Ahmet Türkben
Ahmet Türkben
KONUK YAZAR
TÜM YAZILARI

Sanal âlemde gözün iffeti ve bakışın ahlâkı

GİRİŞ 17.08.2026 GÜNCELLEME 17.08.2026 YAZARLAR

Dijitalleşme hayatımıza yeni imkânlar kazandırırken bakışımızı, merakımızı, mahremiyet anlayışımızı, sahip olduklarımızla kurduğumuz ilişkiyi ve dikkatimizi de yeniden şekillendiriyor. Mesele artık teknolojiyi nasıl kullandığımızla sınırlı kalmıyor; teknolojinin bizi nasıl bir hâle dönüştürdüğü sorusu giderek daha önemli hâle geliyor.

Bu yazı dizimizin fikrî zemininde, Prof. Dr. Mehmet Görmez Hoca’mızın Dijital Çağda Hayâ Ahlakı adlı eseri ile “Görsel İdrakin Egemenliği ve Ahlâk” başlıklı konuşmalarında üzerinde durduğu kavramsal çerçevenin önemli bir yeri var. Görmez Hoca, Faslı filozof Taha Abdurrahman’ın kavram dünyasından hareketle teferrüç, tecessüs ve tekeşşüfü görsel idrakin egemen olduğu modern çağın üç önemli zihin ve ahlâk hastalığı olarak ele alıyor.

Teferrüç, bakma, seyretme ve izleme arzusunun ölçüsünü kaybetmesi; görünenin peşinde dolaşırken hakikatin derinliğinden uzaklaşma hâlidir.

Tecessüs, başkasının mahremine yönelen merakın sınırlarını aşması; gizli kalması gereken hâlleri araştırma ve özel alana nüfuz etme tutkusudur.

Tekeşşüf ise bakmanın ters yönüdür: görülme, seyredilme, kendini sürekli takdim etme ve hayatı başkalarının bakışına açma arzusu.

Bu üç kavram, dijital çağın güçlü biçimde büyüttüğü üç ayrı yönelişi gösteriyor: seyretmek, gözetlemek ve seyredilmek.

Görmez Hoca’nın dikkat çektiği bu kavramsal çerçeve bize başka iki savrulmayı daha düşündürüyor. Bunlardan ilki tefahür. Tekeşşüf “Beni görün” derken tefahür bir adım daha ileri giderek “Bende olana bakın” der. Sahip olunan nimet, imkân, başarı, makam veya hayat tarzı zaman zaman şükrün konusu olmaktan çıkıp üstünlük ve gösteriş aracına dönüşür.

Diğer bir kavram ise teşettüt. Görüntüler, haberler, bildirimler, meraklar, kıyaslar ve sürekli değişen gündemler arasında dikkat parçalanır; göz bir yerde, zihin başka yerde, kalp başka bir meşguliyette kalır. Böylece dijital çağın görünürlük ve seyir kültürü, sonunda dikkatin ve iç merkezin dağılmasına kadar uzanır.

Her savrulmanın içinde bir dönüş imkânı da saklıdır. Bakış dağıldığında nazar ve ibret, merak sınırı aştığında hayâ ve mahremiyet, görünürlük arttığında setr ve iffet, sahip olduklarımız övünme vesilesine dönüştüğünde tevazu ve kanaat, dikkat parçalandığında ise sekînet ve vakar bize yeniden ölçüyü hatırlatır.

Nazar, gördüğümüz şeyin ardındaki manaya bakmayı; hayâ, merakın her kapıyı açmaya hakkı olmadığını; setr, her kıymetin görünür olmak zorunda bulunmadığını; tevazu ve kanaat, nimetin insanı büyütmek yerine şükre yöneltmesini; sekînet ve vakar ise dağılmış olanın yeniden kendi merkezinde toplanmasını öğretir.

Dijital çağ bize her şeyi daha fazla görme, bilme, gösterme ve takip etme imkânı verdi. Şimdi ihtiyacımız, bütün bu imkânlar içinde kendimizi kaybetmeden kalabilmenin ahlâkını inşa etmektir.

Beş ayrı mesele gibi görünen bu başlıkların hepsi aynı soruda birleşiyor:

Dijital dünyanın içinde dolaşırken merkezimizi nasıl koruyacağız?

