Cihad İslam Yılmaz
Cihad İslam Yılmaz
KONUK YAZAR
TÜM YAZILARI

Berlin'in Sarsıntısı: Almanya'da Aşırı Sağın Yükselişi ve Avrupa'nın Kırılma Anı

GİRİŞ 24.09.2026 GÜNCELLEME 24.09.2026 YAZARLAR

Almanya'da Almanya için Alternatif (AfD) partisinin oylarının yüzde 28-29 bandına yerleşmesi, birçok gözlemci için "şok" olarak sunuldu. Oysa bu tablo hiç de sürpriz değildi; en az on yıldır göz göre göre gelen bir sürecin doğal sonucuydu. 2025 Şubat seçimlerinde ikinci parti olarak Bundestag'a giren AfD, aradan geçen bir buçuk yılda anketlerde CDU/CSU'yu geride bırakarak birinci sıraya yerleşti. Sachsen-Anhalt'ta yüzde 40'ın üzerine, Mecklenburg-Vorpommern'de yüzde 36'ya çıkan bu yükseliş, artık bir "marjinal parti anomalisi" değil, Almanya siyasetinin yeni ağırlık merkezi haline geldi.

Bunun neden bu kadar önemli olduğunu anlamak için Almanya'nın Avrupa'daki konumuna bakmak gerekiyor. Almanya, Avrupa Birliği'nin hem ekonomik hem siyasi omurgasıdır. Birliğin en büyük ekonomisi, en kalabalık nüfusu ve fiilen Fransa ile birlikte Brüksel'in yönünü belirleyen iki başkentten biridir. Almanya'da olan, yalnızca Almanya'da kalmaz; para politikasından göç politikasına, savunma harcamalarından Rusya'ya karşı tutuma kadar tüm kıtayı domine eden bir ülkede yaşanan bu kayma, Avrupa'nın geri kalanı için de bir yön değişikliği anlamına gelir. Almanya'nın "istikrar çapası" imajı, savaş sonrası Avrupa mimarisinin temel varsayımlarından biriydi. Bu çapanın kendisi sarsılıyorsa, sarsıntı tüm kıtaya yayılır.

Bu yükselişin arka planında salt ekonomik kaygı ya da enflasyon yorgunluğu değil, açıkça göç karşıtı, İslam karşıtı ve yabancı düşmanı bir söylemin normalleşmesi var. AfD'nin kampanya dili artık "sınırlı göç düzenlemesi" değil, toplu sınır dışı etmeler ve eğitim sisteminde "vatansever" bir kimlik dönüşümü talebi. Bu söylemin en çarpıcı yanı, artık yalnızca AfD'ye özgü olmaktan çıkmış olması. Başbakan Friedrich Merz liderliğindeki CDU/CSU, AfD'nin baskısı altında göç, iltica ve güvenlik politikalarında belirgin biçimde sertleşti; hızlandırılmış vatandaşlık süreci yeniden kaldırıldı, Avrupa ortak iltica sistemi sıkılaştırıldı. Yani merkez sağ, aşırı sağı dizginlemek yerine onun gündemini içselleştirerek "meşrulaştırma" sürecine ortak oluyor. Ocak 2025'te Merz'in muhalefet liderliği döneminde AfD oylarıyla Bundestag'da bir göç yasasının geçmesi, savaş sonrası Almanya'nın temel siyasi ilkelerinden biri olan güvenlik duvarı doktrininin -ana akım partilerin aşırı sağla asla işbirliği yapmama kuralının- ne kadar aşındığının en somut kanıtıydı.

Bu aşınmanın bedelini en ağır ödeyecek kesimlerin başında Müslümanlar ve özellikle Türk kökenli topluluk geliyor. Almanya'da yaklaşık üç milyona yakın Türk kökenli insan yaşıyor; bunların büyük bölümü ikinci, üçüncü nesil, Almanya'da doğmuş, Alman vatandaşı bireyler. Buna rağmen kamusal tartışmada "entegrasyon başarısızlığı", "paralel toplumlar" ve "kültürel uyumsuzluk" gibi kavramlar üzerinden bu topluluk sürekli hedef tahtasına oturtuluyor. İslamofobi artık marjinal bir söylem değil, siyasi partilerin seçim vaadlerine, yerel yönetim kararlarına, hatta gündelik kamusal söyleme sinmiş durumda. Camilere yönelik saldırılar, ırkçı motivasyonlu şiddet olayları ve nefret suçlarındaki artış, bu atmosferin soyut bir kaygı olmadığını, somut bir güvenlik meselesine dönüştüğünü gösteriyor.

