Doç. Dr. Yüksel Okşak
Doç. Dr. Yüksel Okşak
HABER7 YAZARI
TÜM YAZILARI

Küresel ekonomi nereye gidiyor?

GİRİŞ 02.11.2026 GÜNCELLEME 02.11.2026 YAZARLAR

Goethe’nin Faust’u dünyayı tanımak ve arzularını gerçekleştirmek için ruhunu şeytana rehin vermişti.

Bugünün insanı bahse konu anlaşmayı daha sıradan bir dille yapıyor. Faiz, kredi, tahvil, fon, taksit…

Bedel yine gelecekte ödenecek; yalnız bu kez imza tek bir kişinin değil, devletlerin, şirketlerin ve milyonlarca hanenin.

Zira insanlık; geleceğimizi bugünden harcama konusunda epey maharet kazandı!

Borçlanma başlı başına elbette bir kusur değil.

Sanayi Devrimi’nden bu yana büyük yatırımların çoğu, gelecekte yaratacağı gelire güvenilerek finanse edildi. Demiryolları, limanlar, fabrikalar ve enerji altyapısı, yarının üretimi için bugünün tasarrufunu harekete geçirdi.

Ama soru şu!

Borç, yeni bir üretim kapasitesi mi meydana getiriyor, yoksa faiz geliri ile bugünkü tüketimin faturasını mı erteliyor?

IIF’nin 2026’nın ilk yarısına ilişkin hesabı küresel borcu 365 trilyon doların üzerine çıkarıyor. Dünya Bankası verilerinde 2025 küresel üretimi yaklaşık 118 trilyon dolar. Dönemleri ve ölçüm yöntemleri bire bir örtüşmese de, bu iki büyüklüğü yan yana koyunca borç stokunun dünya ekonomisinin yıllık üretiminin üç katına yaklaştığı görülüyor. IMF’nin daha dar kapsamlı veri seti daha düşük bir toplam veriyor; bu da “küresel borç” rakamının kapsama göre değiştiğini hatırlatıyor. Fakat büyük resim değişmiyor: Dünya, bir yılda ürettiğinden çok daha büyük bir borç biriktirmiş durumda.

IMF’nin verileri, küresel kamu borcunun 2025’te dünya üretiminin %94’üne yaklaştığını gösteriyor. Bugünkü gidişat sürerse 2029’da dünya üretimine eşitlenmesi bekleniyor. Avrupa Birliği’nin Maastricht kuralları kamu borcuna %60 sınırı koymuştu. 2025 verilerinde 27 üye ülkenin 12’si bu sınırı çoktan aştı. Fransa’nın borcu üretiminin yaklaşık yüzde 116’sına, İtalya’nınki yüzde 137’sine ulaştı.

Avrupa’nın bir zamanlar başkalarına verdiği mali disiplin dersini bugün kendi karnesinde araması, tarihin ince ironilerinden biri. Üstelik bu yalnızca borç ölçütü; bütçe açığı için konulan yüzde 3 sınırı da ayrı bir sınav.

Bu düzeni kim kurdu?

Tek bir ülke ya da görünmez bir el aramak, cevabı kolaylaştırır ama gerçeği daraltır.

Devletlerin kalıcı bütçe açıkları, şirketlerin ucuz krediyle hızla büyüme arzusu, hanehalklarının gelecekteki gelirini bugüne çekmesi ve finans dünyasının riskleri paketleyip başkalarına satabilmesi aynı yapının parçaları.

Sistem, borçlanmayı yalnızca mümkün kılmadı; büyümenin olağan yöntemi, hatta kimi zaman başarının ölçüsü hâline getirdi.

ABD bu düzenin merkezindeki ülke.

Doların dünya ticaretindeki ve rezervlerdeki ağırlığı, Washington’a başka ülkelerin sahip olmadığı bir borçlanma alanı sağlıyor. Enflasyonun etkileri de bu nedenle ülkeler arasında eşit dağılmıyor.

Dolar cinsinden borçlanabilen ve küresel talep gören bir para ihraç eden ülke ile dış borcunu dövizle ödeyen kırılgan bir ekonomi aynı şartlarda yaşamıyor. Buna, enflasyonun basitçe başka ülkelere “ihraç edildiği” demek yetmez. Lakin doların küresel rolü, ABD’ye geniş bir hareket alanı sağlarken para ve faiz kararlarının etkilerini dünyanın geri kalanına da taşıyor.

Bu ayrıcalık sınırsız değil. ABD federal hükümetinin 2025 mali yılı bilançosunda toplam yükümlülükler 47,8 trilyon dolar, varlıklar 6,1 trilyon dolar olarak raporlandı. “Dolar basıyor, sorun yok” rahatlığı şehir efsanesi.

Borç çevrilebilir; fakat her çevrim daha pahalı hâle gelirse, bütçeler geleceği kurmak yerine geçmişin faizini ödemeye başlar.