Bu sorunun cevabını bazen gözümüzde, bazen merakımızda, bazen mahremiyetimizde, bazen sahip olduklarımızla kurduğumuz ilişkide, bazen de dağılan dikkatimizde arayacağız.

Çağın asıl meselesi, teknolojinin nereye gittiği kadar bizim onunla birlikte hangi istikamete yöneldiğimizdir.

BAKMAKTAN GÖRMEYE: TEFERRÜÇTEN NAZARA

Sanal Âlemde Gözün ve Bakışın Ahlâkı

Hiç bu kadar çok görüntüyle karşılaşmamıştık.

Bir ekran açılıyor; yüzler, evler, sofralar, şehirler, bedenler, haberler, felaketler, başarılar, eğlenceler peş peşe akıyor. Parmağımız küçük bir hareket yapıyor, önümüze yeni bir dünya geliyor. Sonra bir başkası. Ardından bir başkası...

Bakıyoruz.
Geçiyoruz.
Tekrar bakıyoruz.

Günün sonunda zihnimizden yüzlerce görüntü geçmiş oluyor.

Peki bütün bu bakışlar içinde gerçekten neyi gördük?

Çok bakmak, görmeyi artırıyor mu?

Dijital çağın gözle ilgili en önemli sınavlarından biri bu soruda saklıdır.

Yazı dizimizin ilk kavramı teferrüç tam da burada karşımıza çıkıyor.

TEFERRÜÇ: BAKIŞIN SEYİRCİLİĞE DÖNÜŞMESİ

Teferrüç, bakmak, seyretmek ve temaşa etmek anlam alanına sahip bir kelimedir. Dijital çağın şartları içinde ise bakışın sürekli görüntü arayan, gördüğünü hızla tüketen ve hemen ardından yenisine geçen bir seyirciliğe dönüşmesini anlatan güçlü bir kavramdır.

Burada mesele gözün görmesiyle sınırlı kalmaz.

Teferrüç, bakışın ne aradığını ve gördüğü şeyle nasıl bir ilişki kurduğunu sorgulatır.

Bir çiçeğe bakarız. Bir yüze, bir sofraya, bir felakete, bir başarıya bakarız. Aynı göz, bütün bunlarla çok farklı ilişkiler kurar.

İbret alır.
Şükreder.
Merhamet duyar.
İmrenir.
Arzular.
Kıskanır.
Haz arar.
Ölçüsünü kaybeder.

Demek ki göz, önüne gelen görüntüyü kaydeden tarafsız bir pencere gibi çalışmaz. Bakışımız niyetimizle, arzumuzla ve ahlâkımızla birlikte hareket eder.

Teferrüçte görüntünün ardındaki mana giderek geri çekilir. Görüntünün kendisi öne çıkar. Bakış seyir ister, seyir ise yenisini.

Bir müddet sonra göz bakmak için sebep aramaz.

Bakmak, kendi başına bir alışkanlığa dönüşür.

GÖZÜN DE BİR AHLAKI VARDIR

Modern kültür çoğu zaman görmeyi sınırsız bir hak gibi sunuyor.

Görüntü önümdeyse bakarım.
Paylaşılmışsa seyrederim.
Erişilebiliyorsa görürüm.

Kur’an-ı Kerim ise göze de ahlâkî bir sorumluluk yükler. Müminlere yönelik ayet-i kerimeler açık bir ölçü koyar:

“Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir.” (Nûr, 24/30)

Ardından aynı ölçü mümin kadınlar için de tekrar edilir:

“Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar iffetlerini korusunlar...” (Nûr, 24/31)

Burada dikkat çekici olan, terbiyenin gözden başlamasıdır.

Bakışın da sınırı vardır.
Gözün de iffeti vardır.
Görme imkânı, her görüntüyü seyretme izni anlamına gelmez.

Peygamberimizin şu hadis-i şerifi, bakışın iradeyle nasıl terbiye edileceğine dair açık bir ölçü verir:

“İlk bakışa ikinci bakışı ekleme; çünkü birincisi senin lehinedir, ikincisi ise senin lehine değildir.” (Ebû Dâvûd, Nikâh, 44)

Karşımıza çıkan ilk görüntü çoğu zaman irademizin dışında gerçekleşir. Asıl sorumluluk, bakışın orada kalıp kalmamasında başlar. Dijital dünyanın önümüze getirdiği şey ile bakmayı tercih ettiğimiz şey birbirinden ayrılır. İlkini ekran belirler; ikincisi ahlâkî tercihimize bağlıdır.

