Dekolonizasyon Forumu
Konferanslar çoğu zaman birbirine benzer. Akademisyenler bildirilerini sunar, paneller düzenlenir, kahve aralarında kartvizitler değiştirilir, ardından birkaç toplu fotoğraf çekilir ve herkes kendi ülkesine döner. Birkaç gün boyunca yoğun biçimde konuşulan meseleler kısa süre sonra gündemin gerisine düşer. Uluslararası akademik etkinliklerin önemli bir bölümü, etkisi sınırlı ve kendi çevresi içinde yankılanan toplantılar olarak hafızada kalır. Ancak zaman zaman bazı buluşmalar, yalnızca tartıştıkları konu nedeniyle değil, o tartışmayı hangi bağlamda, hangi aktörlerle ve hangi tarihsel zeminde gerçekleştirdikleri nedeniyle farklılaşır. İstanbul’da düzenlenen Dünya Dekolonizasyon Forumu da bu açıdan sıradan bir akademik toplantının ötesine geçen bir anlam taşıyordu.
Forumun ana teması “Bilgi Üretimi ve Dolaşımının Sömürgecilikten Arındırılması” olarak belirlenmişti. İlk bakışta bu ifade soyut, hatta akademik jargonun sınırlarında dolaşan teorik bir önerme gibi görünebilir. Fakat mesele biraz derinleştirildiğinde, bu başlığın aslında oldukça radikal bir sorgulamayı içinde taşıdığı anlaşılmaktadır. Çünkü forumun temel iddiası şuydu: Dünyayı anlama biçimimiz, tarihe bakışımız, hangi bilgiyi “evrensel” kabul ettiğimiz ve hangi kurumları meşru bilgi merkezleri olarak gördüğümüz, büyük ölçüde sömürgecilik çağının bıraktığı zihinsel miras tarafından şekillendirilmektedir.
Bu bakış açısı yalnızca geçmişte yaşanmış askeri işgalleri ya da ekonomik sömürüyü tartışmıyor. Aynı zamanda düşünme biçimlerimizin de tarihsel güç ilişkileri tarafından biçimlendirildiğini öne sürüyor. Hangi üniversitelerin “dünya standardı” sayıldığı, hangi dilde üretilen bilginin daha güvenilir kabul edildiği, hangi tarih anlatılarının merkezde tutulduğu ya da hangi kavramların uluslararası siyasetin dili haline geldiği tesadüfi değildir. Sömürgecilik yalnızca toprakları değil, zihinleri de şekillendirmiştir.
Bugün hâlâ “sömürgecilik sona erdi, artık geleceğe bakalım” diyenlerin sesi oldukça güçlü. Özellikle Batı merkezli ilerleme anlatıları, dekolonizasyon sürecini çoğu zaman 1950’lerden 1980’lere kadar tamamlanmış tarihsel bir dönem olarak sunar. Oysa sömürgeleşme biçim değiştirerek devam ediyor.
Forumun İstanbul’da düzenlenmesi de rastlantısal bir tercih değildi. Ancak İstanbul’un taşıdığı anlam yalnızca sembolik düzeyde ele alınamaz. Bu şehir, tarih boyunca imparatorlukların merkezi olmuş, Doğu ile Batı arasındaki gerilimlerin kesiştiği bir coğrafyada yer almıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun küresel etkisi, Batı sömürgeciliğinin doğrudan nüfuz ettiği birçok bölgeyle temas etmişti. Türkiye ne sömürgeleştirilen toplumlar arasında yer aldı ne de Batı emperyalizminin klasik sömürgeci aktörlerinden biri oldu.
Dolayısıyla forumun İstanbul’da gerçekleştirilmesi yalnızca lojistik bir karar değil; aynı zamanda Batı merkezli bilgi düzenine alternatif entelektüel merkezler oluşturma arzusunun da ifadesiydi. Organizasyon boyunca sıkça dile getirilen “Dünyanın yeni merkezlere ihtiyacı var” söylemi, aslında bu arayışın sloganı niteliğindeydi.
Forumun en dikkat çekici tartışmalarından biri “epistemik kibir” kavramı etrafında şekillendi. Bu kavram, küresel bilgi üretiminin belirli merkezlerin kontrolü altında şekillenmesini ifade ediyor. Ancak burada söz konusu olan yalnızca akademik eşitsizlik değildir. Bilginin kim tarafından üretildiği, hangi deneyimlerin meşru kabul edildiği ve hangi toplumların “evrensel” adına konuşma hakkına sahip olduğu da bu sistemin bir parçasıdır. Epistemik hegemonya, yalnızca üniversiteleri değil; bireylerin kendilerini algılama biçimlerini de etkiler.
Dekolonyal düşüncenin önemli isimlerinden Walter Mignolo’nun forumda dile getirdiği görüşler bu açıdan oldukça dikkat çekiciydi. Mignolo’ya göre sömürgeciliğin en güçlü aracı askeri güçten ziyade bilgi üzerindeki denetimdir. Bilgiyi kontrol eden aktörler yalnızca düşünceyi değil; ekonomik sistemleri, siyasal yapıları ve bireylerin kimlik algısını da şekillendirir. Bu yaklaşım, modern dünyanın birçok krizini yeniden yorumlamayı mümkün kılıyor. Örneğin iklim krizi, yalnızca sanayi devriminin teknik sonuçlarından biri olarak değil; doğayı tahakküm altına alınacak bir nesne olarak gören sömürgeci zihniyetin devamı olarak da okunabilir.
Bu tartışmalar sırasında insan ister istemez kendi düşünme alışkanlıklarını sorguluyor. Bugün “evrensel” kabul edilen birçok teorik yaklaşımın, aslında belirli coğrafyaların tarihsel deneyimlerinden doğduğunu ne kadar fark ediyoruz? Bir haberi “objektif” olarak değerlendirirken, onun hangi kültürel filtreden geçtiğini gerçekten düşünüyor muyuz? Kaç kez bir kavramı sorgulamadan kabul ettik, çünkü o kavram Harvard, Oxford ya da Cambridge gibi prestijli kurumların yayınlarından geliyordu? Epistemik hegemonya tam da bu noktada görünmez hale geliyor. Çünkü kendisini baskı olarak değil, doğallık olarak sunuyor.
Forumun öne çıkan bir diğer başlığı ise sömürgeciliğin biçim değiştirerek devam ettiği tezidir. Günümüzde artık klasik anlamda toprak işgalleri daha az görülüyor olabilir; ancak ekonomik bağımlılık ilişkileri, kültürel tektipleşme ve dijital denetim mekanizmaları yeni sömürgecilik biçimleri olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda “tekno-kolonyalizm” kavramı forum boyunca sıkça gündeme geldi.
Dijital altyapılar, sosyal medya platformları ve yapay zekâ sistemleri, çağımızın en etkili güç araçlarından biri haline gelmiş durumda. Çocukların dikkat sürelerinden kültürel hafızalarına kadar birçok unsur, algoritmalar tarafından şekillendirilen ekran düzenleri içinde yeniden biçimleniyor. Bu sistemlerin büyük ölçüde belirli şirketler ve belirli coğrafyalar tarafından kontrol edilmesi ise ciddi bir güç asimetrisi yaratıyor.
Dünya Dekolonizasyon Forumu’nun en önemli katkısı belki de tam olarak buydu: Dünyayı anlamak için kullandığımız kavramların gerçekten kime ait olduğunu yeniden sormaya cesaret etmek.
Cihad İslam YILMAZ
-
Şaşkın 1 saat önce Şikayet EtSeçtiğiniz konuların çeşitliliği çok şaşırtıcı. Şahsen bazen nerden aklına geliyor insanların bu konular diyorumBeğen
-
HİKMET HOROZ 2 saat önce Şikayet Etkatılıyorum bu aydınlatıcı yazınızaBeğen