‘TSK Irak’a gelsin, çözsün...’
Bizim gücümüz belli... Sizin dev gibi bir ordunuz var... Türk ordusu gibi dünya çapında bir ordunun tam 25 yılda çözemediği bir işi bizim peşmergenin çözmesini istiyorsunuz...
Eğer PKK bizim bölgemizdeki Kandil dağı veya Zap’ta yerleşmişse, buyurun, gelin siz gereğini yapın, inanın Türk ordusunun terörle mücadele amacıyla oraya gelmesine sesimiz çıkmayacak, hiçbir şey yapmayacağız. Kapılar açıktır, Türkiye kendini savunmak için istediğini yapabilir... Ama bilin ki, bizim gücümüz budur...’
Irak’ın kuzeyindeki özerk yönetimin lideri Mesut Barzani’nin partisi, Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) Enformasyon Daire Başkanı Sero Kadir bu sözlerden sonra şöyle bir durdu, masanın etrafındaki insanların tepkisini tarttıktan sonra ekledi:
‘1990’lı yıllarda peşmerge Türk askeriyle omuz omuza PKK ile savaşmış, çok da kayıplar vermişti... Şimdiki durum da ortadadır... Biz daha ne diyelim...’
İstanbul’un tarihi kimliğine çok yakışan bir mekanda, bir masanın etrafında buluştuğumuz meslektaşlar Kuzey Irak’tan geliyorlardı...
KDP’nin TV’lerden sorumlu yetkilisi Aza Hasip, gazetelerden sorumlu yetkilisi Aso Kerim, gazeteci-yazar Arian F. Abdullah ve bölgenin en büyük gazetesi Havler’in ‘aksansız’ Türkçe konuşan başarılı Genel Yayın Yönetmeni Rebwar Kerim...
Medialog’un daveti üzerine ilk kez Kuzey Iraklı meslektaşlarla bir araya geldik, birbirimize bu kadar yakın ama bir o kadar da uzak olmayı nasıl becerdiğimizi tartıştık...
Öykü aslında alıştığımız bir öykü...
‘Yanlış anlaşılmaya alışmış’ bir ülkenin evlatları olarak muhataplarımıza bir kez daha anlatmak zorunda kaldık...
Çünkü, Sero Kadir çok açık ifade etti: ‘Biz, Irak’ın Arap kesiminden, Suriye’den ve İran’dan saldırılar, Türkiye’den de tehdit alarak yaşıyoruz...’
Bir başka cümle: ‘Bugüne kadar Türk medyasından sürekli askerlerin sesini duyuyorduk, ilk kez farklı düşünceler ile karşılaştık...’
Kızmadık, gönül koymadık, ‘Demek Erbil’den buralar öyle görünüyor’ diye düşünerek kendilerine gerçek durumumuzu anlatmaya çalıştık... Türkiye’de yaşayan insanlar için en büyük felaket senaryosunun, evlatlarının Kuzey Irak coğrafyasındaki Kürtler’le savaşması olduğunu da aktarmaya çalıştık... Aramızdaki ‘akrabalığın’ önemli olduğunu söyledik...
Büyük bir keyifle izlediğimiz konu, Irak Kürtleri’nin PKK’yı, artık kendilerine karşı çalışan bir örgüt olarak görüyor olmaları... Bu noktadan sonra her şey hızla çözülür gibi...
Türkiye’ye garantörlük
Her ne kadar, Arian F. Abdullah ve Rebwar Kerim meslektaşlarımız, Amerika’nın bölgeden, öyle apar-topar gitmeyeceğini özellikle Irak Kürdistan’ını savunmasız bırakmayacağını söyleseler de, belli ki, Türkiye ‘Kuzey Irak meselesini’ bir gün kucağında bulacak... Üç taraftan çevrilmiş bir coğrafyadan bahsediyoruz: Güneyde Arap milliyetçiliği, Batı’da Suriye Baas yönetimi, Doğu’da İran-Şii yayılmacılığı... Nefes alacakları tek bağlantı noktaları var: Türkiye!..
Yarın, Amerika buralardan gittiğinde ne olabileceğini de herkes kestiriyor kuşkusuz... Bölgenin tek ‘demokratik, çağdaş, hukuk devleti ve Avrupa Birliği yolunda ilerleyen NATO üyesi’ Türkiye’ye hemen iş düşeceği de bugünden bellidir... O zaman Erbil yönetimiyle ‘Nahçıvan tarzı’ bir ‘garantörlük anlaşması’nın yapılması düşünülmelidir.
Biliyorsunuz 16 Mart 1921 tarihli Moskova Anlaşması’nın 3’üncü Maddesi, Azerbaycan’a bağlı Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nin ‘güvenlik garantörlüğünü’ Türkiye’ye bırakmaktadır.
Türkiye’nin Kuzey Irak’taki özerk yönetime benzer bir garantörlük şemsiyesi kurması, Arap milliyetçiliği ve Acem radikalizminin ağır tehditi altındaki Kürtler’i ve Türkmenler’i rahatlatacak bir formüldür...
Bunun karşılığında, Türkiye, tabii ki, kendi ulusal güvenliğini sarsacak tehditlerin sınır ötesi coğrafyalarda yok edilmesi konusunda önemli köprübaşları tutacaktır...
Ekranların ‘üzücü’ ayıbı!
Adamın, belli ki, yaşamının son dönemecinde bütün vidaları gevşemiş... İçindeki şeytana mağlup olduğunu kendisinin bile itiraf ettiği berbat bir karakterle karşı karşıyayız... Suçlandığı konu ise ‘Allah düşmanıma yaşatmasın’ tarzında... Pekiyi, o adamın TV ekranlarında ne işi var?..
Dünyanın hiçbir ülkesinde (örnek ülke adı vermeyeceğim, açın bakın, dünyanın sosyo-ekonomik açıdan en geri ülkesini, orayı inceleyin) ‘sübyancılık’tan yargılanan bir sanığa televizyon ekranları bu kadar pervasızca açılamaz... O ‘sanık’ toplum önüne çıkarılıp konuşturulamaz... ‘Kendini sadece mahkeme salonunda savunması’ kabul edilebilir... Reyting avcılığı adına bu ne kepazeliktir?..
Kaç gündür bakıyorum herkes, zaten ne tür bir kişilik olduğu çoktan belli bu adamı ayıplıyor... Asıl ayıp, bu tür bir portreyi ‘reyting hesabına’ ekrana getirenlere aittir...
ARDAN ZENTÜRK - STAR