Dağılan dikkati toplamak: Teşettütten Vakar, Sekinet ve Sebata
Daha önce yine bu köşede yayımlanan "Kolaylıkların Gölgesinde Büyüyen Yorgunluk" başlıklı yazımızda, dijital çağın hayatımızın ritmini nasıl hızlandırdığını ve bu hızın bizi nasıl yorduğunu ele almıştık. Bu yazı, onun devamı ve tamamlayıcısıdır. Orada yorgunluğun izini sürmüştük; burada ise onu besleyen temel sebeplerden birine, dağılan dikkate bakacağız.
Dağılmanın adı teşettüt, buna karşı aradığımız hâl ise cem-i dikkat, yani dağılmış yönelişi yeniden bir merkezde toplamaktır. Bu toparlanmanın üç temel terbiyesi vardır: vakar, sekinet ve sebat. Vakar, her çağrıya hemen kapılmamayı öğretir, sekinet iç dünyadaki hareketi yatıştırır, sebat ise doğru ve hayırlı olanda kalmamızı sağlar.
TEŞETTÜT: PARÇALARA AYRILAN YÖNELİŞ
Bir yerde bulunmakla orada olmak aynı şey değildir. Bedenimiz bir yerde olsa da zihnimiz çoktan başka bir yere gitmiş olabilir. Karşımızdaki konuşur, onu duyarız lâkin dinlemiyor olabiliriz. Kitap elimizdedir, gözümüz satırlarda geziniyor olsa da zihnimiz metne girememiş olabilir; orada olmak, bedenin bulunduğu yerde dikkatin de bulunmasıdır.
Çok şey görüyoruz, çok şey duyuyoruz; fakat gördüğümüzle, duyduğumuzla hemhâl olabiliyor muyuz? Sorun biraz da burada. Hemhâl olmak, bir şeyle yüzeysel temasın ötesine geçip ona gönül ve dikkatle katılmak, onunla içten bir ilişki kurmaktır. Bir konuşmanın ortasında telefon titreşiyor ya da ekrana yeni bir bildirim düşüyor. Cevap bekleyen mesajlar, yetişilecek başka başka gündemler... Bir yanımız bulunduğumuz yerde, diğer yanımız çağrıldığı yere doğru çoktan yola çıkmış oluyor. Teşettüt, bu parçalanmış yönelişin adıdır; aynı anda birçok yere yetişmeye çalışırken hiçbir yerde bütünüyle kalamamak.
Teşettüt; kişinin darmadağın, şaşkın, telaşlı ve perişan bir halde olmasıdır. Dijital hayatta bu hâl yalnız zihnimizde yaşanmaz. Düşüncemiz başka yere çekilir, başladığımız yöneliş uzun süre aynı yerde kalamaz. Zihnin hareketli olması, derinleştiği anlamına gelmez; sürekli yön değiştiren dikkat, düşüncenin kök salmasını zorlaştırır.
Teşettüt meselesinde daha derin bir sorun var: dikkatin istikametini kaybetmesi. Neye yöneleceğimiz, hangi çağrıya cevap verip hangisini geçeceğimiz giderek bizim irademizden çıkıp dışarıdan belirlenir hâle geliyor.
DİKKATİMİZE LÂYIK OLANI, BİZE YAKIŞANI SEÇMEK
Peygamber Efendimiz, dikkatimizi ve ilgimizi nereye yönelteceğimiz konusunda çok temel bir ölçü koyar:
“Kendisini ilgilendirmeyen (malayani) hususları terk etmesi, kişinin İslâm'ının güzelliğindendir.” (Ahmed, I, 201)
Her şey dikkatimizi çekebilir ama her şey ilgimizi hak etmez. Her haberi takip etmek, her tartışmayı bilmek, her söze cevap yetiştirmek zorunda değiliz. Malayaniden uzak durmak, dikkatimizi korumanın yoludur.
