'Liberalizm' nikelajlı dans direği mi?
Aslında bu üç gelişme, belki de yıllardır bu gibi yazılarla, anlatmaya çalıştığımız yeni paradigmanın beklenen, bilinen başlangıç adımları idi. Aslında bir kitlesel protesto gösterisi ile sistemin en yerleşik ve statükocu kurumlarından birinin aldığı karar, nasıl aynı karenin içine sığabilir hatta her ikisi de nasıl aynı “şeyi” anlatan kapıyı açabilir diye sorabilirsiniz; cevabı basit; her iki gelişme de, şimdiye değin yürütülmekte olan neoliberal iktisadın iflas ettiğini, burada sistemin yolun sonuna geldiğini bize anlatıyor.
Neden Frankfurt?
Frankfurt’ta ECB önünde başlayan protesto gösterileri çok yeni değil; ECB önünde, Avrupa krizinin başlangıcından beri sistem karşıtı gruplar protesto nöbeti tutuyor. Bunlara zaman zaman Alman polisi müdahale ediyor; ortaya çıkan harala güreleden çoğu kere haberdar olmuyoruz; çünkü Frankfurt’ta olay çıksın da servis edelim meraklısı bir medya yok. Sanıyorum bunların bir CNN’i bile yok doğru dürüst. Almanya’da protestocuların Berlin yerine ECB’nin merkezi olan Frankfurt’u mesken tutması herkese anlamlı gelmelidir. Çünkü, Almanya merkezli finans-kapital ECB’nin merkezini mesela Brüksel gibi bir merkez değilde, Frankfurt’a getirerek, ECB’yi adeta Bundesbank’ın (Alman Merkez Bankası) şubesi yapmak istemiştir. İkincisi, başta Yunanistan olmak üzere, güney Avrupa ülkelerine kök söktüren ve aslında buralardaki krizin temel nedeni olan Troyka (AB Konseyi, IMF ve ECB) Avrupa’da halk düşmanı neoliberal politikaların ifadesidir. İşte bu yüzden göstericilerin politik öfkesi ECB’nin Frankfurt’taki merkezine yönelmiş bulunuyor.
Sizinle çok ayrı yerlerdeyiz!
Şimdi bizim bu Troyka merkezli neoliberal politikalarla temel ayrım noktamız-özetle-şu: Bunlar ve bunların bizdeki temsilcileri, mesela Güney Avrupa halkının, Akdeniz ikliminin etkisiyle tembel olduğunu bu ülkelerdeki borç krizinin de bu tembelliğin sonucu olduğunu söyler. Bunlara göre, Almanya bütün Güney Avrupa’yı sırtında taşıyan, müthiş verimli bir ülkedir. Çalışkan Almanlar her zaman haklıdır ve tembel güneylileri ne kadar çalıştırırlarsa o kadar iyidir ve kriz böyle çözülür. Ama bunlar, İstanbul’un yarısı bile zor eden Yunanistan gibi bir ülkenin, Amerika merkez olmak üzere, silah sanayicilerinin elinde nasıl beyhude silahlandırıldığını, Türkiye’ye karşı neden durmadan kışkırtıldığını sorgulamaz. Yunanistan’ın borç sorununun esasında gereksiz bir silahlanma olduğunu hep saklarlar. Küçük Balkan ülkelerinin nasıl Almanya tarafından parçalandığını-Balkanlaştırma- sanayilerinin, alt yapılarının, birikimlerinin ve emek güçlerinin yağmalandığını kimse anlatmaz. Almanya’daki sanayi karlılığının neden, Doğu Almanya’yı içine aldığı tarih olan 1990’lara kadar neden düştüğünü, bu tarihten sonra neden yükseldiğini, yine bizim “liberalizme” secde etmiş iktisatçı(!) larımız araştırmazlar. Çünkü araştırsalar karşılarında, faşizmden ancak pür “liberalizme” sarılarak kurtulacağını sanan ilhakçi Alman Reich’ını bulacaklarından korkarlar. Şimdi batının sanayi devriminin sömürüsünün ve ondan önceki merkantilist yağmasının ürettiği sahte “liberalizm”i şaşmaz kıbleleri ve amentüleri olarak belleyen bu arkadaşlar, iktisat bilimi deyince bu “liberal” öğretileri mutlak gerçeklik sanıyor. Liberal iktisadın bitmiş ama tekelci kriz döneminde çaresizce yenilenmiş neoliberal versiyonuna nikelajlı dans direğine sarılan stiprizciler gibi sarılmış gidiyorlar. Birileri bunlara merkez bankaları “bağımsızlığı” demiş onlar da bunu dans direği çıpası yapmış buraya inip çıkıyorlar. Peki Washigton Uzlaşısı ( Washington Consensus) nedir diye bunlara sorduğumuzda, anlatmaya Amerikan demokrasisinden başlarlar. Bakın ben demiyorum Güngör Uras diyor; onun 22/09/2014 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki yazısından “Derviş Programı” adlı bölümü aynen alalım: