Vesayetsiz Demokrasi
Demokrasiler, tabana dayanan ve tabandan tavana doğru taleplerle şekillendirilen sistemlerdir. Ancak her ülkede süreç böyle işlemez. Demokrasiyi kurma ve kollama görevini birileri üstlenir ve halkın kendi kendini yönetmesini öğrenene kadar elitler, iktidarı elinde tutanlar demokrasiyi şekillendirir. Yani halk olgunlaşana kadar halkın vasiliğini birileri üstlenir.
1800'lerden bugüne kadar ülkemizde varlığını sürdüren; tepeden inmeci, düzenleyici, şekillendirici, modernleştirici anlayışlar gücünü bu kaynaktan almış ve kendini meşrulaştırmıştır. Dolayısıyla son günlerin tartışmalarını da bu bağlamda ele almak ve değerlendirmek gerekir.
Vesayetçi Düzen İktidar Alanını Daraltır…
Vesayetçi düzen öncelikle siyasetin alanını daraltır, alınan kararları ve uygulamaları denetler. Vasi, askeri ve bürokratik güç olabileceği gibi ulusal veya uluslararası bir güç de olabilir. Her vesayetçi düzen, vasiliğini pekiştirecek gerekçeleri bulur veya üretir. Ülkenin yönetilememesinden, kardeş kavgasının önlenmesine, ülkenin bölünmesinden, anarşinin önlenmesine, ekonominin kurtarılmasına, demokrasinin getirilmesine kadar farklı alanlarda vasiler gerekçe oluşturur.
Vesayetçi anlayışlardan şikayet eden, ortaya çıkan sorunlardan o anlayışı sorumlu tutan siyasi iktidarların kendilerini bu sorumluluktan kurtarmaları mümkün mü? Bu soruya “evet” demek mümkün değildir. Çünkü vesayetçi düzenler onları kabullenen sivil iktidarlarla yaşam alanları oluştururlar. Askeri ihtilallerden sonra yaşanan ara dönemler hariç sivil siyasi güçler vasilerle uzlaşmıştır. Uzlaşma, iktidarı paylaşma anlayışı üzerine oturtulur, menfaatler çatışana kadar da sorun yaşanmaz. Vesayete karşı olduklarını iddia eden sivil iktidarların sivil örgütlenmelere, işçilerin ve memurların örgütlenmesine nasıl baktıklarını incelerseniz gerçeği görürüsünüz. Örgütlenme özgürlüğü bunlar için önemlidir, ancak kendi kontrolleri altında olursa. İnanç ve ifade özgürlüğü önemlidir, kendi inanç ve ifadeleri için.
Vesayetçi Gelenekten Tabana Dayalı Demokrasiye
Ülkemizdeki demokratikleşme süreci objektif bir şekilde incelenirse görülecektir ki demokrasimiz hep vesayet altında gelişmiştir. Türkiye'deki demokratikleşme süreci tabanın taleplerinden çok askeri, bürokratik ve özellikle dış konjonktürün etkisiyle şekillenmiştir.
Demokratik rejimler açısından önemli dönüm noktalarında biri İkinci Dünya Savaşı sonrasında esen demokrasi rüzgarlarıdır. Ülkemizin 1946 yılında çok partili hayata geçmesi tesadüfi değildir. Dünyada esen demokrasi rüzgarlarının ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Batının kurumları arasında yer almak için atılan adımlar, uluslararası egemen güçlerin talep ve beklentileri doğrultusunda alınan karar ve uygulamalar hep bu geleneğin ürünleridir.
Kökü derinlerde olan vesayetçi gelenek, 1960 İhtilaliyle kurumlaştırıldı, 1980 İhtilaliyle pekiştirildi ve 28 Şubat süreciyle de balans ayarı yapıldı. Bu dönemler yaşanırken hep sivil iktidarlarla işbirliği yapıldı ve uygulandı. Askeri vesayet bilindiği gibi çok konuşuluyordu ve önemliydi ancak en az onun kadar ekonomik ve kültürel vesayetin de konuşulması gerekmez miydi? Siyasetçinin vesayete yatkın olması ve kabullenmesi sorun değil miydi ?
17 Aralık ve Demokrasi
Türkiye'nin içinde bulunduğu süreçlerde bazı kırılma noktaları var ve o kırılma noktalarından biri 17 Aralık 2013 tarihinden itibaren yaşanmaktadır. Belki de tarihimizde ilk defa bir iktidar “paralel devlet, paralel yapı”dan bahsetti ve kendi iktidarı döneminde de var olduğunu ilan etti. Bundan önceki dönemlerde bu tür yapılanmalar genellikle iktidara muhalif olanlar tarafından gündeme getirilir ve iddia edilirdi. Bu açıdan oldukça önemli bir süreç yaşanıyor. Çünkü vesayetleri kaldırmak için mücadele eden, asker ve sivil dengesini yeniden kurmaya çalışan mevcut iktidarın yeni bir vesayetten bahsetmesi daha önce sol kesimlerce iddia edilenleri adeta doğrular niteliktedir.
“Tabiat boşluk kabul etmez” düşüncesinden hareket ettiğimizde vesayete dayalı bir düzen kaldırılıyorsa yerine neyin konulacağının belirlenmiş olması gerekir. Vesayet kaldırılırken yerine neyin konulacağı ve hangi gücün egemen kılınacağı belirlenmemişse yeni vasiler yaratılmış olur. Bu sonuç da şaşırtıcı olmamalıdır.
“17 Aralık”ı demokrasinin kurum ve kurallarının yerleştirilmesine vesile olacak bir adıma dönüştürmek istiyorsak, öncelikle toplumun demokrasi taleplerine kulak vermek gerekir. Mesela HSYK düzenlemesine yönelik içerdeki tüm talep ve önerilere sırt çevirip, AB ile Brüksel'de yapılan görüşmelerden sonra yasa teklifinin HSYK ile ilgili bölümünün askıya alınması izahı zor bir sonuçtur. Hükümetin kendi kendini bu tür zorluklar içerisine hapsetmesi, ana hedeflerden uzaklaşması, başta kendisine zarar verecektir. İyi niyetli eleştirilere açık, demokratik tartışma zeminlerini koruyan bir anlayışla ülkeyi yönetmek esas alınmalıdır.
“17 Aralık” ve benzeri süreçler aslında Türkiye'nin normalleşme sancılarının sonucudur. Bu gelgitler olmadan sular durulmayacak. Onun için bugünlerde yaşananları da hayra yormak gerekiyor. Hiçbir doğum sancısız olmaz.
Doç.Dr. Sayım Yorgun
Kocaeli Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü
syorgun@kocaeli.edu.tr