bozar.
Yeni imkânlar karşısında kör bir hayranlık da toptan bir inkâr da çözüm sunmaz. Hikmetli olan, bu imkânları yerli yerine koymaktır. Bunu başardığımızda imtihan alanı bütünüyle ortadan kalkmaz, yine de istikametimizi kaybetmeden yürümek mümkün olur.
Dijital çağda ölçü nereden kurulacak?
Biz bu yeni hayat düzeninde hangi adabı kuşanacağız?
Bu soruların cevabı, ilmihal fikrinden dijital hayatın adabına uzanan bir çerçevede aranmalıdır.
Bugün insan, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok bilgiye ulaşabiliyor. Dünyanın öbür ucundaki bir haberi birkaç saniye içinde öğrenebiliyor. Bir kütüphaneye gitmeden binlerce kitaba erişebiliyor. Bir tuşa dokunarak alışveriş yapabiliyor, eğitim alabiliyor, haberleşebiliyor. Bütün bunlar büyük imkânlardır.
Her imkân yeni bir sorumluluk da doğurur.
Teknoloji ilerledikçe insanın önündeki temel soru değişmiyor:
Bu araçları kullanırken kendimizi koruyabiliyor muyuz?
İnsan yalnız bilgi işleyen, veri toplayan, mesaj gönderen ve görüntü izleyen bir varlık olarak görülemez. Kalbi vardır. Vicdanı vardır. Merhameti vardır. Hayâsı vardır. Tevekkülü vardır. Kulluğu vardır. Teknoloji bunların yerine geçemez.
Dijital çağın en büyük tehlikelerinden biri, insanı sürekli dış dünyaya yöneltmesidir. Sürekli haber almak, sürekli görmek, sürekli tepki vermek, sürekli yetişmek zorunda hissetmek… Bu akış içinde kişi bazen kendi iç dünyasına yabancılaşabilir. Dışarıdan çok bağlantılı görünür, fakat içeride dağınık ve yorgun kalabilir.
Bu bağlamda teknoloji çağında asıl mesele, daha çok araca sahip olmak değildir. O araçlar içinde neye dönüştüğümüzdür.
Daha sabırlı mı oluyoruz, daha aceleci mi?
Daha merhametli mi oluyoruz, daha sert mi?
Daha derin mi düşünüyoruz, daha yüzeysel mi kalıyoruz?
Daha çok bağ mı kuruyoruz, daha çok yalnızlaşıyor muyuz?
Halbuki insanın asıl hayatı içeride kurulmaktadır.
Kalbin derinliklerinde.
Vicdanın sessizliğinde.
Tefekkürün sükûnetinde.
İbadetin ve duanın huzurunda.
Ekranın sunduğu görüntü ne kadar parlak olursa olsun, insanın iç dünyası karardığında hayatın tadı eksilir. Dış dünyadaki bağlantılar çoğalsa da kalbin Rabbiyle, ailesiyle, kendi hakikatiyle bağı zayıflarsa insan bir şeylerin yerinden oynadığını hisseder. Bu sebeple teknoloji çağında insan kalmak, teknolojiden kaçmak anlamına gelmez. Onu yerli yerine koyabilmek anlamına gelir. Araçları kullanırken insanlığımızı, kulluğumuzu ve ahlâkî merkezimizi kaybetmemektir.
Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra‘d, 13/28)
Bugün insanlığın ihtiyacı da budur: Daha fazla hızdan önce daha fazla huzur. Daha fazla görünürlükten önce daha fazla anlam. Daha fazla bağlantıdan önce daha sahih ilişkiler.
Cengiz Aytmatov’un şu sözü, bu çağın ruhuna güçlü biçimde dokunuyor:
“İnsan için en zor olan şey, her gün insan kalmaktır.”
Zorluk tam burada düğümleniyor. Bir defa doğruyu seçmek yetmiyor. Onu her gün yeniden seçmek gerekiyor. Bir kez merhametli olmak yetmiyor. Hoyratlığa çağrıldığımız her yerde merhameti yeniden kuşanmak gerekiyor.
Dijital çağda insan kalmak, ekranların çoğaldığı bir dünyada kalbin kandilini koruyabilmektir. Hızın içinde sükûneti, kalabalığın içinde mahremiyeti, bağlantıların içinde muhabbeti, imkânların içinde kulluk şuurunu ayakta tutabilmektir. Kalbi korumak, dikkati toparlamak, dili güzelleştirmek, vakti bereketlendirmek, mahremiyeti yaşatmak ve iradeyi diri tutmaktır. Kısacası insan kalmak, teknolojiyi hayatın merkezine koymadan kulluk şuurunu hayatın merkezine yerleştirebilmektir.
Merkezi korumak, yalnız büyük ilkelerden söz etmekle tamamlanmaz, gündelik hayatın içinden geçen küçük alışkanlıkları da yeniden düşünmeyi gerektirir. Ekran artık sabahımızdan akşamımıza, aile içi sohbetten çocukların oyununa, dinlenme biçimimizden dikkat terbiyemize kadar hayatın pek çok alanına temas ediyor. Bir sonraki yazımızda, bu temasın gündelik hayatımızın ritmini nasıl değiştirdiğini; kolaylıkların gölgesinde büyüyen yorgunluğu, bekleme kabiliyetimizin zayıflamasını, aile içi yakınlığı, çocukların oyun dünyasını ve kitapla ekran arasındaki farkı ele alacağız. Böylece temerküz meselesini daha somut bir zemine taşıyacak, ekranın içinden geçen hayatı birlikte okumaya çalışacağız.
Ahmet Türkben
-
Zeki 9 saat önce Şikayet Etİnsanın yaptığı en cahilce şey zehirli dumanı içine cekmesidir birde para veriyor sigara nargile.Beğen
-
İhsan 10 saat önce Şikayet EtEyyvallah ...Beğen Toplam 1 beğeni
-
Haydar 10 saat önce Şikayet EtÇok güzel tespitlerBeğen
-
Mehmet 10 saat önce Şikayet EtArtık tuşlu telefona geçmekten başka çare yok Kitapta okuyamıyoruz Kuranı da engelliyor Bir sürü çöplüğün içinde dolaşıyoruzBeğen Toplam 1 beğeni
-
Mehmet 10 saat önce Şikayet EtAllah razı olsun çok güzel bi yazı ancak ekran kaydırma hızına uygun değil yane çok uzun bunu biz nasıl okuyacağız ve okutacağız Bu şekilde uyarı yazıları çok önemlidir ve sürekli yapılması gerekiyor Allah razı olsun yazandan Ancak yeni nesil bunu okumak için çok sabırsızBeğen Toplam 1 beğeni