Bu aşamada bakış, iradenin konusu hâline gelir. Peygamberimizin diğer bir hadis-i şerifi de harama yönelen bakışın kalp üzerindeki tesirini hatırlatır:

“Harama bakış, iblisin zehirli oklarından bir oktur. Her kim Allah korkusu sebebiyle bunu terk ederse Allah ona kalbinde halâvetini hissedeceği bir iman bahşeder.” (Hâkim, IV, 349/7875)

Bakışı çevirmek, gözü korumanın ötesinde kalbin istikametini ve imanın tadını muhafaza eden bir irade hâline gelir.

HER BAKILABİLİR ŞEY BAKILMAYA LAYIK MIDIR?

Sanal âlemde önümüze çıkan pek çok görüntü aynı çağrıyı yapar:

“Bana bak.”

Bir başlık, bir fotoğraf, bir reklam, kısa bir video, gösterişli bir hayat, mahrem bir görüntü veya merak uyandıran bir kare… Hepsi dikkatimizi kendine çekmek ister.

Gözün terbiyesi burada başlar:

“Karşıma çıktı” ile “ona bakmayı seçtim” arasındaki farkı görebilmek.

Her erişilebilir içerik dikkatimize layık olmayabilir. Her açık görüntü seyredilmeyi hak etmeyebilir. Her merak uyandıran kare gözümüzden pay almak zorunda kalmaz.

Bazen bir görüntüye bakmamak kayıp gibi gelir. Oysa bazı bakışlardan vazgeçmek gözün hürriyetini korur.

Gözün hürriyeti, bakmaması gereken yerde bakışını çekme kudretinde ortaya çıkar.

Kur’an-ı Kerim başka bir ayet-i kerimede bakışın dünyalık karşısındaki yönüne de dikkat çeker:

“Sakın kendilerini sınamak için onların bir kesimini yararlandırdığımız dünya çekiciliğine göz dikme! Rabbinin sana verdiği nimetler daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” (Tâhâ, 20/131)

Ayet-i kerimede kullanılan ifade son derece düşündürücüdür:

Göz dikmek.

Demek ki bakış bazen yalnız görmez; yönelir, arzu eder, peşine düşer.

Bugün ekranlar üzerinden başkalarının evlerine, sofralarına, tatillerine, bedenlerine, başarılarına ve sahip olduklarına uzun uzun bakarken bu ölçü daha da anlamlı hâle geliyor.

Göz bir şeye ne kadar uzun süre takılırsa, o şey gönlümüzde de o kadar fazla yer bulur.

GÖZ BAKAR, GÖNÜL PEŞİNDEN GİDEBİLİR

Bakış küçük bir hareket gibi görünür. Bazen yalnız birkaç saniye sürer. Gördüğümüz şey ise iç dünyamızda kalır. Bir görüntü arzuyu uyandırır, başka bir görüntü kıyası başlatır. Bir başkası hasedi besler. Bazısı mahremiyet sınırını aşındırır, bazısı da saatler sonra zihnimizde dolaşmayı sürdürür.

Bu yönüyle göz terbiyesi, gözle başlayıp gönle uzanan bir meseledir. Bakış, gönle açılan kapılardan biridir. Gözün gördüğü şey zaman zaman kalbe ulaşır; orada arzuya, düşünceye, kıyasa veya yönelişe dönüşür.

Bir eve girerken kapıyı kullanırız. Her geleni içeri almayız, her sesi evimizin ortasına taşımayız. Göz için de benzer bir seçiciliğe ihtiyacımız vardır. Gördüğümüz her şey iç dünyamızda misafir edilmeyi hak etmez.

