Doç. Dr. Yüksel Okşak
Doç. Dr. Yüksel Okşak
HABER7 YAZARI
TÜM YAZILARI

Ekonomide ince ayar dönemi

GİRİŞ 03.08.2026 GÜNCELLEME 03.08.2026 YAZARLAR

Ne oldu, neden oldu, niçin oldu.

Bunlar hep konuştuk yazdık. Daha fazla konuşmaya gerek yok. Saçlar ağardı…

Şimdi neler olması gerektiğini konuşalım:

Önce elimizdeki fotoğrafa bakalım:

Pandemi sürecinden beri dünya ekonomisi bir türlü ayağa kalkamadı. Tam ayağa kalkacakken son birkaç yıldır da jeopolitik risklerin esiri olmuş durumda.

Dışarıda işler pekiyi değil.

Olağanüstü riskler var ve kötünün iyisi diyebileceğimiz husus ise piyasaların depremle yani risklerle yaşama adapte olmuş olması.

Zira bu süreç devam edecek gibi.

İçeride durum elbette dış dünyadan bağımsız değil. Ekonomiyi yani enflasyonu soğutmaya çalışıyoruz. Kredi genişlemesi kontrol altında. Kurun ani hareket etmemesi için büyük çaba sarf ediyoruz.

Türkiye gibi döviz hafızası kuvvetli, enerji ithalatçısı, ara malına bağımlı ve fiyatlama davranışlarında kur geçişkenliği yüksek bir ülkede kurdaki ani sıçrama enflasyonun sinir uçlarına dokunur. O nedenle bu politikanın kendi içerisindeki ana mantığı bu hususa dayanmaktadır.

Aynı denge koşulları çok uzun süre korunursa, bu kez başka yerlerden yan etkiler ortaya çıkmaya başlar.

Sanayici krediye ulaşmakta zorlanır. KOBİ stok çevirmekte tereddüt eder. İhracatçı dış pazarda fiyat tutturamaz. Çiftçi mazot, gübre, yem ve finansman maliyeti arasında ezilir. Hane halkı fiyatların artış hızında bir yavaşlama görse bile kendi hayatında belirgin bir rahatlama hissetmeyebilir. Çünkü enflasyon oranı düşerken fiyat seviyesi yukarıda kalır.

Burada ince bir ayar gerekiyor.

Peki, ne yapılmalı?

Kur çok uzun süredir baskı altında. Artık hızlıca serbest bırakılırsa, Türkiye’nin eski yaraları hızla kanayabilir. Şirket bilançoları, fiyat beklentileri, döviz borçluluğu, tüketici davranışı ve ücret pazarlıkları aynı anda etkilenir.

Kur bundan daha uzun süre fazla sıkı tutulursa, ihracatçının yıllar içinde kazandığı pazar payı sessizce eriyebilir.

İki uç da riskli.

Ama artık çok net bilinen bir gerçek var ki; hali hazırda biz çok pahalıyız.

Türkiye’nin aradığı şey sert bir düzeltme değil; öngörülebilir, yönetilebilir, üretim kapasitesini gözeten bir kur patikasıdır.

Bir ihracatçıya altı ay sonrası için fiyat sorulduğunda vereceği cevabın içinde kur vardır. Enerji vardır. Ücret vardır. Kredi faizi vardır. Vergi vardır. Navlun vardır. Rakip ülkelerin maliyeti vardır. Avrupa’daki talep vardır. Çin’in fiyatı vardır. Hindistan’ın ölçeği vardır. Güney Kore’nin teknolojisi vardır. Almanya’nın marka gücü vardır.

İhracat önemlidir. Fakat ihracatın ülkeye bıraktığı gerçek değer daha da önemlidir. Bir ürünü satarken kullandığınız ara malını, enerjiyi, makineyi, yazılımı, finansmanı ve teknolojiyi büyük ölçüde dışarıdan alıyorsanız, brüt ihracat rakamı size sadece duygusal olarak bir zafer coşkusu verir. O rakamın içinden ithal girdiyi düşmeden, ülkede kalan katma değeri görmeden, ücretin, tasarımın, markanın, teknolojinin, yerli ara malının payını hesaplamadan sağlıklı bir politika kurulamaz.

Türkiye daha fazla mal satarken, ülke içinde daha fazla değer bırakabiliyor mu?

Soruyu böyle kurduğunuzda destek politikası da değişir.

Her ihracat yapan aynı ölçüde stratejik sayılmaz.

Her döviz kazandıran faaliyet, ülkeye aynı kalitede katkı vermez.

