Haritalar Yalan Söylemez, Niyetleri Ele Verir
Trump’ın Truth Social hesabından paylaştığı bir harita, aslında sandığımızdan çok daha fazla şey anlatabilir. Geçtiğimiz günlerde Donald Trump, Kanada, Meksika, Grönland ve Küba'yı ABD bayrağının renkleriyle boyanmış, sanki zaten ülkenin bir parçasıymış gibi gösteren bir görsel paylaştı. Herhangi bir açıklama eklemedi; buna ihtiyaç da duymadı. Görsel kendi başına yeterince açıktı. Bu paylaşım, Trump'ın daha önce New Mexico eyaletinin isminden "Mexico" kelimesini silip yerine "America" yazdığı bir haritayı servis etmesinin hemen ardından geldi. Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum'un "özgür, bağımsız ve egemen bir ülkeyiz" şeklindeki net cevabı, meselenin sadece bir sosyal medya şakası olarak görülmediğinin de kanıtıydı.
Bunu tesadüf ya da yalnızca bir trolleme olarak okumak, meseleyi hafife almak olur. Çünkü bu harita, 2026'nın ilk günlerinde ABD'nin Venezuela'ya yönelik doğrudan askeri müdahalesiyle başlayan sürecin devamı niteliğinde. Hatırlayalım: aylar süren gemi saldırıları, petrol tankerlerine el koymalar, USS Gerald R. Ford uçak gemisinin bölgeye konuşlandırılması ve nihayetinde Ocak ayında Nicolas Maduro'nun yakalanıp ABD'ye götürülmesiyle sonuçlanan bir operasyonlar zinciri. Trump'ın o dönemde iktidar değişimi gerçekleşene kadar Venezuela'yı "yöneteceklerini" söylemesi, sonradan geri çekilse de, niyetin ne olduğunu gösteren bir dil sürçmesiydi. Şimdi de komşu ülkelerin topraklarını kendi bayrağının rengine boyayan bir harita. İkisini yan yana koyduğunuzda ortaya çıkan tablo, tesadüften çok bir doktrine işaret ediyor.
Emperyalizmin Eski Kostümü, Yeni Sahnesi
Klasik sömürgecilik dönemi bittiğinde, tarih kitapları bunu bir kapanış olarak yazdı: imparatorluklar dağıldı, sömürgeler bağımsızlığını kazandı, uluslararası hukuk egemenlik ilkesini kutsal bir norm haline getirdi. Ama son çeyrek yüzyıla baktığımızda, aslında hiçbir zaman tam anlamıyla kapanmadığını görüyoruz. Sadece yöntem değişti. Doğrudan toprak ilhakı yerine "rejim değişikliği" operasyonları, sömürge valileri yerine yaptırımlarla dizayn edilmiş yerel yönetimler, açık işgal yerine "istikrar" ve "güvenlik" söylemiyle paketlenmiş askeri varlıklar geldi.
Venezuela örneği bu bakımdan öğretici. Operasyonun resmi gerekçesi uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadeleydi. Ama sürecin arka planında Venezuela'nın dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olması ve bu rezervlerin önemli bir kısmının Çin'e satılıyor olması gerçeği duruyordu. Muhalefet liderinin Miami'de yaptığı, petrol ve doğalgaz rezervlerinin "açılacağına" dair vaat de tesadüf değildi. Kaynak kontrolü, tarih boyunca emperyal müdahalelerin en sabit motivasyonu olmuştur; bugün de öyle. Sadece söylem değişiyor: bir zamanlar "medeniyet götürme misyonu" denirdi, şimdi "demokrasiyi koruma" ya da "narko-terörle mücadele" deniyor.
Trump'ın harita paylaşımları da benzer bir mantığın devamı. Grönland'ı satın alma fikrinden Kanada'yı "51. eyalet" olarak anmaya, Panama Kanalı üzerinde hak iddia etmekten şimdi dört ülkeyi tek bir bayrağın altında birleştiren bir görsele kadar uzanan bir çizgi var burada. Bu, klasik anlamda bir "işgal planı" olmayabilir. Ama semboller boşuna seçilmez. Bir haritanın gücü, gerçekleşmiş bir olayı değil, meşrulaştırılmaya çalışılan bir hayali temsil etmesinde yatar. Emperyal güçler tarihte hep önce zihinlerde sınırları değiştirdi, sonra fiili durumu buna uydurdu.
"Amerika Kıtası Doktrini"nin Geri Dönüşü
Aslında burada yeni sayılabilecek olan, açıkça telaffuz edilen bir çerçeve: ABD'nin ulusal savunma önceliklerini Çin'den "Amerika Kıtası"na kaydırması. Bu, 19. yüzyılın Monroe Doktrini'nin — Latin Amerika'yı Avrupa müdahalesine kapalı, ama fiilen Washington'un etki alanı sayan o eski formülün — dijital çağa uyarlanmış hali gibi okunabilir. Fark şu ki bu sefer rakip Avrupa değil, Çin ve dolaylı olarak Rusya. Ve bu sefer araç sadece diplomatik baskı değil, doğrudan askeri güç kullanımı.
Bunun post-kolonyal söylemle kesiştiği yer de tam burası. Post-kolonyal teori, bağımsızlık sonrası dönemde eski sömürgeci güçlerin ekonomik, kültürel ve askeri araçlarla etkisini sürdürmesini "neo-kolonyalizm" olarak tanımlar. Venezuela'da gördüğümüz — yaptırımlarla ekonomiyi çökertip sonra "kurtarıcı" olarak askeri müdahalede bulunmak — bu tanıma ürkütücü derecede uyuyor. Aynı şekilde, Kanada ve Meksika gibi resmen bağımsız, güçlü ekonomilere sahip ülkelerin bile sembolik olarak "ilhak edilebilir" gösterilmesi, egemenlik kavramının büyük güçler için ne kadar esnek bir kavrama dönüştüğünü gösteriyor.
Bu Sefer Farklı Olan Ne?
Şunu da belirtmek gerekir: büyük güçlerin küçük ülkeler üzerinde nüfuz kurma çabası insanlık tarihi kadar eski. Soğuk Savaş boyunca hem ABD hem SSCB, Latin Amerika'dan Afrika'ya, Asya'dan Ortadoğu'ya kadar sayısız "rejim değişikliği" operasyonuna imza attı. Yeni olan, bunun bu kadar açık, bu kadar arsızca, neredeyse estetik bir kayıtsızlıkla sosyal medyada sergileniyor olması. Eskiden emperyal niyetler diplomatik dille, gizli belgelerle, örtülü operasyonlarla yürütülürdü; meşruiyet kaygısı vardı. Şimdi bir başkan, sabah kahvesini içerken paylaştığı bir görselle komşu ülkelerin egemenliğini alaya alabiliyor ve bunun siyasi bir maliyeti neredeyse hiç olmuyor.
Bu, uluslararası sistemin II. Dünya Savaşı sonrasında inşa ettiği normların — egemen eşitlik, toprak bütünlüğü, müdahale yasağı — ne kadar aşındığının bir göstergesi. BM Güvenlik Konseyi'nin veto mekanizmasıyla felç olduğu, uluslararası hukukun büyük güçler söz konusu olduğunda seçici uygulandığı bir dünyada, sembolik jestler bile gerçek bir güç projeksiyonu haline geliyor.
-
okur 15 saat önce Şikayet Etdünyada her 10 20 yılda abd güdümlü bir askeri darbeler silsilesi bir kuşak gibi dünyayı kuzey ve güneye ayırır. milenyumla birlikte yerini daha az maliyetli abd güdümlü turuncu devrimler aldı, gürcistan mısır suriye ukrayna. şimdiyse doğu batı eksen stratejisi abd ye tüm güney orta amerikayı işgal planı hazır. en komiği trump grönlandı satın aldı tek mermi atmadan tek kuruş ödemeden.Beğen Toplam 1 beğeni