Orta Vadeli Programın Kubbesini Kolonlar Taşıyacak mı?
Mimar Sinan’ın eserlerine bakarken insanın gözü önce kubbeye gider. Süleymaniye’ye girersiniz, başınızı kaldırır ve o ihtişam karşısında birkaç saniye susarsınız. Fakat Sinan’ı Sinan yapan kubbenin güzelliği değildir. O devasa kubbeyi yüzyıllarca ayakta tutacak yük hesabını, taşıyıcı sistemi, kemerleri ve zemini doğru kurmuş olmasıdır.
Ekonomi programları da biraz böyledir.
Büyüme hedefini yazmak kolaydır. Enflasyonu tek haneye indirmek de kâğıt üzerinde kolaydır. İşsizliği düşürür, cari açığı azaltır, bütçeyi düzeltir, kişi başına geliri yükseltirsiniz. Excel itiraz etmez.
İktisat eder.
Bu yüzden dün açıklanan 2027-2029 Orta Vadeli Program’a rakamların güzelliğinden ziyade, o rakamları taşıyan kolonların sağlamlığı açısından baktım.
Baştan söyleyeyim: Yeni OVP’yi ne “her şey harika gidiyor” rahatlığıyla alkışlamak ne de “bunların hiçbiri olmaz” kolaycılığıyla çöpe atmak doğru.
Programın bazı bölümlerinde ciddi bir iktisadi muhakeme var. Bazı bölümlerindeyse hedefler arasındaki mesafe, insanın ister istemez kalemini masaya bırakıp biraz düşünmesine neden oluyor.
Önce dünyanın nerede durduğunu teslim edelim.
Uluslararası Para Fonu temmuz ayında 2026 küresel büyümesini yüzde 3 olarak tahmin etti. Küresel dezenflasyonun duraksadığını açıkça söyledi. Orta Doğu’daki savaşın enerji ithalatçısı ülkeleri vurduğunu, 2027’de ise bir toparlanma beklediğini belirtti. IMF’nin 2026 petrol fiyatı varsayımı da yaklaşık 89 dolar. Yani Ankara’nın anlattığı dış dünya hikâyesi, Ankara’da icat edilmiş bir hikâye değil.
Gerçekten daha pahalı enerji, daha zayıf dış talep ve daha yüksek jeopolitik belirsizlik döneminden geçiyoruz.
Yeni OVP’nin 2026 revizyonlarını bu nedenle önemli buluyorum.
Önceki programda yüzde 3,8 beklenen büyüme yüzde 3,3’e çekilmiş. Sanayi büyümesi yüzde 4’ten yüzde 2,3’e inmiş. Dış ticaret açığı 96 milyar dolardan 105 milyar dolara çıkmış. Enerji ithalatı tahmini 63 milyar dolardan 71 milyar dolara yükseltilirken turizm geliri beklentisi 68 milyardan 65 milyar dolara düşürülmüş. Cari açığın milli gelire oranı yüzde 1,3’ten yüzde 2,6’ya çıkmış.
Ve elbette en çarpıcısı: 2026 yılsonu enflasyon tahmini yüzde 16’dan yüzde 28,4’e yükseltilmiş.
Rakamları yan yana koyduğunuzda bir nedensellik zinciri çıkıyor karşınıza.
Petrol pahalılaşıyor. Enerji faturası yükseliyor. İthalat artıyor. Cari denge bozuluyor. Emtia maliyetleri yükseldiği için enflasyon yukarı gidiyor. Aynı anda ticaret ortaklarımız daha yavaş büyüdüğü için sanayi ve ihracatın performansı zayıflıyor. Büyüme tahmini aşağı çekiliyor.
Burada ekonomi yönetiminin hakkını vermek gerekir. Yeni rakamlar birbirlerinden habersiz yazılmış rakamlar değil.
Fakat aynı sunumda söylenen “Bu güncellemeler programın ana görünümünde değişiklik olarak değerlendirilmemelidir” cümlesine katılmam mümkün değil.
Yüzde 16 enflasyon beklerken yüzde 28,4 beklemeye başladıysanız, cari açık beklentiniz iki katına çıktıysa, sanayi büyümesini neredeyse yarıya indirdiyseniz görünüm değişmiştir.
Hedefiniz değişmemiş olabilir.
Rotanız değişmemiş olabilir.
Ama hava bozmuştur.
Deniz kabarmıştır.
Ve geminin seyir şartları artık aynı değildir.
Burada yapılması gereken eski yüzde 16 tahminini savunmaya çalışmak değil, yeni yüzde 28,4’ün daha gerçekçi olduğunu kabul etmektir. Nitekim Merkez Bankası bundan yalnızca birkaç hafta önce 2026 sonu enflasyon tahminini yüzde 28’e yükseltti. OVP’nin yüzde 28,4 tahmini bugün TCMB ile hemen hemen aynı yerde duruyor.
Bana göre doğru yaklaşım şu: Eski tahmin ciddi biçimde yanılmıştır; yeni tahmin daha gerçekçidir.
İktisat politikasında itibar, hiç yanılmamakla değil, yanıldığınızda gerçeğe ne kadar hızlı döndüğünüzle de ilgilidir.
Asıl mesele bundan sonrası.
OVP bize 2027’de yüzde 4,2, 2028’de yüzde 4,6, 2029’da yüzde 5 büyüyen bir Türkiye anlatıyor. Aynı dönemde enflasyon yüzde 21’den yüzde 13,5’e, ardından yüzde 9’a iniyor. İşsizlik yüzde 8’den yüzde 7,6’ya geriliyor. Cari açık milli gelirin yüzde 1,9’undan yüzde 1,6’sına düşüyor. Bütçe açığı da yüzde 3,5’ten yüzde 2,8’e çekiliyor.
İktisatçının karşısına böyle bir tablo koyduğunuzda gözleri ister istemez biraz kısılır.
Çünkü bu, deyim yerindeyse bütün iyi şeylerin aynı anda gerçekleştiği bir senaryo.
Ekonomi hızlanıyor ama enflasyon düşüyor.
İşsizlik azalıyor ama cari açık büyümüyor.
Kamu yatırım yapıyor ama bütçe açığı geriliyor.
Gelir yükseliyor ama dış kırılganlık azalmaya devam ediyor.
Olabilir mi?
Elbette olabilir.
Ama bunun için Türkiye’nin son kırk yılda defalarca gördüğümüz büyüme mekanizmasından farklı bir büyüme modeli kurması gerekir.
Türkiye ekonomisinin eski refleksini biliyoruz. Büyüme yüzde 5’e yaklaşır; iç talep güçlenir, kredi genişler, makine ve ara malı ithalatı hızlanır, enerji tüketimi yükselir ve bir süre sonra cari açık kapıyı çalar.
OVP bu kez başka bir şey söylüyor: “Yüzde 5 büyüyeceğim ama cari açığı yüzde 1,6’ya indireceğim.”
İşte programın gerçek iddiası budur.
Bunu yapabilmenin adı da verimliliktir.
Yıllardır savunduğum üzere Türkiye’nin asıl meselesi yalnızca sermaye miktarını artırmak değil, elindeki sermayeden, işgücünden ve teknolojiden daha fazla üretim elde etmektir. İktisatçılar buna toplam faktör verimliliği der. Sunumda büyümenin yaklaşık üçte birinin buradan geleceğinin vurgulanmasını bu nedenle önemsiyorum. Yatırım büyümesinin tüketimden daha güçlü seyretmesinin altının çizilmesi de doğru.
Ancak verimlilik bir bütçe satırına yazılarak artırılamıyor.
Eğitim sistemi, hukuk, rekabet, teknoloji, ölçek ekonomileri, finansmana erişim, sermaye tahsisi ve kurumsal kalite aynı anda devreye giriyor.
Jan Tinbergen’in iktisat politikasına bıraktığı basit ama güçlü derslerden biri budur: Hedefleriniz çoğaldıkça onları gerçekleştirecek bağımsız politika araçlarının da çoğalması gerekir.
Yeni OVP’nin beş ayrı kuşu tek taşla vurmasını bekleyemeyiz.
Tam bu noktada Merkez Bankası ile OVP arasındaki enflasyon farkı dikkat çekici.
OVP 2027 için yüzde 21, 2028 için yüzde 13,5 enflasyon öngörüyor. TCMB ise daha birkaç hafta önce 2027 için yüzde 15, 2028 için yüzde 9 tahmini açıkladı.
Bir açıdan OVP’nin rakamları daha ihtiyatlı. Bunu olumlu da okuyabilirsiniz. Fakat başka bir açıdan soru ortada:
Para ve maliye politikalarında “eşgüdüm” bu kadar kuvvetle vurgulanıyorsa, aynı ekonomiyi yöneten iki temel politika kurumu iki yıl sonrasına ilişkin enflasyonu neden bu kadar farklı görüyor?
Bu soru küçümsenecek bir soru değil.
Çünkü enflasyon tahmini yalnızca fiyat tahmini değildir. Faizden ücret politikasına, bütçeden kur beklentisine, şirketlerin yatırım kararından hanehalkının tasarrufuna kadar ekonominin hemen her hesabının paydasında o rakam vardır.
Maliye tarafında da benzer bir nüans görüyorum.
Sunum “afet sonrası dönemde hızlı mali konsolidasyon” diyor. 2026 merkezi yönetim bütçe açığı gerçekleşme tahmini milli gelirin yüzde 3,1’i. Fakat 2027 hedefi yüzde 3,5. Daha sonra yüzde 3,1 ve yüzde 2,8’e geriliyor.
Yani teknik olarak konsolidasyon var, fakat 2027’de değil. 2026 gerçekleşme tahmininden 2027’ye geçerken açık iyileşmiyor, bozuluyor.
Bunu programın büyük bir kusuru gibi sunmuyorum. Deprem harcamaları, yatırım ihtiyaçları ve jeopolitik zorunluluklar var. Ama kelimeleri de rakamlarla uyumlu kullanmak gerekir. “Hızlı konsolidasyon” dediğinizde okuyucunun aklına önce açığın büyüyüp sonra küçülmesi gelmez.
Buna karşılık Türkiye’nin kamu borcu konusunda önemli bir avantajını da teslim etmek gerekiyor. Borcun milli gelire oranı uluslararası karşılaştırmalarda hâlâ son derece düşük. Bu Türkiye’nin elindeki ciddi mali tamponlardan biridir. Program döneminde oranın bir miktar yükselmesi bu gerçeği ortadan kaldırmıyor.
Yeni OVP’de benim özellikle olumlu bulduğum bir başka değişiklik ise “ekonomik güvenlik ve dayanıklılık” kavramının merkeze alınması.
Enerji ve doğal kaynak arz güvenliği, gıda arz güvenliği, savunma ve sağlık endüstrilerinde yerli kapasite, kritik teknolojiler ve demografik dayanıklılık…
Bunlar birkaç yıl önce bir makroekonomi programında tali başlıklar gibi görülebilirdi.
Artık değil.
1973 petrol şoku dünyaya çok acı bir şey öğretti: Enerji meselesi yalnızca enerji meselesi değildir. Aynı anda enflasyon, cari açık, büyüme ve dış politika meselesidir.
Pandemi de bize aynı dersi ilaçtan yarı iletkene, gıdadan lojistiğe kadar yeniden verdi.
Bugün Türkiye’nin enerji ithalatını 63 milyar dolar beklerken 71 milyar dolar beklemeye başlaması, enerji bağımsızlığının neden doğrudan makroekonomik istikrar meselesi olduğunu tek başına anlatıyor.
Bütçedeki yeni öncelikler bu açıdan dikkat çekici.
Savunma harcamalarında yüzde 229, sosyal konutta yüzde 150, maden aramada yüzde 139, organize tarım bölgesi yatırımlarında yüzde 103 artış öngörülüyor. İçme suyu yatırımları yüzde 71, sanayi altyapısı yüzde 54, demiryolları yüzde 49, sağlık yüzde 43, sulama yatırımları yüzde 42 artırılıyor.
Eğer bu oranlar bir önceki yıla göre nominal artışı ifade ediyorsa, yüzde 21’lik 2027 enflasyon varsayımının da üzerinde oldukları için ciddi reel kaynak aktarımından söz ediyoruz.
Ve işin ilginç tarafı şu: “Türkiye yüzde 5 büyürken cari açığı nasıl düşürecek?” sorusunun yapısal cevabı biraz da burada saklı.
Madenini ara.
Enerji bağımlılığını azalt.
Tarımsal verimliliği artır.
Suyu yönet.
OSB altyapısını kuvvetlendir.
Demiryoluyla lojistik maliyetini düşür.
Sanayinin ithal girdiye bağımlılığını azalt.
Böyle yapabilirsen yüzde 5 büyümenin cari açık faturası geçmiştekinden daha düşük olabilir.
Bu yaklaşımı doğru buluyorum.
Fakat burada da şeytan ayrıntıda.
Savunmaya yüzde 229, sosyal konuta yüzde 150, madene, tarıma, demiryoluna ciddi miktarda daha fazla para harcarken bütçe açığını nasıl yüzde 2,8’e indireceğiz?
Diğer harcamaları mı azaltacağız?
Vergi tabanını mı genişleteceğiz?
Kayıt dışılıktan mı gelir yaratacağız?
Yoksa yüksek nominal büyüme vergi gelirlerini kendiliğinden mi taşıyacak?
Mali disiplinin gerçek sınavı burada başlayacak.
Sosyal konut özelinde ise mesele daha da hassas. Türkiye’de kira enflasyonu artık genel enflasyonun en inatçı unsurlarından biri. Konut arzını artırmak orta vadede fiyat istikrarına ciddi katkı verebilir. Fakat büyük ölçekli bir konut hamlesi kısa vadede inşaat, işgücü, çimento, demir, ara malı ve kredi talebini artırır.
Yani aynı politika kısa vadede talebi, orta vadede arzı güçlendirebilir.
İktisat çoğu zaman “ne yaptığınızdan” çok “ne zaman yaptığınızla” ilgilidir.
2027’ye ilişkin bir başka kritik varsayımı da gözden kaçırmamak gerekiyor.
OVP, MENA ekonomilerinde 2026’daki çok sert daralmanın ardından 2027’de yüzde 7,3 büyüme bekliyor. Türkiye’nin ihracatında bu bölgenin payı küçümsenecek gibi değil. İlginçtir, IMF de hemen hemen aynı V biçimli toparlanma hikâyesini anlatıyor; kurum 2026’da bölge büyümesinin yüzde 0,7’ye kadar düşüp 2027’de yüzde 6,5’e yükselmesini bekliyor. Yani OVP’nin toparlanma varsayımı hayal ürünü değil, fakat IMF’den biraz daha iyimser.
Buradaki risk şurada:
Jeopolitik normalleşme gerçekleştiğinde aynı anda petrol fiyatları rahatlıyor, ihracat pazarları toparlanıyor, turizm güçleniyor, cari açık azalıyor ve enflasyon üzerindeki enerji baskısı hafifliyor.
Bir iyi haber dört hedefi birden düzeltiyor.
Ne var ki bunun tersi de doğru.
Savaş uzarsa bir kötü haber dört hedefi birden bozabilir.
Bu nedenle 2027 OVP’nin yalnızca ekonomik değil, ciddi ölçüde jeopolitik bir bahse de sahip olduğunu düşünüyorum.
Öte yandan son üç yılda kazanılmış şeyleri de sırf eleştirmek uğruna yok saymak entelektüel olarak doğru değil.
Brüt rezervlerin yaklaşık 188 milyar dolara çıkması, risk priminin 700’lü seviyelerden 200’lü seviyelere gerilemesi, KKM’nin tasfiye edilmesi ve TL mevduatın toplam içindeki payının yüzde 60’ın üzerine çıkması finansal kırılganlığın azaltılması bakımından gerçek kazanımlardır. Bunlar sunumu süslemek için konmuş grafikler değildir.
Aynı şekilde program dönemi sonunda 2,1 milyon ilave istihdam, 2,2 trilyon dolarlık ekonomi ve 25 bin dolar kişi başına gelir hedefi de üzerinde düşünmeye değer. 2,2 trilyon doları 25 bin dolara böldüğünüzde yaklaşık 88 milyonluk bir nüfus çıkıyor. Demografik açıdan matematik birbirini tutuyor.
Sorun aritmetikte değil.
Sorun, o 2,2 trilyon doların nasıl üretileceğinde.
Ben OVP’ye baktığımda ne pembe bir tablo görüyorum ne de boş bir temenniler kataloğu.
Bir ekonomik dönüşüm niyeti görüyorum.
Sanayiyi, teknolojiyi, tarımı, enerjiyi ve altyapıyı aynı makro çerçevenin içine koyma çabası var. Bu önemli. Türkiye’nin yıllardır ihtiyacı da zaten yalnızca faiz veya kur konuşan bir ekonomi politikası değil; üretim kapasitesini konuşan bir ekonomi politikasıydı.
Fakat niyet ile netice arasındaki köprünün adı uygulamadır.
2029’da yüzde 9 enflasyon yazmak kolay.
Zor olan 2027’de hangi reformun hangi tarihte yapılacağını, hangi bütçe kaleminin nereden finanse edileceğini, hangi yatırımın ithalat bağımlılığını ne kadar azaltacağını, verimlilik artışının nereden geleceğini göstermek.
Mimar Sinan kubbeyi güzel çizdiği için beş asır sonra hâlâ konuşulmuyor.
Yükü nereye aktaracağını bildiği için konuşuluyor.
Yeni OVP’nin kubbesi fena değil. En azından gerçeklerle yüzleşmiş durumda.
Şimdi gözümüz kolonlarda olacak.
-
MESUT YAVİLİOĞLU 2 saat önce Şikayet EtGüzel ve doyurucu bir OVP Değerlendirme yazısı olmuş, Kaleminize/Yüreğinize sağlıkBeğen Toplam 1 beğeni
-
Vatansever61 3 saat önce Şikayet EtCok güzel bir yazı Yüksel Hocam, Vergi toplamadaki başarı da cok onemli olacak. Profesörler ameliyat yapiyor, 800 bin tl yi elden istiyor. Lokantalar fahis fiyatla satış yapıyor gerekli vergiyi ödemiyor. Araç tamirinde ücret elden isteniyor. Ibana atılması istenmiyor. Bunun icin dijital paray geçiş cok onemli, siz ne düşünüyorsunuz bu konuda hocam Bence sağlam denetimlerle vergi toplanBeğen Toplam 1 beğeni