Burada durup şu soruyu sormak gerekiyor: Bu gerçekten "İkinci Dünya Savaşı sonrası en büyük kırılmalardan biri" mi? Tarihsel karşılaştırmalarda temkinli olmak gerekse de, göstergeler bu iddiayı destekler nitelikte. Almanya'nın savaş sonrası siyasi kimliği, geçmişle yüzleşme ilkesi üzerine inşa edilmişti: Nasyonal sosyalizmin bir daha asla meşru bir siyasi seçenek olarak sahneye çıkmaması için kurumsal, anayasal ve toplumsal bariyerler örülmüştü. Anayasayı Koruma Teşkilatı'nın AfD'nin bazı eyalet teşkilatlarını "kesin aşırılıkçı" olarak sınıflandırması, partinin içinde neo-Nazi bağlantılı isimlerin bulunması, bu bariyerlerin hâlâ kâğıt üzerinde durduğunu gösteriyor. Ama seçmen desteği bariyerleri aşındırıyor; bir partinin "anayasal olarak şüpheli" ilan edilmesi ile seçmenlerin dörtte birinin, hatta bazı eyaletlerde neredeyse yarısının o partiye oy vermesi arasındaki uçurum, kurumsal refleksler ile toplumsal gerçeklik arasındaki makasın ne kadar açıldığını gösteriyor.

Bu tablo, Batı'nın kendi kendine anlattığı "değerler" hikâyesini de sorguya açıyor. Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı, kendini çoğulculuk, insan hakları, azınlık haklarına saygı ve liberal demokrasinin kalesi olarak sundu; bu değerleri dünyanın geri kalanına -çoğu zaman didaktik bir üslupla- öğütledi. Ama bugün Avrupa'nın lokomotifinde, göçmen ve Müslüman karşıtlığını açıkça programına yazan bir parti iktidara adaydır ve bu yükseliş karşısında merkez siyaset direnmek yerine uyum sağlamayı tercih etmektedir. Macaristan'da Orban, İtalya'da Meloni, Fransa'da Le Pen'in yükselişiyle birlikte düşünüldüğünde, Almanya'daki bu kayma izole bir vaka değil, kıta çapında bir eğilimin en ağır sonucu. Bu da "Batı değerleri" söyleminin evrensel bir ilkeler bütünü mü, yoksa konjonktürel bir söylem mi olduğu tartışmasını yeniden alevlendiriyor.

Elbette bu tabloyu tek bir nedene indirgemek de yanıltıcı olur. AfD'nin yükselişini besleyen dinamikler arasında eski Doğu Almanya bölgelerindeki ekonomik eşitsizlik, kırsal bölgelerde kamu hizmetlerinin zayıflaması, enerji krizinin yarattığı yaşam maliyeti baskısı, Ukrayna savaşının getirdiği güvenlik kaygısı ve genel olarak seçmenlerin "geleneksel" partilere duyduğu güvensizlik de önemli rol oynuyor. Bununla birlikte, ekonomik kaygının varlığı, söylemin ırkçı ve İslamofobik unsurlarını meşrulaştırmaz; iki mesele birbirinden ayrı ele alınmalı.

 

YORUMLAR 4
  • ismalibey 14 saat önce Şikayet Et
    merz hatalarının bedelini hem kendine hem almanyaya hemde ab ye ödetecek ağır olacak bedeli.
    Cevapla
  • Taylan 14 saat önce Şikayet Et
    olumune israile kalkan olurlarsa sonuca sasirmamak gerek
    Cevapla
  • Netanyaerdogan 14 saat önce Şikayet Et
    Dualar kabul oldu sirada cop türk
    Cevapla
  • Özgül 15 saat önce Şikayet Et
    Asiri sag sadece Almanya'da yükselmiyor, tüm Avrupa'da yükseliyor. Tarihin gecici bir süresinde yasanan refah ve evrensellik dönemi bitiyor. Musollini, Salazar, Franko, Hitler fasizmi ve Nazizm'ni yasayan Avrupa'nin tekrar Nasyonalist kök hücrelerine dönme tehlikesi var.
    Cevapla