Dikkat de bir emanettir, nereye harcadığımız önemlidir. Dijital dünya önümüze durmadan yeni haberler, görüntüler, tartışmalar ve meraklar çıkarır. Bazen yapılması gereken çok basittir: geçip gitmek, her çağrıyı kendimize mesele edinmemek.
Dikkatin dağılmaması, biraz da dikkatimize lâyık olanı seçebilmek, bize yakışmayanın önünden vakarla geçebilmektir. Elbette bu seçim her defasında kolay değildir, çoğu zaman önce tıklarız, vakit o mecrada harcanır, sonra pişman oluruz. Dikkat terbiyesi, yanıldığımızı fark edip çabucak toparlanabilmektir.
VAKAR: HER UYARANA CEVAP VERMEMEK
Vakar; hareketin, tepkinin ve yönelişin ölçü kazanmasıdır. Kişinin özellikle dışarıdan gelen uyarılara karşı dağılmadan, asil, sakin ve ciddi duruşunu korumasıdır. Vakar, kışkırtma karşısında savrulmamak, her sataşmaya karşılık vermemek, her yeni uyaranda yön değiştirmemek, dış dünyanın hareketliliğine kendi iç ağırlığımızı teslim etmemektir.
Kur'an-ı Kerim, müminlerin vakar hâlini şöyle anlatır:
“Rahmân'ın has kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde vakarla yürürler ve cahiller kendilerine laf attığı zaman, ‘Selâmetle!’ deyip geçerler.” (Furkân, 25/63)
O has kulların uyarılara takılmadan geçip gidebilme hâli de vakar ile birlikte zikredilir:
“Onlar, boş söz ve işlere rastladıklarında vakarla oradan geçip giderler.” (Furkân, 25/72)
Yüz çevirme tavrının bir ifadesidir vakar, müminleri felaha kavuşturacak olan da bu vakardır. (Mü’minûn,23/3) Vakar, biraz da bekleyebilme kudretidir; bir hükme varmadan, bir tepkiyi dışarı taşımadan önce irade ile hareket arasına kısa bir mesafe bırakmaktır. Bazen bu mesafe, ekrana düşen ve bizi kendine çağıran bir bildirimi gördüğümüzde telefonu telaşla açmak yerine sükûnetle ters çevirip bekleyebilmenin, ilk anda hiç kolay olmayan iradesidir.
İnsan yalnız dışarıdan gelen çağrılarla dağılmaz; içimizde de bizi sürekli merkezimizden uzaklaştırmaya çalışan, bizi daima kötülüğe yönlendiren nefsimiz, telefonlar sussa da ortam sakinleşse de bizi meşgul etmeye devam eder. Bu iç dağılmanın yatışması için vakar bizi sekinete taşır.
SEKİNET: İÇERİDEKİ MERKEZİ KORUMAK
Sükûn kökünden beslenen sekinet, kalbin ilahî bir emniyetle yerini koruması, kişiyi telaştan koruyan manevi bir sığınaktır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de altı yerde geçen sekinet kavramı, inanan gönüllerin imanını artırmak üzere kalbe indirilen huzur ve itminan olarak anılır.
Sekinet, dış dünyanın büsbütün susması veya hayatın durması anlamına gelmez. Dışarıda vazifeler çoğalabilir, kalabalıklar akabilir; içerideki mihver yine de sarsılmaz. Rahmetli Turgut Cansever'in İslâm mimarisini tarif ederken kullandığı “sükûnet içinde hareket” tabiri, insanın iç dengesi için de güzel bir ölçüdür. Hareket vardır ama savrulma olmayan bir hareket. Değişim sürer, merkez kaybolmaz. Toparlanmak tek başına yetmez elbette, toparlandığımız yerde kalabilmek de gerekir. İşte burada sebat devreye girer.
