Petrolün Gölgesinde Merkez Bankaları
Petrolün Gölgesinde Merkez Bankaları
İktisatta bazı rakamların büyüklüğü kadar anlamı da önemlidir. Petrol fiyatı bunlardan biridir. Bir varilin fiyatı sadece enerji piyasasının değil, dünyanın bütün mutfaklarının, fabrikalarının ve merkez bankalarının hesabını değiştirir.
1970’lerde petrol şokları nasıl küresel ekonominin yönünü değiştirdiyse, bugün de enerji fiyatları yeniden ekonomi yönetimlerinin önündeki en önemli sınamalardan biri haline geliyor.
Fakat ekonomide her yükseliş aynı anlama gelmez.
Bir fiyat hareketi bazen yeni bir trendin habercisidir, bazen ise geçici bir dalgalanmadır. İyi ekonomi yönetimi, her harekete tepki vermek değil; kalıcı değişim ile geçici gürültüyü birbirinden ayırabilmektir.
Geçtiğimiz hafta Türkiye ekonomisinin ana gündemi Merkez Bankası’nın faiz kararı olurken, küresel piyasaların gözü enerji fiyatları ve önümüzdeki hafta gerçekleşecek Fed toplantısına çevrildi.
Aslında bütün bu gelişmeler aynı sorunun etrafında dönüyor:
Dünya ekonomisi enflasyonla mücadelede son viraja mı girdi, yoksa yeni bir fiyat baskısı dalgasıyla mı karşı karşıya?
***
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, eylül ayı Para Politikası Kurulu toplantısında politika faizini yüzde 37 seviyesinde sabit tuttu. Gecelik borç verme faizi yüzde 40, borçlanma faizi ise yüzde 35,5 seviyesinde korundu.
Kararın temel mesajı açıktı:
Enflasyonun ana eğiliminde iyileşme görülüyor ancak riskler tamamen ortadan kalkmış değil.
Merkez Bankası açıklamasında iç talepteki dengelenmenin devam ettiğine, enflasyon eğiliminde gerileme olduğuna ancak özellikle enerji fiyatları kaynaklı risklerin yakından takip edildiğine dikkat çekti.
Bence bu kararın en önemli tarafı faiz oranından çok zamanlamaya ilişkin verdiği mesajdır.
Türkiye ekonomisinde artık temel soru sadece "Faiz ne zaman düşecek?" sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Faiz indirimi başladığında dezenflasyon süreci korunabilecek mi?
Çünkü para politikasında en zor dönem faizleri yükseltmek değildir. Asıl zorluk, yüksek faiz ortamından daha dengeli bir faiz ortamına geçerken güveni kaybetmemektir.
***
Yüksek faiz ortamının reel ekonomi üzerindeki maliyeti göz ardı edilemez.
Bir işletmenin finansman maliyeti yükseldiğinde mesele sadece kredi faizinden ibaret kalmaz. Yeni yatırım kararları ertelenir, işletme sermayesi zorlanır, üretim planları değişir
Bursa gibi üretim kültürü güçlü şehirlerde bunu daha net görüyoruz.
Sanayici bugün sadece kredi maliyetinden şikâyet etmiyor. Aynı zamanda önünü görmek istiyor.
Çünkü üretim yapan insanın en büyük ihtiyacı yalnızca ucuz finansman değildir.
Öngörülebilirliktir.
Bir fabrika sahibi gelecek yıl hangi maliyetle üretim yapacağını bilmiyorsa, yatırım kararını erteleyebilir. Bir esnaf fiyatını kaç gün koruyabileceğini bilmiyorsa, ticaretin doğal akışı bozulur.
Ancak bunun diğer tarafını da görmek gerekir.
Fiyat istikrarı olmadan kalıcı ve sağlıklı büyüme mümkün değildir.
Enflasyon sadece fiyatların artması değildir. Enflasyon, toplumun geleceğe ilişkin hesap yapma kabiliyetini bozan bir belirsizlik ortamıdır.
Bir aile bugün yaptığı birikimin yarın ne kadar değer taşıyacağını bilmiyorsa davranışı değişir. Uzun vadeli yatırım yerine kendini koruma refleksi güçlenir.
Bu nedenle vatandaşın altına, dövize veya farklı varlıklara yönelmesini sadece "yatırım tercihi" olarak okumak eksik olur.
Bazen bir toplumun yatırım tercihi, geçmişte yaşadığı ekonomik tecrübelerin aynasıdır.
Güven güçlü ise insanlar uzun vadeli düşünür. Güven zayıf ise kısa vadeli korunma davranışı öne çıkar.
***
Küresel tarafta ise bu haftanın en önemli başlığı petrol fiyatlarıydı.
Jeopolitik risklerin etkisiyle enerji piyasalarında yeniden arz endişeleri oluştu. Petrol fiyatlarındaki yükseliş, merkez bankaları açısından istenmeyen bir gelişme.
Çünkü enerji fiyatları ekonominin birçok alanına aynı anda dokunur.
Ulaştırma maliyetlerini artırır. Üretim giderlerini yükseltir. Lojistik zincirini zorlar. Gıda fiyatları üzerinde baskı oluşturabilir.
Ancak burada kritik bir ayrım yapmak gerekiyor.
Enerji kaynaklı geçici bir fiyat hareketi ile ekonominin genelinde kalıcı bir enflasyon dalgası aynı şey değildir.
Merkez bankalarının görevi her petrol hareketinde faiz artırmak değildir. Görevleri, bu hareketin fiyat beklentilerini bozup bozmadığını ve ekonominin temel eğilimini değiştirdiğini analiz etmektir.
Tam da bu noktada gözler Amerika Birleşik Devletleri Merkez Bankası’na çevrildi.
***
Fed toplantısı öncesinde piyasaların önemli bir bölümü yeniden faiz artışı ihtimalini tartışmaya başladı.
Bunun temel nedeni petrol fiyatlarındaki yükseliş ve bazı aylık enflasyon verilerindeki beklenti üzeri hareketler oldu.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Merkez bankacılığı tek bir aylık veriyle yapılmaz.
ABD’de ağustos ayı çekirdek enflasyonu, yani gıda ve enerji hariç fiyat artışı, yıllık bazda yüzde 2,4 seviyesinde gerçekleşti. Bu oran Mart 2021’den bu yana görülen en düşük yıllık çekirdek enflasyon hızına işaret ediyor.
Manşet enflasyonun daha yüksek görünmesinde ise enerji fiyatlarındaki hareketin etkisi bulunuyor.
Bana göre piyasanın yaptığı temel hata burada ortaya çıkıyor:
Geçici enerji etkisini, kalıcı enflasyon trendi olarak okumak.
Aylık yüzde 0,3’lük çekirdek enflasyon artışı elbette takip edilmesi gereken bir veridir. Ancak tek başına ekonominin yeniden ısındığını göstermeye yetmez.
Piyasalar bazen tek bir veriyle hikâye değiştirir. Fed funds futures fiyatlamaları da zaman zaman çok hızlı yön değiştirebilir.
Fakat piyasa beklentisi, merkez bankası kararının kendisi değildir.
***
Fed’in faiz artışı yapacağı görüşüne karşı en güçlü argümanlardan biri iş gücü piyasasından geliyor.
ABD ekonomisi güçlü olsa da "aşırı ısınmış" bir ekonomi görünümü vermiyor.
Temmuz ayındaki zayıf istihdam verisinin ardından ağustos ayında tarım dışı istihdam 162 bin kişi arttı. İşsizlik oranı yüzde 4,1 seviyesinde kaldı. Ücret artışları ise yıllık yüzde 3,1 seviyesine geriledi.
Bu tablo bize şunu söylüyor:
ABD ekonomisinde dengelenme var ancak kontrol dışı bir talep patlaması yok.
Faiz artışı gerektiren tablo; ücretlerin hızlandığı, iş gücü piyasasının aşırı sıkı olduğu ve enflasyon beklentilerinin bozulduğu bir ekonomidir.
Bugünkü görünüm ise daha çok yavaşlayan ancak dayanıklı bir ekonomiye işaret ediyor.
***
Fed tarafında bir diğer tartışma yeni Başkan Kevin Warsh’ın daha şahin açıklamaları.
Warsh, Jackson Hole konuşmasında finansal koşulların yeterince kısıtlayıcı görünmediğini ve enflasyonla mücadelede daha yapılacak işler olduğunu ifade etti.
Piyasa bu açıklamaları faiz artışı ihtimali olarak fiyatladı.
Ancak merkez bankacılığında söylem ile eylem arasında fark vardır.
Yeni göreve gelen başkanların ilk dönemde fiyat istikrarına bağlılıklarını güçlü biçimde vurgulamaları olağandır. Bu, kurumsal kredibilite oluşturmanın bir parçasıdır.
Fakat şahin konuşmak ile faiz artırmak aynı şey değildir.
Üstelik Fed kararları sadece enflasyona değil, aynı zamanda istihdam piyasasına da bakılarak alınır.
Benim ana senaryom şu:
Eylül toplantısında faiz artışı ihtimali oldukça zayıf görünüyor. Yıl sonuna kadar da yeni bir sıkılaştırma adımından ziyade, verilerin izin vermesi halinde faiz indirimlerinin tartışıldığı bir döneme girilmesi daha olasıdır.
Çünkü iyi merkez bankacılığı, her dalgaya kapılmak değil; trendi okuyabilmektir.
***
Piyasalar açısından önümüzdeki hafta kritik olacak.
Fed’in l önemli.
Doların yönü, gelişmekte olan ülke piyasaları, altın fiyatları ve küresel sermaye hareketleri bu mesajdan etkilenecek.
Altın tarafında da iki güç mücadele ediyor.
Bir tarafta yüksek faiz beklentisi altını baskılıyor.
Diğer tarafta merkez bankalarının rezerv çeşitlendirmesi, jeopolitik riskler ve güven arayışı altını destekliyor.
Altın sadece bir yatırım aracı değildir; aynı zamanda güvenin fiyatlandığı bir varlıktır.
Borsa İstanbul açısından da faiz patikası, yabancı yatırımcı davranışı ve küresel risk iştahı belirleyici olacak.
Ancak bütün piyasa hareketlerinin ötesinde Türkiye ekonomisinin temel meselesi değişmiyor:
Üretimi koruyan, tasarrufu teşvik eden ve yatırım yapanı ödüllendiren bir ekonomik yapı kurmak.
Ekonomi sadece faiz oranlarından ibaret değildir.
Bir ülkenin refahı, insanların yarına güvenerek karar verebilmesine bağlıdır.
Dünyanın bütün merkez bankaları bugün aynı soruyla karşı karşıya:
Enflasyonu düşürürken büyümeyi nasıl koruyacağız?
Türkiye’nin sorusu ise daha kapsamlı:
Dezenflasyon sürecini tamamlayıp üretim gücümüzü nasıl artıracağız?
Bunun cevabı sadece para politikasında değil; kurumlarda, güven ortamında ve üretim kültüründe saklıdır.
Çünkü ekonomi yalnızca tabloların değil, insanların beklentilerinin de bilimidir.
Son Söz: Ekonomide en pahalı maliyet faiz değildir; güven kaybıdır.
-
Bravo 7 saat önce Şikayet EtBravo, Sayın Doç. Dr. Yüksel Okşak! Makalenizdeki tespitler son derece yerinde ve isabetli.Beğen Toplam 3 beğeni
-
Enerji merkezi 7 saat önce Şikayet EtHürmüz ve babulmendet boğazların kapanması ardından acilen Türkiye Irak arasındaki basra korfezinden başlayan tren ve karayolu koridoruna ek ve Suriye uzerinden Suudi Arabistan Türkiye arasındaki Mekke -Medine Ankara İstanbul demiryolu ve karayoluna ek Suud katar Umman Kuveyt...petrol ve doğalgaz boru hatları acilen yapılarak hem petrol doğalgaz sevkiyatı yapilmaliBeğen
-
okur 9 saat önce Şikayet Etmısırın tanrıları diye ekşınlı bir film vardı.neo liberal ahlak ve barbarlıkla yorumlanmış.insanlar öte dünyaya geçişte ne getirdin diye sorulur.bir tüyle tartılan şey insanın kalbi değil, piyasaya çevrilebilirliği birkimleri altın vb.dir. yokedici ise günahkârları değil, sisteme ayak uyduramamış biriktirememişleri yokederken güçlüleri zalimleri hainleri sonsuzluk ülkesine gönderir.Beğen Toplam 1 beğeni
-
Adem 9 saat önce Şikayet EtBütün dünyanı ABD ve destekçilerini boykot etmesi gerekli yoksa bu durum düzelmezBeğen Toplam 4 beğeni