Peygamberimiz, kalbi beden ülkesinin sultanına benzeten şu hadis-i şerifte gözün bu yapı içindeki yerini çok anlamlı biçimde ifade eder:

“Kalp (bedenin) sultanıdır ve onun orduları vardır. Sultan iyi olursa askerleri de iyi olur. Sultan kötü olursa orduları da kötü olur. Kulaklar bu sultanın habercileridir. Gözler bekçileridir. Dil sultanın tercümanıdır. Eller kanatlarıdır. Ayaklar postacılarıdır.” (Ebû Dâvûd, II, 18)

Hadis-i şerifte gözlerin “bekçi” olarak anılması dikkat çekicidir. Bekçi, kapıdan neyin geçeceğini gözetir. Göz de dış dünya ile kalp arasındaki önemli geçitlerden biridir. Önüne gelen her görüntüyü içeri taşımak yerine seçmek, gerektiğinde bakışı çevirmek ve kalbe hangi görüntülerin ulaşacağını gözetmek bu bekçiliğin bir parçasıdır.

Gözün terbiyesi, bir bakıma kalbin kapısını korumaktır. Bakış neye uzun süre yönelirse, gönül de zamanla onun izini taşır.

TEFERRÜÇTEN NAZARA

Teferrücün karşısına koyduğumuz güçlü kavramlardan biri nazardır.

Nazar da bakıştır; bakıp geçmenin ötesinde bir yöneliş taşır.

Nazar eden göz sorar:

Ne görüyorum?
Niçin bakıyorum?
Bu görüntü bende ne uyandırıyor?
Baktığım şey beni nereye götürüyor?
Burada ibret var mı?
Burada bana düşen bir sorumluluk var mı?
Bakışımı sürdürmem doğru mu?

Teferrüç görüntüyü tüketir, nazar görüntünün karşısında ölçüsünü korur.

Birinde göz sürekli yenisini arar.
Diğerinde gördüğünün mahiyetini tartar.

Birinde seyir öne çıkar.
Diğerinde idrak.

Birinde görüntü bizi çeker.
Diğerinde neye bakacağımıza biz karar veririz.

Bu açıdan nazar, görmenin miktarından çok mahiyetiyle ilgilenir.

Nazar, gördüğümüz şeyle daha şuurlu bir ilişki kurmaktır.

BAKIŞIN HIZINI KESMEK

Dijital seyirciliğin belirgin özelliklerinden biri hızdır.

Bir görüntü.
Sonra diğeri.
Sonra bir başkası.

Görüntünün üzerinde kalmaya gerek duyulmaz. Parmağın hareketi bakışın ritmini belirler. Bu hız zamanla gözün alışkanlığına dönüşür.

Nazar ise bakışın hızını gerektiğinde keser.

Bazen geçer.
Bazen durur.
Bazen bakışını çeker.
Bazen gördüğünün üzerinde düşünür.

Buradaki asıl mesele, bakışı iradenin ve ahlâkın emrine vermektir.

Bir görüntünün önünden hemen geçmek nazarın gereği olur. Bir manzaranın karşısında bir müddet durmak da. Yanlış bir görüntü karşısında gözü çevirmek de. Bir mazlumun hâline bakıp sorumluluk hissetmek de.

Aynı göz...

Farklı bakışlar.

Farkı meydana getiren şey, bakışın yönü ve maksadıdır.

BAKIŞ İLE KIYAS ARASINDAKİ İNCE YOL

Göz yalnız haram karşısında sınanmaz.

Başkalarının sahip oldukları karşısında da sınanır.

Tâhâ sûresindeki “dünya çekiciliğine göz dikme!” uyarısı, bu bakımdan dijital çağda ayrı bir önem kazanıyor.

Ekranda gördüğümüz hayatlar çoğu zaman seçilmiş karelerden oluşur.

En güzel masa.
En uygun açı.
En başarılı an.
En mutlu yüz.

Göz bu seçilmiş görüntüler arasında dolaştıkça kendi hayatına başka bir ölçüyle bakmaya başlar.

“Onun var, benim niçin yok?”

“Onun hayatı böyle, benimki niçin böyle?”

Teferrüç böylece seyirden kıyasa doğru ilerler.

Bu meselenin ayrıntısını tefahür ve kanaat bahsinde ayrıca ele alacağız. Burada göz açısından önemli olan şu ölçüdür:

Başkasının sahip olduğuna uzun uzun bakmak, bir müddet sonra elimizdekini görme kabiliyetimizi zayıflatır.

Bazen gözümüz önümüzdeki nimetten uzaklaşır, uzaktaki görüntünün peşine takılır.

Nazar, bakışı yeniden ölçüsüne çağırır.

NAZAR BER-KADEM: GÖZÜNÜ TOPLA, YOLUNU KORU

Tasavvuf geleneğinde kullanılan nazar ber-kadem ifadesi, kelime anlamıyla “gözü adımda tutmak” şeklinde anlaşılır.

Buradaki ölçü dünyaya kapanmayı anlatmaz. Bakışın gelişigüzel dağılmasını önleyen bir dikkat ve edep terbiyesini hatırlatır.

Nereye baktığını bilmek.
Bakışının seni nereye götürdüğünü fark etmek.
Yolunu korumak.

Bugünün ekran dünyasında bu kadim irfan ölçüsü yeni bir soru olarak önümüze geliyor:

“Gözümün peşinden mi gidiyorum, gözümü ben mi yönlendiriyorum?”

Bir bakış bizi başka bir görüntüye, oradan başka bir hesaba, oradan başka bir arzuya götürür.

Nazar ber-kadem, bu zincirin herhangi bir noktasında durma iradesini hatırlatır.

Her geçişi takip etmek zorunda kalmayız. Bazı kapıları açmadan geçmek de göz terbiyesidir.

BAKIŞIN MUHASEBESİ

Günün sonunda gözümüzden geçenlerin sayısını bilmek kolay değildir. Yine de kendimize birkaç soru sorabiliriz:

Bugün neye uzun süre baktım?
Baktığım şey bende ne bıraktı?
Bakışım hangi arzuyu büyüttü?
Hangi görüntü kalbimi daralttı?
Hangisi şükre yaklaştırdı?
Nerede gözümü çevirmem gerekiyordu?
Nerede bakıp geçmek yerine gerçekten görmem gerekiyordu?

Bu sorular gözü korkuyla kapatmak için sorulmaz.

Gözü şuurlu hâle getirmek için sorulur.

Dünya bakılacak güzelliklerle doludur.

Bir yüzün tebessümü.
Bir çocuğun sevinci.
Bir sanat eserinin inceliği.
Bir annenin şefkati.
Bir mazlumun hâli.
Bir emeğin güzelliği.
Gökyüzünün ihtişamı.
Kur’an-ı Kerim’in satırları...

Göz, doğru yere yöneldiğinde hakikate açılan büyük bir nimettir. Onu korumak kadar istikametini belirlemek de önem taşır.

Gözün terbiyesi, bakışı azaltmaktan önce ona istikamet kazandırmaktır.

BAKMAKTAN GÖRMEYE

Sanal âlem bize çok şey gösteriyor.

Asıl mesele ne kadarını gördüğümüzdür.

Teferrüç, görüntüden görüntüye geçen bir seyirciliğe dönüşür. Nazar ise gözün önüne gelen şeyi seçmesini, ölçmesini ve neyle ilişki kurduğunu fark etmesini sağlar.

Birinde görüntü bize hükmeder.

Diğerinde bakışımızı terbiye etmeye çalışırız.

Ekranı her açtığımızda uzun muhasebelere ihtiyacımız yok. Bazen tek bir soru yeter:

“Şimdi baktığım şey, bakışımı ve kalbimi nereye götürüyor?”

Bu soru bazen bakmaya devam ettirir.
Bazen gözümüzü çevirtir.
Bazen gördüğümüzün kıymetini fark ettirir.
Bazen de önümüzde duran yüzlerce görüntünün arasından gerçekten görülmeye değer olanı seçtirir.

Sanal âlemin gözümüze yüklediği asıl sorumluluk, daha çok görmekten önce neye bakacağımızı ve bakışımızı nerede durduracağımızı bilmektir.

Ahmet Türkben

YORUMLAR 3
  • receptive 45 dakika önce Şikayet Et
    dikkate değer bir yazı ama biliriz ki bakmak ve görmek ayrı şeylerdir. Bu yazıyı okumaya karar vermek gibi..
    Cevapla
  • Hüseyin ERDEM 49 dakika önce Şikayet Et
    Sanal âlemin gözümüze yüklediği asıl sorumluluk, daha çok görmekten önce neye bakacağımızı ve bakışımızı nerede durduracağımızı bilmektir. ( Son cümle, yorumum olsun..) Allah razı olsun.
    Cevapla
  • Mutlu 50 dakika önce Şikayet Et
    Allah razı olsun,mükemmel bir yazı
    Cevapla