Birleşik Arap Emirlikleri’nin Ayrılıkçı Ağları
Birleşik Arap Emirlikleri’nin son dönemdeki dış politika pratiğini anlamlandırmak için onu yalnızca Körfez içi rekabet bağlamına yerleştirmek yeterli değildir. Daha geniş bir teorik zemine ihtiyaç vardır. BAE örneği, küçük devletlerin sınırlı demografik ve askeri kapasitelerine rağmen nasıl orantısız ölçekte etki üretebildiklerini gösteren güncel ve öğretici bir vakadır. Bu bağlamda üç kavramsal eksen öne çıkmaktadır: küçük devlet aktivizmi, vekâlet stratejisi ve jeoekonomik ağ inşası.
Küçük devletler geleneksel olarak güvenlik şemsiyesi arayan, statükoyu korumaya çalışan ve büyük güçlerle uyumlu hareket eden aktörler olarak tanımlanır. Ancak 2010 sonrası dönemde bazı küçük devletlerin bu kalıbı kırdığı görülmektedir. BAE, askeri kapasitesini sınırlı ama yüksek teknolojiye dayalı biçimde modernize ederken, dış politikasını doğrudan askeri işgal yerine yerel ortaklar üzerinden yürütmeyi tercih etmiştir. Bu yöntem, maliyetleri düşürürken siyasi sorumluluğu dağıtma imkânı sunmaktadır. Böylece BAE, doğrudan müdahil olmadan sahada belirleyici bir aktör olabilmektedir.
Vekâlet stratejisi bu modelin merkezinde yer almaktadır. Vekil aktörlerle kurulan ilişkiler salt askeri işbirliğinden ibaret değildir; finansal destek, eğitim, lojistik altyapı, diplomatik koruma ve ekonomik entegrasyon gibi çok katmanlı araçları içermektedir. Bu yaklaşım, merkezi devlet otoritesinin zayıf olduğu veya iç savaş dinamiklerinin sürdüğü sahalarda daha etkili sonuç üretmektedir. Yemen’de güneyli aktörler, Libya’da doğu merkezli güç yapıları ya da Sudan’da paramiliter unsurlar bu çerçevenin farklı yansımalarıdır.
Bu stratejinin üçüncü boyutu jeoekonomiktir. Liman işletmeleri, serbest ticaret bölgeleri ve lojistik koridorlar, BAE dış politikasının ekonomik ayağını oluşturur. Deniz ticaret yolları üzerindeki düğüm noktalarına yatırım yapmak, yalnızca ticari kazanç sağlamaz; aynı zamanda güvenlik ve siyasi nüfuz üretir. Afrika Boynuzu’ndan Doğu Akdeniz’e uzanan liman zinciri, askeri varlık ile ekonomik varlığın iç içe geçtiği hibrit bir güç projeksiyonuna işaret eder. Bu model, klasik askeri üs mantığından farklı olarak ticaret, güvenlik ve diplomasi unsurlarını tek bir ağ içinde bütünleştirir.
Ancak bu yaklaşımın normatif ve yapısal sonuçları vardır. Vekâlet ilişkileri, egemenlik kavramını fiilen aşındırır. Merkezi otoritenin zayıfladığı alanlarda alternatif güç odaklarının kurumsallaşması, uzun vadede parçalı devlet yapılarının kalıcılaşmasına yol açabilir. Bu durum kısa vadede BAE için manevra alanı yaratsa da bölgesel istikrarı kırılganlaştırır. Ayrıca vekil aktörlerin kendi ajandalarını geliştirmesi ve dış destek sağlayan aktörden bağımsızlaşması ihtimali her zaman mevcuttur.
STRATEJİNİN COĞRAFİ UYGULAMA ALANLARI
Birleşik Arap Emirlikleri’nin vekâlet ve ağ temelli dış politika yaklaşımı, teorik bir çerçeve olmanın ötesinde belirli coğrafyalarda somut ve ölçülebilir sonuçlar üretmektedir. Bu sahaların ortak özelliği, merkezi otoritenin zayıfladığı, iç çatışma dinamiklerinin derinleştiği ve deniz ticaret yollarına yakın stratejik alanlar olmalarıdır. Yemen’den Sudan’a, Libya’dan Somali’ye uzanan hat, BAE’nin sınırlı kapasitesini çarpan etkisi yaratan yerel ortaklıklar üzerinden nasıl genişlettiğini gösteren bir jeopolitik kuşak oluşturmaktadır.