Hyman Minsky’nin yıllar önce dikkat çektiği bir tehlike burada beliriyor.

Uzun süre sorunsuz görünen finansal dönemler, insanları daha fazla risk almaya teşvik ediyor. 2008 mortgage krizinde düşük ödeme gücüne sahip kişilere verilen konut kredileri, menkul kıymetlere dönüştürülerek küresel finans sistemine yayıldı. Riskin ortadan kalkmasını bırakın; el değiştirmiş, katmanların arasına saklanmıştı. Konut fiyatları gerileyince o görünmez risk, bir anda milyonlarca insanın evine ve geçimine dokundu. ABD Finansal Kriz Araştırma Komisyonu da kredi standartlarının bozulmasına ve riskli mortgage kredilerinin sistem içinde yayılmasına dikkat çekmişti.

Türkiye’de tasfiye kapsamına alınan fonlar etrafında yaşananlar, benzer soruları tasarruf sahibinin gündemine getirdi.

Fonunu sattıktan sonra hesabına geçen paranın anaparasından çok düşük kaldığını anlatan yatırımcılar var. Her yatırımcının işlemi, zararı ve hukuki durumu ayrı değerlendirilmelidir; fakat toplumsal güven açısından ortak soru açık.

Tasarruf sahibi parasının hangi varlıklarda olduğunu, riskin nerede biriktiğini ve kötü senaryoda neyle karşılaşacağını biliyor muydu?

Birikimini güvenli gördüğü bir ürüne yatıran kişi, karşılaştığı zararı çoğu zaman sonradan öğreniyor. Mortgage krizinde de fon krizinde de farklı ölçekte ve farklı mekanizmalarla aynı ders karşımıza çıkıyor.

Getiri görünür, risk görünmez kılındığında faturayı çoğu kez en son halkadaki tasarruf sahibi ödüyor.

Karşı görüşü de göz ardı etmemek gerekir. Borçla finanse edilen yatırım büyümeyi hızlandırabilir; büyüme borçlanma maliyetini aşarsa borç yükü yönetilebilir. Fakat bunun sessiz bir şartı var. Büyümenin gerçekten gerçekleşmesi.

Verimlilik artmıyor, yatırım üretime dönüşmüyor, faiz giderleri bütçede giderek daha fazla yer tutuyorsa “gelecek büyüyecek” sözü iktisadi program değil, temennidir.

Bana göre mesele, finansı ortadan kaldırmak ya da bütün borçları bir kalemde silmek değil.

Mesele, finansın üretimin önüne geçmesine izin vermemek.

Borç yeni teknoloji, altyapı ve istihdam yaratıyorsa bir araçtır. Eski borcun faizini ödemek ve bugünkü tüketimi yarına taşımak için büyüyorsa, ertelenmiş bir faturaya dönüşür. Borcun yarattığı sürekli yarış da insanı kanaatten uzaklaştırır; daha fazlasına ulaşma arzusu, bazen riskin üzerini örtmeye, bazen hukukun ve ahlakın sınırlarını zorlamaya başlar.

Dünya önce savaşacak!

Sonra barışın açtığı imkânı değerlendirecek.

Barış, kendi başına yeni bir düzen kurmaz fakat kaynakları yıkımdan üretime, silahlanmadan insan hayatına çevirmek için gerekli zemini sağlar.

İşte o noktada bir “reset” mümkün olabilir.

Faizsiz bir model de bu arayışta tartışılmalı.

Ancak faizin adını değiştirmek sistemi değiştirmez.

Amaç tasarrufu üretime yöneltmek, kazancı olduğu kadar sorumluluğu da paylaşmak olmalı.

Başta ülkemiz olmak üzere terzi dikim ekonomi politik ahlaktan, ahlakın yolu ise faizsiz bir düzenden geçer.

YORUMLAR 2
  • Misafir 2 saat önce Şikayet Et
    Abd nin durumuna bakalım, Abd dünyanın en büyük petrol üreticisi. Peki neden batık, çünkü Abd de milyonlarca otomobil var. Kazançlarını petrole gömüyorlar. Ayrıca Abd de lüks mallar kiralama sistemi var ki. Halk ev araba telefon gibi şeyler alamadığı için kiralamak zorunda kalıyor. Fakat kiralama ücretleri her ay artıyor. Halk 10 tane maaş alsa bile ödeyemiyor çadırda yaşıyorlar.
    Cevapla
  • Engin M.ÖZERTAN 2 saat önce Şikayet Et
    Lafı çok dolandırmışsın... Bu borcu oluşturan ABD... Kendi başına bu borcu kapatması mümkün değil.. Onun için Trump, ona, buna saldırıyor.. Kimine 5 Milyar, kimine 10 milyar racon kesiyor... Büyük bir yıkım olmadan düzelmesi zor... Arapların parası buna yetmez... Ya da Dünyayı yaratan, dükkanı kapayacak....
    Cevapla