SEBAT: DOĞRU VE HAYIRLI OLANDA SABİT KALABİLMEK
Sebat; anlık bir iradeden ziyade istikameti zamana yayabilme dirayetidir. Başlanan hayırlı bir işte, tutulan doğru bir yolda her yeni uyaran ve her yeni cazibe karşısında yön değiştirmemektir. Dijital teşettüt bizi durmadan bir ekrandan diğerine, bir merakın peşinden başka bir telaşa sürüklerken sebat, seçtiğimiz istikameti korumayı ve savrulmaya karşı kalabilmeyi öğretir.
Kolay değildir bu duruş, bu sebeple her daim niyaz ederiz rabbimizden:
“Ayaklarımızı yolunda sabit kıl!” (Âl-i İmrân, 3/147)
Dijital çağ bizi karar vermekten çok, verdiğimiz kararda sebat etmekte zorluyor. Kadim dilimizde bu hâli anlatan güzel kelimelerden biri de sabitkademdir: ayağı sağlam basan, tuttuğu doğru yolda kolayca yer değiştirmeyen, değerlerinde ve sözünde kararlı kalan... Sabitkadem olmak, duygusal ve fikrî istikrarda da sabit kalmak, hareketin içinde istikameti koruyabilmektir.
Sebat, dikkatimizin sürekli sekme değiştirmesine, parmaklarımızın ucundaki o sabırsız kaydırma iştahına karşı içeriden verilen sadık bir duruştur. Dikkatin terbiyesi biraz da budur: bir metnin üzerinde kalmak, bir sözü sonuna kadar dinlemek, bir ibadeti aceleye teslim etmemek ve başladığımız hayırlı meşguliyeti ilk sıkılmada terk etmemek... Teşettütün karşısında sebat, dağılmaya karşı derinleşme ahlâkıdır.
Neticede dağılan parçalar yeniden bir araya gelir; böylece cem-i dikkat anlam kazanır. Cem-i dikkat, savrulup giden dikkati yeniden bir merkezde toplamak, gözün baktığı yere zihni ve zihnin uğraşısına iradeyi katmaktır.
DİKKAT BİR EDEP VE HÜRMET MESELESİDİR
Dikkat, kendimizi nereye verdiğimiz ve yöneldiğimiz yerde ne kadar bütün kalabildiğimizle ilgilidir. Bir insana, kitaba, işe ya da ibadete verdiğimiz dikkat, ona verdiğimiz kıymeti de gösterir.
Dikkat çoğu zaman zihinsel performans üzerinden konuşuluyor: daha iyi çalışmak, daha hızlı öğrenmek, daha verimli olmak... Bunlar önemlidir ve fakat dikkatin ahlâkî bir tarafı da vardır: birini gerçekten dinlemek, ona yer açmak, onun dünyasını ciddiye almak. Hocayı dinlerken zihni orada tutmak ilme hürmettir, bir işi özenle yapmak da emeğin hakkını vermek.
Bütün bu yönelişlerin en güzel örneğini de Peygamberimizin hayatında görürüz. O’nun bir insana yönelişinde, bakışında ve muhatabına verdiği dikkatte aynı edep vardır. Şair İsmet Özel’in Naat şiirindeki şu mısraları bunu ne güzel anlatır:
“söylemez size kimse dünyadaki ömrü boyunca
hiçbir insana yan bakışı olmayan kimdi
kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile
öğretmek için cephe nedir
kıyam etti
torunu kucağında
dönünce bütün gövdesiyle döndü
bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda
bir bilinebilseydi
nedir veche...”
“Dönünce bütün gövdesiyle döndü...” ifadesi, dikkatin edep hâline gelmiş biçimini anlatır. Muhataba yalnız yüzünü çevirmek yetmez; zihni ve gönlü de onunla buluşturmak gerekir. Edep ve zarafet de çoğu zaman söyleyeceğimiz güzel sözlerden önce karşımızdakine vereceğimiz bölünmemiş dikkatle başlar.