Yemen bu stratejinin en belirgin örneğini sunar. Abu Dabi, resmi olarak Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun parçası olmasına rağmen sahada güneyli aktörlerle yakın ilişkiler geliştirerek Aden ve çevresinde ayrı bir nüfuz alanı inşa etmiştir. Bu yaklaşım yalnızca askeri değil, aynı zamanda limanlar ve deniz ticaret yolları üzerinden jeostratejik derinlik üretmeye dönüktür. Ancak güney eksenli angajman, Yemen’de kuzey-güney ayrışmasını kalıcılaştırma riskini artırmış ve Riyad ile Abu Dabi arasında örtük bir rekabet alanı yaratmıştır. Böylece vekâlet stratejisi bir yandan esneklik sağlarken diğer yandan müttefiklik ilişkilerini karmaşıklaştırmıştır.
Sudan sahası ise Kızıldeniz güvenliği ve Afrika içlerine uzanan ticaret ağları bakımından kritik bir eşik teşkil etmektedir. İç savaş koşullarında paramiliter unsurlarla ilişkilendirilen angajman, BAE’ye kısa vadede etki alanı kazandırsa da Hartum yönetimiyle diplomatik gerilimi tırmandırmıştır. Sudan örneği, vekil aktör desteğinin yalnızca iç güç dengelerini değil, aynı zamanda bölgesel deniz güvenliği mimarisini de etkilediğini göstermektedir. Burada ortaya çıkan tablo, nüfuz kazanımı ile diplomatik maliyet arasındaki dengenin giderek hassaslaştığına işaret etmektedir.
Libya’da ise parçalı egemenlik yapısı BAE için uygun bir manevra zemini oluşturmuştur. Doğu merkezli güç yapılarıyla geliştirilen ilişkiler, Abu Dabi’nin sahada doğrudan askeri varlık göstermeden siyasi ve güvenlik alanında belirleyici olabilmesini sağlamıştır. Bununla birlikte Libya’daki kalıcı bölünmüşlük, Doğu Akdeniz enerji denklemine ve Kuzey Afrika güvenliğine yansıyan daha geniş sonuçlar üretmektedir. Bu durum, kısa vadeli stratejik kazanımların uzun vadeli istikrarsızlık riskleriyle iç içe geçtiğini göstermektedir.
Afrika Boynuzu’nda ise jeoekonomik boyut daha görünürdür. Berbera Limanı ve benzeri yatırımlar, ticaret ile güvenliğin iç içe geçtiği hibrit bir model ortaya koymaktadır. Merkezi hükümetlerle sınırlı angajman sürdürülürken alt-ulusal aktörlerle paralel ilişkiler kurulması, ekonomik varlığın aynı zamanda siyasi nüfuz üretmesini sağlamaktadır. Ancak bu yaklaşım, egemenlik tartışmalarını derinleştirmekte ve merkezi yönetimlerle gerilim potansiyeli yaratmaktadır.
Kuzey Afrika’da, özellikle Cezayir bağlamında ortaya çıkan mesafe ise doğrudan bir vekâlet çatışmasından ziyade algısal ve stratejik bir uyuşmazlığa işaret etmektedir. Libya sahasındaki pozisyonlanma ve ideolojik tercihler, bölgesel aktörler tarafından istikrarı zedeleyici bir unsur olarak değerlendirilebilmektedir. Bu durum, BAE’nin nüfuz stratejisinin yalnızca çatışma bölgelerinde değil, daha yerleşik devlet yapılarında da diplomatik yansımalar ürettiğini göstermektedir.
