Ahmet Türkben
Ahmet Türkben
KONUK YAZAR
TÜM YAZILARI

Aynı çatı altında, ayrı dünyalar: Ekranın gölgesinde aileyi yaşatmak

GİRİŞ 27.10.2026 GÜNCELLEME 27.10.2026 YAZARLAR

Aynı çatı altında yaşamak, aynı hayatı paylaşmaya yetmiyor maalesef. Akşam olur, herkes eve döner. Ev doludur. Bir yerden televizyonun sesi gelir, bir yerde telefon ekranı parlar. Biri haberlerin peşindedir, bir başkası kendi ekranının içinde. Çocuk bir anneye bakar, bir babaya. Sonra o da kendine bir ekran aramaya koyulur.

Bedenlerimiz yan yanadır ama dikkat aynı yerde kalmaz. Zihinler başka başka yerlere dağılır. Mesafeler yakın, gönüller ırak… Ses vardır, söz birbirine güçlükle varır. Bakışlar kısa, dikkat parçalı.

Bir nevi teşettüt hâli… Ekran fark ettirmeden evin ortaklarından biri hâline gelir. Üstelik payına razı olmayan bir ortak gibi. Vaktimizden biraz daha ister, sohbetten biraz daha… Oysa günün sonunda eve kendimize gelmek için döneriz. Ev, dışarıda yorulan gönlün sığındığı huzurlu bir limandır. Eşimiz de çocuğumuz da bu limanda kendine ayrılmış bir yer arar.

Şair İsmet Özel’in şu çağrısı ne kadar da anlamlı:

“Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!”

Eve dönmek, merkezimize ve birbirimize dönmektir.

Hadis-i şerif, hayrın en yakınımızdakilere nasıl davrandığımızla da belli olduğunu hatırlatır:

“Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır.” (Tirmizî, Menâkıb, 63)

Ailesine hayırlı olmak işte buradan başlar. En yakınımıza ayıracak dikkati bulamıyorsak durup düşünmek gerekir. Sevgi görünmek ister. Bazen kısa bir bakışta, bazen birkaç dakikalık ilgide.

Büyük şeyler gerekmez. Eve girince önce evdekilere dönmek. Çocuk konuşurken telefonu bırakmak. Eşimiz söz açtığında yüzüne bakmak.

Evin liman olabilmesi için bazen birkaç dakika gerçekten orada bulunmak yeter.

EVDE EKRANIN YERİ

Çocuk için ilk mektep evdir. Nasıl karşılandığını burada anlar, sözünün dinlenip dinlenmediğini burada fark eder. Nasihatten önce hâlimize bakar çocuk. Kendisi konuşurken gözümüz nerede, hemen görür. Namaz vakti geldiğinde kimin telefonu bırakıp kalktığını da görür.

Elimiz sürekli telefondaysa söylediğimiz sözün tesiri ister istemez azalır. Ziya Paşa’nın şu beyti, söz ile hâl arasındaki mesafeye işaret eder:

“Onlar ki verir laf ile dünyaya nizâmât
Bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde”

Dışarıya ölçü anlatmak kolay. Söylediğimiz sözün evimizde bir karşılığı bulunmalı. Çocuğa ekran konusunda ölçü anlatırken telefon elimizden düşmüyorsa sözümüzün tesiri azalır. Çocuk, duyduğundan önce gördüğünü örnek alır.

Terbiye böyle yerleşir. Evde neye vakit ayırdığımız zamanla çocuğun zihnine yazılır. Sözü kesilmeden dinleniyorsa dinlemenin kıymetini öğrenir. Her boşluk ekrana bırakılmıyorsa sessizlik ona yabancı gelmez.

Daha önce “Dijital hayatta korunması gereken emanetler” başlıklı yazımda nesil emniyetine değinmiştim. Çocuğun mahremiyetini ve şahsiyetini gözetmenin aileyi koruma sorumluluğunun içinde olduğunu ifade etmiştim. Ekran karşısında kendi ölçüsünü kurabilecek bir iradenin oluşması da bu terbiyenin bir parçasıdır.

Aileye karşı sorumluluğumuz ayet-i kerimede şöyle hatırlatılır:

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrîm, 66/6)

Bu ikazı bugün evin içindeki dijital hayatla birlikte okumak gerekir. Çocuğun neyi normal görmeye başladığı da, ekran karşısında hangi ölçüyü kazandığı da bizim sorumluluğumuzdadır.

Ekranı evden çıkarmak bugünün şartlarında pek mümkün görünmez. Yerini bildiğinde işimizi kolaylaştırır. Dikkatin büyük kısmını kendine çekmeye başladığında ise evin dengesi değişir. Eşler arasındaki konuşmaya da dokunur bu. Burada belirleyici olan, günün ve dikkatin ne kadarının ekrana gittiğidir.

SOFRADA YİTİRİLEN DEĞER: SOHBET

Bir evin hâli küçük vakitlerde kendini gösterir. Sofra bunlardan biridir. Akşam çayında ya da bir sabah kahvaltısında yapılan kısa bir sohbet bile çok şey anlatır.

Ekran bu vakitlerin arasına girdiğinde konuşma kolayca bölünür. Gün boyu birbirini görmeyenler masada buluşur. Tam biri anlatmaya başlamışken telefona bildirim düşer. Göz oraya kayar. Söz yarım kalır.

Herkes aynı masadadır; dikkat başka yerlere dağılmıştır.

Sofranın bereketini de buradan düşünmek gerekir. Yemeğin çokluğundan önce, o masada birbirimizi duyup duymadığımıza bakmak lazım. Çocuk rahatça konuşabiliyorsa o sofra başka türlü hatırlanır. Büyüklerin birbirinin hâlini fark etmesi de sofraya ayrı bir tat verir.

Çocukluk sofralarından aklımızda çoğu zaman yemek kalmaz. Büyüklerimizden dinlediğimiz hatıralar kalır, bir de sofrada öğrendiğimiz edep.

Kur’an-ı Kerim’de bir surenin adının Mâide olması da insana başka bir şey düşündürüyor. Mâide, üzerinde yiyecek bulunan sofra anlamına gelir. Surede Hz. İsa’nın havarileri için gökten indirilecek sofra üzerine yaptığı şu duaya yer verilir:

“Meryem oğlu İsa şöyle dua etti: ‘Allahım! Ey Rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki hem bizim için, hem önce gelenlerimiz ve sonra gelecek olanlarımız için bir bayram ve senin kudretine bir nişane olsun. Bizi rızıklandır; çünkü sen rızık verenlerin en hayırlısısın!’” (Mâide, 5/114)

Dikkat çekici olan şu: Sofra burada rızıkla birlikte bayram kelimesiyle anılır. Demek ki sofra aynı zamanda buluşmanın, beraberliğin ve hatıranın da yeridir.

Bizim sofralarımız da böyle bir imkân taşıyabilir. Yemek bedeni doyurur; güzel bir sohbet gönle dokunur. Aileden bir hatıranın anlatılması bazen yeter. Çocuğa o gün ne düşündüğünü sormak da sofraya başka bir anlam katar.

Sofranın yanında, evde sohbet için ayrıca ayrılmış bir vakit de olabilir. Her gün mümkün olmayabilir; haftada bir akşam bile yeter. Telefonlar biraz geriye çekilir, aile aynı yerde toplanır. Birkaç hadis okunur, üzerinde konuşulur.

İmam Nevevî’nin Riyâzü’s-Sâlihîn’i böyle aile sohbetleri için güzel bir kaynak olabilir. Eserde ahlâka ve ibadete dair pek çok ayet ve hadis yer alır. Günlük hayatın içinde karşılaştığımız meselelere de dokunur. Okunan birkaç hadis üzerinden konuşmak, zamanla ailenin kendine ait bir sohbet geleneği oluşturmasına vesile olabilir.

Çocuk da bilir artık: Günün bir bölümünde ekran susar, aile konuşur.

GÖZ AYDINLIĞI OLARAK AİLE

Rahman’ın has kullarının duasının geçtiği bir ayet-i kerimede aile için çok güzel bir ifade kullanılır:

“Rabbimiz, bize göz aydınlığı olacak eşler ve nesiller bağışla; bizi takvâ sahiplerine öncü yap.” (Furkan, 25/74)

“Göz aydınlığı” üzerinde biraz durmak gerekir. Kurrete a‘yun, baktığımızda gönlümüzün huzur bulduğu kimseleri anlatır. Eşimizin hâli içimize su serper, çocuğumuzun güzel ahlâkını görmek bizi sevindirir. Gözün aydın olması, kalbin sükûn bulmasıdır.

Ayette dile gelen dua, aile içinde böyle bir huzuru arar. Varlığıyla gönlü ferahlatan eş ve evlatlar…

Evde gözümüz ekrana takılı kaldıkça birbirimizin yüzünü daha az görür hâle geliyoruz. Oysa “göz aydınlığı” dediğimiz şey, biraz da birbirimizin yüzünde huzur bulabilmekle ilgilidir. Bu dua, ekrana ayırdığımız dikkatle birbirimize ayırdığımız dikkati yeniden tartmayı da gerektiriyor. Çocuğun yüzüne bakabilmek, eşimizin hâlini fark edebilmek de bu huzurun bir parçasıdır. Bazen bir bakış, gün boyu söylenmeyeni anlatır. Yüzünü gerçekten gördüğümüz kişi, kendisini fark edilmiş hisseder.

Sohbetin eksildiği hemen anlaşılmaz. Çocuk okulda yaşadığı bir şeyi anlatmak ister. Genç de içinde tuttuğu bir konuyu açacak olur. Karşısındaki telefona dalmışsa söz kısa sürer. Bu hâl birkaç kez tekrarlandığında anlatma isteği de azalır.

