Batı Şeria Kararı ve Bir Meşruiyet Krizi
İngiltere, Fransa, Kanada, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, İrlanda, Norveç, Polonya, Portekiz, İspanya ve İsveç dışişleri bakanlarının imzasını taşıyan ortak bildiri, diplomatik nezaket kalıplarının ardına gizlenmiş sıradan bir metin değil, uluslararası sistemin en köklü ittifaklarından birinin artık taşıyamadığı bir ahlaki ve hukuki çürümenin resmî itirafıdır. On iki ülkenin, İsrail'in Batı Şeria'daki yerleşim politikalarını hedef alması, yasa dışı yerleşimlerden gelen malların ticaretine kısıtlama getirmeyi öngörmesi ve E1 yerleşim projesini açıkça "kabul edilemez" olarak nitelendirmesi, on yıllardır sistematik biçimde işlenen bir uluslararası hukuk ihlaline karşı gösterilmiş, gecikmiş ama yine de kayda değer bir tepkidir. Bu karar, Orta Doğu'da işgal, ilhak ve etnik temizlik pratiklerini örtük biçimde meşrulaştırmayı sürdürebilecek Batılı hükümetlerin, artık bu meşrulaştırma refleksini açıkça savunamayacak bir eşiğe sürüklendiklerinin itirafıdır.
Bu kararın tarihsel ağırlığını kavramak için, imzacı ülkelerin kimliğine analitik bir dikkatle bakmak gerekiyor. Söz konusu olan, İslam dünyasından, Orta Doğu'dan ya da geleneksel olarak Filistin davasına sempati duyan bir coğrafyadan yükselen bir tepki değildir; tam aksine, bildiriye imza atanlar, on yıllardır İsrail'in koşulsuz destekçileri sayılan, NATO üyesi, Avrupa'nın ve Kuzey Amerika'nın kurucu güçleri olan devletlerdir. Fransa, Birleşik Krallık ve Kanada gibi ülkelerin dışişleri bakanlıkları, kendi hükümetlerinin on yıllardır sürdürdüğü, İsrail'in işgal ve ilhak pratiklerini görmezden gelen ya da bunlara göz yuman geleneksel politikayı fiilen terk etmek zorunda kalmışlardır. Bu zorunluluk, tesadüfi değildir: Gazze'de sivil nüfusa yönelik sistematik yıkımın, açlığın araçsallaştırılmasının ve soykırımın uluslararası kamuoyunun gözü önünde aylarca sürmesi, bu ülkelerin hükümetlerini artık savunulamaz bir konumda bırakmıştır. Meselenin "Müslüman dünyası karşısında İsrail" ekseninden çıkıp evrensel bir hukuk ve insanlık suçu meselesine dönüşmesi, bu bildirinin en çarpıcı ve en çok göz ardı edilen boyutudur. Baskı artık yalnızca mağdur coğrafyadan değil, bizzat İsrail'in kendi meşruiyet sermayesini inşa ettiği merkezlerden yükselmektedir; bu da girişimin siyasi ağırlığını ve ahlaki inandırıcılığını katbekat artırmaktadır.
Bildirinin içeriği, bu tarihsel niteliği hukuki zeminde de pekiştirmektedir. Metinde, İsrail hükümetinin Batı Şeria'daki faaliyetlerinin iki devletli çözüm ihtimalini ciddi biçimde tehdit ettiği vurgulanmakta; yerleşimci şiddetinin ve yerleşim alanlarının genişlemesinin emsalsiz seviyelere ulaştığı kaydedilmektedir. E1 yerleşim projesi için yapılan ihale çağrıları, durumu "daha da ağırlaştıran kabul edilemez bir adım" olarak tanımlanmaktadır. Bu proje, aslında Doğu Kudüs'ü Batı Şeria'nın geri kalanından fiilen koparacak, iki devletli çözümü coğrafi olarak imkânsız kılacak bir ilhak hamlesidir ve yıllardır bilinen bu gerçeğin nihayet resmî bir belgeye yansıması, uluslararası toplumun ne denli geç ve isteksiz hareket ettiğinin de bir itirafıdır. On iki ülke, yasa dışı yerleşimlerde üretilen malların ticaretine yönelik ulusal kısıtlamaları hayata geçirme ve Avrupa genelindeki benzer yaptırımları destekleme kararlılığını teyit etmektedir. Ne var ki bu adımın, işlenen ihlallerin ağırlığıyla kıyaslandığında son derece mütevazı kaldığını da söylemek gerekir: ticari kısıtlama, bir ilhak siyasetini durdurmaya değil, olsa olsa yavaşlatmaya yetecek bir araçtır.
Burada durup şu soruyu sormak gerekiyor: Bu kararı bu denli önemli kılan nedir? Cevap, uluslararası kamuoyunda on yıllar boyunca özenle inşa edilmiş bir algının, artık gerçekliğin ağırlığı altında taşınamaz hale gelmesidir. İsrail, on yıllardır kendisini "Orta Doğu'nun tek demokrasisi", "batı değerlerinin savunucusu" ve yalnızca güvenlik kaygılarıyla hareket eden bir devlet olarak sunan, büyük ölçüde propagandaya dayalı bir imaj inşasının öznesi olmuştur. Bu imaj, Batı kamuoylarında ve hükümet çevrelerinde uzun süre sorgusuz kabul görmüş; işgal politikalarına, ilhaka, yerleşimci sömürgeciliğine yönelik en temel eleştiriler dahi sistematik biçimde "antisemitizm" suçlamasıyla bastırılmış, meşru siyasi ve hukuki itirazlar ahlaki bir şantajla susturulmuştur. Ancak bu imaj, işlenen fiillerle taban tabana zıt, gerçeklikle her geçen gün daha fazla çatışan içi boş bir balondan ibaretti. Gazze'de sivillerin, çocukların, hastane ve okulların hedef alındığı bir yıkımın canlı yayında, kesintisiz biçimde belgelenmesi; Batı Şeria'daki yerleşimci şiddetinin ve toprak gaspının artık gizlenemez hale gelmesi; uluslararası hukuk kurumlarının, insan hakları örgütlerinin ve bağımsız gözlemcilerin bu ihlalleri tek tek kayda geçirmesi, bu balonu şişirmeye devam etmeyi siyaseten olanaksız kılan bir eşiği aşındırmıştır.