Al-sat yapanla üretim yapanı, ithal girdiye yaslananla yerli ara malı geliştiren firmayı, düşük teknolojiyle fiyat kıranı tasarım ve marka değeri üreten şirketle aynı kefeye koyarsanız, teşvik sistemi bir süre sonra yön gösteren araç olmaktan çıkar, kaynak dağıtma mekanizmasına dönüşür.

Türkiye’nin teşvik anlayışı seçici, ölçülebilir ve denetlenebilir olmalı.

Bir şirket destek alıyorsa, bu desteğin karşılığında ülkeye ne kadar net döviz bıraktığı, kaç kişiye nitelikli iş sağladığı, ne kadar yerli girdi kullandığı, teknolojiye ne kadar yatırım yaptığı, verimliliğini nasıl artırdığı görülebilmeli.

Teşvik, zayıf olanı sonsuza kadar sırtında taşıyan bir koltuk değneğine dönüşürse kamu kaynağı heba olur.

Doğru kullanıldığında ise üretim kapasitesini büyüten bir kaldıraç hâline gelir.

İhracatta vergi yükü de burada ayrıca konuşulmalıdır.

Bir ülke üreticisini dünya pazarına gönderirken onun sırtına kendi vergi sisteminin hantallığını, pahalı enerjiyi, yüksek finansmanı, karmaşık bürokrasiyi, belirsiz kur patikasını ve ağır lojistik maliyetini yüklerse, sonra dönüp ondan mucize beklememeli.

Üretici zaten Çin’le, Hindistan’la, Vietnam’la, Polonya’yla, Meksika’yla rekabet ediyor. Üzerine bir de kendi sisteminin fazladan maliyetini taşıyor.

Eski bir iktisadi kuralı yeniden hatırlayalım: Vergi ihraç edilemez.

Bu cümle kısa; fakat Türkiye için büyük bir tartışmanın kapısını açıyor.

İhracatçının fiyatının içine gömülen her gereksiz maliyet, yabancı müşteriye değil çoğu zaman bizim üreticimize, bizim çalışanımıza, bizim istihdamımıza döner. Bu nedenle ihracatla doğrudan ilişkili bazı vergi ve işgücü maliyetlerinin, net döviz kazandıran üretimlerde dikkatle hafifletilmesi tartışmaya değerdir.

Kör teşvikten söz etmiyorum. Suistimale açık, denetimsiz, kimin ne aldığı belirsiz bir düzenden hiç söz etmiyorum.

Tam tersine, Türkiye’nin en çok ihtiyacı olan şey, kamu desteğinin hesabını verebilir hâle gelmesidir.

Kredi tarafında da benzer bir ayrım gerekiyor.

Bütün kredileri aynı torbaya koymak kolaydır. Kolaylık çoğu zaman pahalıdır.

Makine yatırımı için alınan krediyle lüks ithalatı finanse eden kredi aynı sonuçları doğurmaz.

Enerji verimliliği sağlayan yatırım ile kısa vadeli döviz talebi aynı muameleyi görmemeli.

Bizde kolay vergilere yaslanan bir sistem var. Akaryakıt, otomobil, telefon, tapu, tüketim, harç, ücretli çalışan…

Devletin eli en kolay nereye uzanıyorsa oraya uzandı. Bu yöntem bütçeye kısa vadede nefes verir ama uzun vadede toplumun adalet duygusunu zedeler.

Çünkü dolaylı vergiler zenginden de fakirden de aynı market fişinde tahsil edilir.

Enflasyonla mücadele eden bir ülke, kendi vergi sisteminin enflasyon üreten tarafını görmezden gelemez, gelmemeli.

Kamu fiyatlama davranışı da aynı ciddiyetle ele alınmalı.

Devlet bir yandan fiyat istikrarı hedefini anlatırken, diğer yandan kendi kontrolündeki harç, vergi, geçiş ücreti, hizmet bedeli ve yönetilen fiyatlarda sert artışlara gidiyorsa, toplumun zihninde küçük bir çatlak oluşur.

Türk lirasına güven de ha keza böyle. Vatandaşın hafızasında 1994 var, 2001 var, 2018 var, 2021 var. Bu hafıza ders kitaplarına benzemez; aile içinde anlatılır, emekli ikramiyesinde dolar hesabına dönüşür, çocuğun eğitim masrafında kendini gösterir.

Biz vatandaşın döviz almasının yanlış olduğunu hep savunacağız ama insanlar dövizi sevdikleri için dövizde durmadıklarını, kaybetmekten korktukları için oraya sığındıklarını da unutmayacağız.

Bu yüzden TL’de kalmayı vatandaşa bir ahlak dersi gibi anlatamayız.

İnsan kendi parasında kaldığında korunacağını hissederse zaten orada kalır.

Fiyat istikrarı, öngörülebilir vergi sistemi, tutarlı kamu yönetimi, güvenilir veri ve makul reel getiri aynı anda oluşmadan döviz alışkanlığı kırılmaz.