Aynı evdeyizdir ve fakat birbirimizin iç dünyasına ulaşmak zorlaşır.

Evde sessizliğe de yer kalmalı. Her boşluğu bir sesle doldurmak gerekmez. Konuşmadan oturmak da dinlendirir bizi. Günün ağırlığı biraz çekilir.

Sohbetin kıymetini bilen aile onu her bildirimle bölmek istemez. Bazen o masa, çocuğun hafızasına yıllarca kalacak bir sözün düştüğü yer olur.

CAMDAN CAMA İLETİŞİMDEN CANDAN CANA İLETİŞİME

Yalnız sözle anlaşmayız. Bir bakış bazen çok şey söyler. Sesin tonu da hâlimizi ele verir. Kimi zaman aynı ortamda sessizce oturmak, uzun bir konuşmadan daha fazlasını anlatır.

Dijital imkânlar bu bakımdan hayatımızı epeyce kolaylaştırdı. Uzakta yaşayan bir yakınımıza birkaç saniyede ulaşabiliyoruz. Görüntülü görüşmek mümkün. Kısa bir arama bile gurbetteki birinin hasretini azaltabilir.

Uzağa ulaşmak kolaylaştı. Uzağa bakarken yanı başımızdakini gözden kaçırdığımız da olur. Yine Ziya Paşa’nın başka bir beyti bu hâli anlatır:

“Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu rehgüzerinde”

Ekran başında dünyanın öbür ucunda olup biteni takip ederken gözümüzün önündeki kuyuyu fark edemeyebiliriz. Çocuğun içine kapanmasını, eşimizin giderek susmasını da kaçırabiliriz.

Bu yakınlık yalnız evimizin içiyle sınırlı değildir. Dijital hayat, aile büyükleriyle ve akrabalarımızla kurduğumuz bağı da etkiler.

KÖKLERLE BAĞI KORUMAK VE SILÂ-İ RAHİM’İ YAŞATMAK

Sılâ-i rahim, akrabalık bağını diri tutmayı anlatan güzel bir terkiptir. Sıla, kavuşmayı ve bağı sürdürmeyi; rahim ise bizi aynı köke bağlayan yakınlığı hatırlatır. İnsan dünyaya bir rahimden gelir; akrabalık da aynı kökten uzanan bağlarla çoğalır. Bu sebeple sılâ-i rahimde yalnız yakınlık değil, rahmet ve şefkat de vardır.

Aynı rahimden veya aynı kökten gelenlerin birbirinin hâlini gözetmesi, aradaki bağı diri tutması beklenir. Bazen kısa bir ziyaret, bazen içten bir hâl hatır sormak yeter buna.

Kur’an’da akrabalık bağının koparılması ağır bir ikazla karşılık bulur. Hatta bu tutum, yeryüzünde bozgunculukla birlikte zikredilir:

“Demek fırsatını bulup iş başına geçecek olsanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak ve akrabalık bağlarını keseceksiniz, öyle mi?” (Muhammed, 47/22)

Akrabalığı kesmenin böylesine ağır bir bağlamda zikredilmesi üzerinde durmaya değer. Diğer taraftan Peygamberimizin şu hadisi ise bu bağın bereketini hatırlatır:

“Rızkının genişletilmesini ve ömrünün uzatılmasını isteyen kimse akrabalık bağlarını gözetsin.” (Müslim, Birr ve Sıla, 20)

Şehir hayatı ve farklı şehirlerde yaşamak, akrabalarla sık sık yüz yüze gelmeyi her zaman mümkün kılmaz. Bazen ancak bayramda buluşulur, bazen bir düğün yahut cenaze vesile olur. Araya aylar girebilir.

Dijital imkânlar tam burada kıymet kazanır. Bir aile büyüğünü görüntülü aramak ya da hastalıkta hâlini sormak bağı sıcak tutabilir. Böylece akrabalık bayramdan bayrama hatırlanan bir ilişkiye dönüşmez; yılın içine yayılır.

İmkân bulunduğunda ziyaretin yeri elbette ayrıdır. Mesafe araya girdiğinde ise ekran, sılâ-i rahimi sürdürmeye vesile olan bir köprüye dönüşür.

Aynı şehirde yaşadığımız büyüklere ziyareti sürekli ertelemek, sonra da telefonla yetinmek zamanla alışkanlığa dönüşebilir. Oysa çocuk bazen bir dede veya ninenin yanında, bazen de sevilen bir hocanın sohbetinde bambaşka şeyler öğrenir.

Böyle buluşmalar ona kendisinden önce gelenleri tanıma imkânı verir. Bir hatıra duyar, bir büyüğün tecrübesine kulak verir. Kendi köklerinin kimlere uzandığını görür. Kök duygusu da buradan beslenir.

Sözün özü; teknoloji uzağı yaklaştırıyor, yeter ki yanı başımızdakini uzaklaştırmasın.

YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL