Cihad İslam Yılmaz
Cihad İslam Yılmaz
KONUK YAZAR
TÜM YAZILARI

Güney Kıbrıs kimin adına silahlanıyor?

GİRİŞ 23.10.2026 GÜNCELLEME 23.10.2026 YAZARLAR

Doğu Akdeniz son aylarda yeniden bir satranç tahtasına dönüştü ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, bu tahtada piyonluğu büyük bir hevesle üstlenmiş durumda. Lefkoşa'daki yönetim, "bölgesel aktör olma", "enerji güvenliği" ve "savunma" gibi süslü başlıklar altında adayı adım adım bir cephe gerisine, bir lojistik üsse, bir silah deposuna çeviriyor. Ortada artık bir komşuluk meselesi değil, Türkiye'yi kendi denizinde çevreleme iddiası taşıyan stratejik bir hat var. Ve bu hattın mimarları açıkça Ankara'yı dengeleme, daraltma ve gerekirse karşısına dikilme niyetinden söz ediyorlar.

Tablo ortada. Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs, son aylarda art arda imzalanan protokollerle ortak bir askeri yapı kurma yolunda ilerliyor. Rum ve İsrail basınına yansıyan bilgilere göre Lefkoşa'da kapalı kapılar ardında "acil" toplantılar yapıldı; gündemde, kriz anında hızla konuşlandırılabilecek tugay büyüklüğünde ortak bir "Hızlı Müdahale Gücü" var. Sayılar bile telaffuz ediliyor: yaklaşık 2.500 askerden oluşacak bir birlik, bunun bini İsrail'den, bini Yunanistan'dan, beş yüzü Rum kesiminden. Deniz boyutunda firkateynler, korvetler, denizaltılar; havada entegre unsurlar. Resmî gerekçe her zamanki gibi cilalı: boru hatları, deniz altı kabloları, enerji projeleri. Ama bu yapının hangi ülkeyi hedef aldığını anlamak için stratejist olmaya gerek yok. İsrail basınının kendisi bile haberi "Türkiye'ye karşı hazırlık mı?" başlığıyla verdi.

Burada altı çizilmesi gereken bir gerçek var: Bu adımların tek tek hiçbirinin "meşru savunma" kılıfına sığmadığı. Bir ada düşünün; nüfusu bir orta ölçekli Anadolu şehri kadar bile değil. Bu ada, son on beş yılda ABD, Fransa, İsrail, Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Ürdün dahil onlarca ülkeyle askeri anlaşma, üs kullanımı, silah transferi ve ortak tatbikat zaptı imzalamış. Baf'taki hava üssü C-130 nakliye uçaklarına ve Chinook helikopterlerine uygun hale getiriliyor; ada, ABD-Fransa-İsrail hattında işlevsel bir askeri platforma dönüştürülüyor. İçeriği bugüne kadar meclisten ve kamuoyundan gizli tutulan SOFA anlaşmasıyla Rum topraklarındaki tesisler yabancı orduların kullanımına açılmış. Şimdi söyleyin: Kimseyi tehdit etmeyen, sadece kendini savunan bir yönetim, neden topraklarını dünyanın dört bir yanından gelen orduların karargâhına çevirir? Bu, savunma değil; bu, bir cephe hattı kurmaktır.

Washington'ın bu tablodaki rolü ise ayrı bir skandaldır. ABD, 1987'den beri sırf adadaki dengeyi korumak ve Kıbrıs müzakerelerini baltalamamak için Rum tarafına uyguladığı silah ambargosunu önce 2020'de gevşetti, sonra kapsamını genişletti, ardından yıldan yıla uzatarak fiilen kalıcı hale getirdi. Bu, basit bir teknik karar değildi. Onlarca yıl "tarafsızım" diyen bir gücün, terazinin bir kefesine bütün ağırlığıyla çökmesiydi. Türkiye'nin ve KKTC'nin o günlerde söylediği şey kelimesi kelimesine doğru çıktı: Bu karar Rum tarafını uzlaşmaz kılacak, adada bir silahlanma yarışı başlatacak, Doğu Akdeniz'de barışa zarar verecekti. Bugün gelinen nokta tam da budur. Rum kesimi, ABD'nin sağladığı meşruiyet zırhına sığınarak adayı bir "deniz üssüne" çevirmenin hesabını yapıyor. Tarafsızlığını kaybeden bir hakem, artık hakem değil oyuncudur; ABD bu oyunda taraf olmayı seçmiştir.

İşin en tehlikeli boyutu ise zihniyettir. Çünkü bu silahlanma, soğuk bir güç hesabından ibaret olsa belki yönetilebilir bir mesele olurdu. Oysa altında, yarım yüzyıldır bir türlü gömülmeyen o eski hayalet yatıyor: enosis. Rum siyasetinin bazı temsilcilerinin ağzından düşmeyen "Helen Adası" söylemi, Kıbrıs Türkünü adanın eşit ve kurucu bir halkı olarak değil, geçici bir pürüz, silinmesi gereken bir leke olarak gören akıl yapısının itirafıdır. Tarih bu zihniyetin nelere yol açtığını acıyla biliyor. 1963-74 arasında Kıbrıs Türkü, kendi adasında sıkıştırıldı, köylerinden sürüldü, katledildi. EOKA'nın ve onu besleyen enosis ideolojisinin hatırası, Kıbrıs Türkünün hafızasında taze bir yaradır. Bugün aynı söylemin yeniden, hem de modern silahların gölgesinde dolaşıma sokulması, bir nostalji değil, bir niyet beyanıdır. Silahlanmayı tehlikeli kılan, sadece namlu sayısı değil, o namluların arkasındaki niyettir.

Tam da bu noktada, Türkiye'nin varlığının neden hayati olduğu anlaşılıyor. Bölgede bugün Kıbrıs Türkünün fiziki varlığını koruyan, Mavi Vatan'ın haklarını uluslararası zeminde savunan, Rum-Yunan-İsrail hattının dayatmak istediği her oldu-bittiyi geçersiz kılan yegâne irade Ankara'dır. Doğu Akdeniz'de Türkiye'ye rağmen kalıcı hiçbir düzen kurulamaz. Enerji haritaları Türkiye hesaba katılmadan çizilemez, deniz yetki alanları Türkiye yok sayılarak paylaşılamaz, güvenlik mimarisi Türkiye dışlanarak inşa edilemez. Nitekim Türk dış politika çevrelerinin yıllardır tekrarladığı o cümle, bugün her zamankinden daha geçerlidir: "Türkiye'nin dışlandığı bir Akdeniz tasarımı ölü doğar." Rodos'tan Girit'e Lozan'ı çiğneyerek silahlandırılan adalar, Baf'ta genişletilen üsler, Lefkoşa'da kurulan ortak karargâhlar; bunların hepsi, Türkiye'nin caydırıcılığı karşısında ya pahalı birer maket olarak kalmaya ya da bölgeyi felakete sürükleyen birer kıvılcım olmaya mahkûmdur.

Burada Avrupa'nın ve Batı'nın ikiyüzlülüğünü de kayda geçirmek gerekiyor. Yıllarca "diyalog", "uzlaşma", "iki toplumlu çözüm" nutukları atan Brüksel ve Washington, iş Kıbrıs Türkünün eşitliğini tanımaya gelince sağır, iş Rum tarafını silahlandırmaya gelince son derece cömert davranıyor. Rum yönetimi şımartıldıkça uzlaşmaz hale geliyor; uzlaşmaz hale geldikçe daha çok silahlanıyor; daha çok silahlandıkça masaya oturmaya hiç gerek duymuyor. Batı'nın "şımarttığı" bu maksimalist tutum, Akdeniz'i bir barış denizi olmaktan çıkarıp bir gerginlik koridoruna çeviriyor. Ve sorumluluk, bu kuşatmayı finanse edenlerin, meşrulaştıranların, silah satanların omuzlarındadır.

Cihad İslam YILMAZ

 

YORUMLAR 1
  • Her yeri olsa 29 dakika önce Şikayet Et
    Rumlar her karışına silah yığsa ne olacak hepsi çöp kendi kendilerini yok etmeye çalışıyorlar
    Cevapla