BÜTÜN BENLİĞİYLE YÖNELMEK
Müzzemmil suresinde çok güçlü bir yöneliş çağrısı vardır:
“Rabbinin adını an ve bütün benliğinle O'na yönel.” (Müzzemmil, 73/8)
Teşettütün karşısına konulabilecek en güçlü ifadelerden biridir: bütün benliğiyle yönelmek. Bir tarafımız bir yerde iken, diğer tarafımız başka yerde kalmasın, dil bir şeyi söylerken kalp başka bir yöne gitmesin.
Yöneldiğin yerde yarım kalma; bütün varlığınla orada ol.
Namazda huşû da böyle bir yönelişi gerektirir. Beden kıyamda, alın secdededir; zihin ise başka mecralarda dolaşabilir. Dil ayet okur, kalp başka bir meşguliyetin peşinden gidebilir.
Huşû, dikkatin ibadet dilindeki en derin hâllerinden biridir. Yalnız gözün önündekine bakmak ya da zihni zorla tek bir noktada tutmak değildir; kimin huzurunda bulunduğunun farkına varmak, söylenen sözü kalple karşılamak ve dağılmış yönelişi yeniden toplamak demektir.
Bu toplanma bir kerede ve kalıcı olarak gerçekleşmez. Secdeye varırız, zihin yine kayar; fark ederiz, yine döneriz. Sonra bir daha... Huşû, dağıldığını çabucak fark edip yeniden huzura dönebilmektir.
Dikkat burada bir performans meselesi olmaktan çıkar, kulluğun edebine dönüşür. Zihin nereye giderse gitsin onu tekrar tekrar asıl yönelişine çağırmak... Huşû biraz da bu sadık dönüşün adıdır.
Dikkat terbiyesi, hiç dağılmama maharetinden önce yeniden dönebilme iradesidir. Vakar bu dönüşü aceleden, sekinet iç dağınıklıktan korur, sebat ise kalbi ve zihni doğru olanda tutarak dikkati süreklilikle taçlandırır. Cem-i dikkat de dağılan parçaları yeniden bir araya getirir. Dijital çağda dikkatin ahlâkı; her yerde yarım yamalak bulunmak yerine yöneldiğimiz yerde bütün varlığımızla durabilmektir.
Dikkatin ulaşabileceği en yüksek mertebe belki de budur: her an Allah'ın huzurunda olduğumuzu vicdanlarımızda hissetmek. Dağılan her şeyi yeniden toplayacak olan da bu şuurdur. Sözün hitamında şunu unutmamak gerekir: Nerede isen, orada ol; ama bil ki sen nerede olursan ol, O hep seninle beraberdir.
-
OSMAN 5 saat önce Şikayet EtAllah razı olsun, dosdoğru olanlarlar olmayı nasip etsin, dilinize sağlık.Beğen
-
Mücahitler 8 saat önce Şikayet EtMuhteşem bir konu ve fevkalade tespitler, kaleminize ve yüreğinize sağlık hocam. Müstefit, İhya ve şuuryab oldukBeğen
-
Mustafa coşkun 10 saat önce Şikayet EtMükemmel bir yazı ulaşamayan lara ulaştırmak gereklidir diye düşünüyorumBeğen Toplam 2 beğeni
-
za.. 11 saat önce Şikayet EtHz.Muhammed'in (s.a.v.) Miraç mucizesi sırasındaki duruşunu anlatan bu ayette "Göz ne kaydı (mâ zâğe'l-basaru) ne de hedefi şaştı" denilmektedir. Buradaki "zeyğ", Peygamberimizin gördüğü ilahi tecelliler karşısında dikkatinin dağılmadığını ve edebi koruduğunu simgelerBeğen
-
SELÇUK CEBECİ 11 saat önce Şikayet EtBu nasıl derin bir ilimdir? Hayran oldum.Beğen Toplam 1 beğeni