SUUDİ ARABİSTAN İLE İLİŞKİLER: MÜTTEFİKLİKTEN KONTROLLÜ REKABETE
Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan arasındaki ilişki, uzun yıllar boyunca Körfez güvenlik mimarisinin omurgasını oluşturan stratejik bir ortaklık olarak değerlendirildi. Özellikle Arap Baharı sonrasında iki ülke, bölgesel statükoyu koruma ve siyasal İslamcı hareketleri sınırlandırma konusunda büyük ölçüde eşgüdüm içinde hareket etti. Ancak son yıllarda ortaya çıkan tablo, bu ortaklığın yerini giderek daha karmaşık ve çok katmanlı bir rekabet dinamiğine bıraktığını göstermektedir. Bu durum açık bir kopuşa değil, çıkar alanlarının ayrıştığı kontrollü bir rekabete işaret etmektedir.
Yemen sahası bu ayrışmanın en görünür örneğidir. Riyad için Yemen öncelikle sınır güvenliği ve İran etkisinin dengelenmesi meselesidir. Abu Dabi için ise Yemen, özellikle güney limanları ve Aden Körfezi üzerinden jeostratejik bir kaldıraç işlevi görmektedir. Güneyli aktörlerle geliştirilen yakın ilişkiler, sahada fiili bir nüfuz alanı yaratmış; ancak bu durum Suudi Arabistan’ın desteklediği merkezi yapı ile zaman zaman gerilim üretmiştir. Böylece iki müttefik aynı cephede yer almakla birlikte farklı nihai hedeflere yönelmiştir.
Ekonomik alanda da benzer bir ayrışma gözlenmektedir. Riyad’ın “Vizyon 2030” çerçevesinde bölgesel finans ve ticaret merkezi olma iddiasını güçlendirmesi, Abu Dabi’nin uzun süredir sahip olduğu avantajlı konumu doğrudan etkilemektedir. Çok uluslu şirketlerin merkezlerini Riyad’a taşımaya yönelik teşvikler ve bölgesel ekonomik projelerde liderlik yarışı, rekabetin ekonomik boyutunu derinleştirmiştir. Enerji politikaları ve OPEC+ içindeki koordinasyon sürse de, piyasa stratejilerinde zaman zaman farklılaşmalar yaşanmaktadır.
Bu rekabetin bir diğer boyutu bölgesel liderlik iddiasıdır. Suudi Arabistan tarihsel ve demografik ağırlığıyla Arap dünyasında doğal liderlik konumuna sahip olduğunu düşünmektedir. BAE ise daha esnek, teknolojik ve ağ temelli bir güç modeli geliştirerek etkisini demografik kapasitesinin ötesine taşımayı başarmıştır. Bu durum, Körfez içinde görünmeyen fakat hissedilen bir nüfuz mücadelesine yol açmaktadır. Rekabet çoğu zaman açık bir çatışma biçiminde değil, üçüncü ülkelerde farklı ortaklıklar ve alternatif diplomatik kanallar üzerinden yürütülmektedir.
Bununla birlikte iki ülkenin tamamen karşıt pozisyonlara savrulması olası görünmemektedir. İran’ın bölgesel etkisi, küresel enerji piyasalarındaki belirsizlikler ve ABD’nin güvenlik taahhütlerindeki dalgalanmalar, Riyad ile Abu Dabi’yi asgari düzeyde koordinasyona zorlamaktadır. Bu nedenle mevcut tablo, ittifaktan kopuş değil; rol paylaşımı ve alan rekabetinin iç içe geçtiği bir denge arayışını yansıtmaktadır.
Önümüzdeki dönemde belirleyici olacak unsur, bu rekabetin kurumsallaşıp kurumsallaşmayacağıdır. Eğer taraflar nüfuz alanlarını fiili olarak kabullenir ve örtük bir iş bölümüne giderse Körfez içi istikrar korunabilir. Aksi takdirde Yemen, Kızıldeniz hattı veya Afrika Boynuzu gibi sahalarda yaşanacak yeni krizler, kontrollü rekabeti daha sert bir jeopolitik sürtüşmeye dönüştürebilir. Bu bağlamda BAE’nin vekâlet temelli stratejisinin sürdürülebilirliği, yalnızca sahadaki sonuçlara değil, Riyad ile kuracağı dengeye de bağlıdır.