Dövize kızarak milli para güçlenmez.

Milli parayı, insanın zihninde güvenli bir yer hâline getirmek gerekir.

Bunun için de önce döviz tevdiat hesaplarına bakmak gerekir! Orayı düzenlemek gerekir!

Gıda ve tarım tarafı da bu resmin dışında kalamaz.

Gıda fiyatını sadece market rafında aramak, yangının dumanına su sıkmaya benzer. Zincir tarlada başlar. Mazot, gübre, yem, tohum, sulama, kredi, depolama, nakliye, fire, hal sistemi, market yoğunlaşması, kooperatifçilik, soğuk zincir, denetim… Bunların her biri sofradaki fiyatın içine karışır. Dar gelirlinin gıdaya erişimi sosyal yardım cümleleriyle geçiştirilemeyecek kadar hayatidir. Gıda güvenliği, Türkiye için bir refah başlığı olmanın ötesinde stratejik güvenlik alanıdır.

İthalat politikası da aynı seçicilikle konuşulmalı.

Her ithalat zararlı değildir. Üretim için gereken makine, teknoloji, nitelikli ara malı başka; gösteriş tüketimi, lüks ithalat, yerli üretimi haksız biçimde boğan ürün başka.

Hepsinin önüne aynı duvarı örerseniz, içeride üreticiyi de cezalandırırsınız. Fakat hiçbir ayrım yapmadan kapıyı açık bırakırsanız, sanayinin bazı alanlarında nefes almak zorlaşır. Türkiye burada ideolojik refleksle değil, sektör sektör çalışan bir üretim aklıyla hareket etmeli.

Dünya yeni bir döneme giriyor!

Ticaret savaşları, enerji geçişleri, yapay zekâ yatırımları, tedarik zinciri güvenliği, savunma sanayii, yeşil dönüşüm ve jeopolitik bloklaşma artık ekonomi politikasının ana unsurları.

Sanayi Devrimi’ni kaçıran toplumların yaşadığı acı tecrübe ortada. 20. yüzyıl krizleri de bize şunu gösterdi: Üretim kapasitesi zayıf, kurumları kırılgan, parası güvensiz, dış finansmana fazla yaslanan ülkeler her küresel fırtınada aynı yerden su alır.

Türkiye bu döngüyü kırabilecek bir ülke.

Bunu romantik bir temenni olarak söylemiyorum.

Türkiye’nin potansiyeline, birikimine, girişimci enerjisine, tecrübesine, finans altyapısına, azalsa da genç nüfusuna, coğrafi avantajlarına, savunma sanayiine, makinede, otomotiv yan sanayiinde, kuyumculukta, tekstilde, gıdada, turizmde, lojistikteki ciddi kapasitene gönülden inanan biri olarak söylüyorum.

Hiçbir kapasite kendi kendine stratejiye dönüşmez. Dağınık enerjiyi ortak yöne çevirecek kurumsal akla ihtiyaç var.

Yeter ki çok çalışalım, mücadele edelim.

Zira hepimiz tabiri caiz ise aynı Caminin cemaatiyiz.

Son Söz:

Rivayete göre Hz. Ömer, ücreti mukabili bir adam tutmuş. Adamın görevi, her gün gelip kendisine “Ya Ömer, Allah’tan kork. Ölüm var” demekmiş.

Başka bir gün yine bu kişi gelip vazifesini ifa ettikten sonra Halife, “Bundan sonra gelmene gerek yok”, demiş. Adam ise konuyu anlayamadığından; “bir kusurum mu oldu? Niye bu güzel âdetten vazgeçiyorsunuz”, diye sormuş.

Hz. Ömer cevaben şöyle demiş: “Artık saçlarım ağardı ve her aynaya baktığımda ölümü hatırlıyorum. Başkaca bir hatırlatıcıya gerek kalmadı” demiş.

Doç. Dr. Yüksel Okşak / Haber7

YORUMLAR 2
  • Çetin 14 dakika önce Şikayet Et
    Her şey tamam da ahlaksızlığı ne yapacağız?Eskiden ticarette kar marjı diye bir şey vardı.Yani bir işletmeci aylık kazancına göre yaşardı.Kazancına göre bir dairede oturur,ona göre yer içerdi.Oysa bugün yaşantısına göre kazanmak için 1'e 3 hatta4 kazanma peşinde.Maliyet hesabını yaparken eşinin arabasının lastiğini kaskosunu ,çocuğunun kolej giderini de hesap ediyor ve sonuç ortada.
    Cevapla
  • recep 12 saat önce Şikayet Et
    Kaleminize sağlık...
    Cevapla