Srebrenitsa
Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından “soykırım” olarak tescil edilen bu olayın en vahim yönlerinden biri Srebrenitsa’daki Müslümanları korumakla görevli 400 silahlı Hollandalı BM Barış Gücü askerinin gözleri önünde cereyan etmiş olmasıdır.
Srebrenitsa soykırımı 1991-1995 yılları arasında devam eden Bosna Savaşı’nın sembolü haline geldi. Her yıl orada öldürülenlerle birlikte, Bosna’da katledilen 250 binden fazla Müslüman da anılıyor. BM’nin ve Avrupa Birliği’nin hareketsiz kalışının, bu soykırımın gerçekleştirilmesindeki etkisi hatırlanıyor.
Yugoslavya’nın dağılması sürecinde bağımsızlıklarını ilan eden Slovenya ve Hırvatistan’ı tanıyan ama Alia İzzetbegoviç’in liderliğindeki Bosna-Hersek’in bağımsızlığını tanımayarak, bir anlamda Bosnalıları Sırpların insafına terk eden AB’nin, aradan 20 yıl geçmiş olmasına rağmen bu tutumu sebebiyle halen özür dilememiş olması manidardır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da tekrar büyük acılar yaşanmaması için kurulduğu iddia edilen bu örgütün Bosna’da kendi varlık nedenini inkâr ettiği söylenebilir.
Bosna-Hersek Avrupa’nın barış adası haline getirilebilirdi. BM ve AB zamanında harekete geçmiş olsalardı, hem yüzbinlerce insanın hayatı kurtulabilir hem de farklı dinlere mensup Avrupalıların bir arada huzur içinde yaşadıkları bir Medeniyetler İttifakı numunesi olarak yükselebilirdi. Tam tersi oldu. Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması tezinde, Bosna’da yaşanmakta olanlar İslam ve Hıristiyanlık arasındaki fay hattının tam da buradan geçmekte oluşuyla izah edildi. Takip eden yıllar boyunca, Bosna Savaşı Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki “kaçınılmaz çatışma”nın örneklerinden biri olarak gösterildi. Halbuki Bosna’da yaşanmış olanlara derinlemesine bakıldığında bunun bir dinler arası savaş olarak nitelendirilmesinin zorlamadan olduğu görülür. Sırpların Bosna’da sebep oldukları tahribatın dinsel değil, modern dönem Avrupası’nın hastalıklarından biri olan aşırı milliyetçi saiklerle ortaya çıktığı açıktır. Zira Yugoslavya dağılırken Sırplar, Hıristiyan Slovenler ve Hırvatlarla da savaşmışlardır.
19. Yüzyıl başından itibaren hız kazanan Sırp milliyetçi hareketleri, Avrupa’nın batısındakiler gibi özü itibariyle laik niteliklidir. Yine de, Sırp milli kimliğinin oluşumunda Ortodoks Kilisesi’nin rolünü de inkâr edemeyiz. Bilhassa, Rusya’nın etkisiyle Slavlık bilincinin inşası çabalarında Ortodoksluğa mensubiyet her zaman öne çıkarılmıştır. Sırp milliyetçileri de her ne kadar dinsel literatürden beslenmeyen, hatta din dışı sayılabilecek Batı Avrupa Aydınlanmasının hastalıklı dışlayıcı ve şovenist argümanlarını benimsemiş olsalar da, kitleleri harekete geçirmek için yeri geldiğinde dine vurgu yapmaktan çekinmemişlerdir.