Ekrem Dumanlı
Ekrem Dumanlı
ALINTI YAZAR
TÜM YAZILARI

Yeşilçam, kendini affettirebilecek mi?

GİRİŞ 04.04.2009 GÜNCELLEME 04.04.2009 YAZARLAR

Şüphe yok ki; müspet bir karakter olarak beyazperdeye akseden ilk belirgin sima Küçük Ağa adlı eserdeki 'İstanbullu Hoca'dır. Tarık Buğra'nın zarif Türkçesiyle resmedilen Hoca, iyi bir medrese eğitimi almış, yani geleneği temsil eden bir kişidir.

Ne var ki Kurtuluş Savaşı'nın başlarında Kuvay-ı Milliye saflarında değil, padişahın yanındadır. Zaman içinde Kuvay-ı Milliyecileri 'vatan haini' görmekten vazgeçer ve kendisi de Milli Mücadele'ye katılır. Pozitif bir imajla anlatılan Hoca tipinin İstiklal Harbi çerçevesinde (gelgitler yaşamasına rağmen) Cumhuriyet'in kuruluşuna katkı sağlaması önemlidir. Zira o güne kadar Milli Mücadele'yi anlatan roman ve filmlerdeki hoca, hacı, dindar karakterleri maalesef olumsuz bir klişe üzerine oturtulmaktadır. Bir klişenin bu kadar vurgulu olması bir tesadüf olamaz. Ateşten Gömlek (1923), Ankara Postası (1928), Bir Millet Uyanıyor (1932) gibi filmler yeni rejimi sağlama almak için insanları padişahçılar-Kuvay-ı Milliyeciler diye ikiye ayırır. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunda Atatürk'ün yanında yer alan din adamları, öyle bir manzara vermese bile, romancılar ve sinemacılara göre dindar insanlar hep saltanatçı ekiptedir ve Kuvay-ı Milliye'ye olumsuz yaklaşmışlardır. Vurun Kahpeye'de sunulan Hacı Fettah tiplemesi, zaman içinde bir girdaba dönüşür ve tarihi gerçekleri bile tahrif eder.

Sinemadaki vatanperver din adamı portreleri

Küçük Ağa'daki belirgin derecede verilen olumlu din adamı portresi Kuvay-ı Milliye'ye verilen destek olmaksızın bu kadar net anlatılabilir miydi? Yazarı Tarık Buğra olunca 'Neden olmasın' deyip önyargısız bir kalemin arkasında durabilir. Ancak 'İstanbullu hocanın Milli Mücadele'ye desteği bu kadar net anlatılmasaydı bazı çevrelerde roman bu kadar ilgi görür müydü?' sorusuna aynı ölçüde evet demek kolay gözükmüyor. Zira Kurtuluş Savaşı'nı anlatan film ve romanlarda din adamlarının Milli Mücadele aleyhtarı olduğu, daha açıkçası düşmanla işbirliği yaptığı tezi ısrarla işlenmiştir. Üstelik bu imaj, tarihî gerçekliğe de aykırıdır...

Yücel Çakmaklı, Küçük Ağa (1983) filmi ile beyazperdeye taşıdığı vatanperver din adamı portresini Sahibini Arayan Madalya (1989) filmiyle devam ettirdi. Yine Buğra'nın romanından sinemaya uyarlanan filmde olaylar Maraş'ta geçer ve Sütçü İmam çıkar karşımıza. Olaylar Milli Mücadele dönemine vurgu yapar. Buğra'nın açtığı yol, din adamı ve dindar klişelerinde çatlamalara neden olacak kadar güçlüdür ve sinema diline yatkındır. Bu duruma rağmen din konusundaki negatif imaj yapımları uzun zaman devam edecektir; üstelik pek çok türde birden aynı önyargı pekiştirilerek sürdürülecektir. İlginçtir; komedi bile ideolojik bir önyargıyla hadiseye yaklaşarak aynı karakteri ortaya koyar. Bu tiplemelerde dindarlar hep sahtekâr, menfaatçi, hilebaz, şehvet düşkünü vs. olarak resmedilir. 'Hiç mi istisnası yok!' dedirtecek ve insanları isyan ettiren keskin ve önyargılı bir klişe tüccarlığıdır bu.

Tam bu noktada 'Hicivler böyledir, o çerçeveye giren herkes bir miktar taşlanır, bu Batı'da da böyledir' denebilir. Belli bir oranda bu itiraza hak vermek gerekebilir. Lakin Batı'da ruhban sınıfından tarih boyunca çok çeken aydın zümresine rağmen dindar ve din adamı konusunda tek tip bir imaja rastlanmamaktadır. Zaten ayrımcılık (discrimination) hukuken de bir suçtur Batı'da. Lafı uzatmaya gerek yok. İddiam o ki; Türk sineması seksen küsur senelik tarihinde bir tanecik We Are No Angels'i (Biz Melek Değiliz/1989) andıran bir film çekebilseydi bütün günahlarına kefaret sayılabilecek bir başarıya imza atmış olurdu. Başrollerini Robert De Niro ve Sean Penn'in paylaştığı film, tehlikeli iki mahkûmun hapishaneden kaçmasını anlatır. Senede bir yapılan ayin için dünyanın dört bir yanından gelmiş papazlar, o yılki ayinde dua edecek meslektaşlarını beklerken iki mahkûm çıkagelir ve herkes onları beklenen kişiler sanır. Art arda gelişen komik olaylar sırasında iki mahkûm, İncil'i keşfeder, kiliseyi sever, Tanrı ile barışır. Biri (De Niro) âşık olduğu kadınla yeni bir hayat kurarken diğeri kendini tamamen dine adar ve tövbe ederek kiliseye kapanır. Buna benzer bir filmi Türk sineması çekemedi onlarca yıl. Çekemezdi de. Din ile problem yaşayan ve dindarı 'iç tehdit' olarak algılayan sistem 'dini sömürmek' gibi her manaya çekilebilen her zaman suiistimal edilebilecek bir laf uydurmuştu...

Dine ta baştan sıcak bakılamayınca ne dramların yolu camiye düştü ne komedilerin. Adak'a (1979), Fırat'ın Cinleri'ne (1977), Kara Çarşaflı Gelin'e (1975) vs. bu gözle bir kere daha bakmak lazım. Kemal Sunal ve Şener Şen gibi mahir oyuncuların rol aldığı filmlerde neredeyse istisnasız bütün dindar tipleri aynıdır. Bu filmlerde ev sahipleri dindardır ve kiracılarını sömürür, toprak sahipleri zalimdir, muhafazakârdır ve insanların hakkını yer, hukukunu çiğner, dindar görünen patronlar işçilerinin alacağı üç kuruşa göz dikmiştir... Hacı bakkal tiplemeleri de köy imamı klişesi de, muhtar portresi de üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bütün fitneyi köye salan, kasabaları kasıp kavuran, milletin malında mülkünde, ırzında gözü olan hep 'hacı-hoca' tiplemesidir. Kibar Feyzo'daki (1978) önyargı, Yer Demir Gök Bakır'dakinden (1987) geri değildir. Ya da Züğürt Ağa'daki (1985) klişeler Hazal'daki (1987) ezber tiplemelerden makul sayılamaz. Çünkü dini geri kalmışlığın başlıca nedeni sayan ve pozitivizmi kaba bir yorumla tek kurtarıcı düşünce olarak gören zihniyetin çoğulcu ve kalıplar dışında düşünmesi imkânsız.

Son yıllarda çekilen ve filmlerde onlarca yıldır süren 'muhteris din adamı' tiplerinde insani bir yumuşama olduğunu söyleyebiliriz. Takva, Beş Vakit, Âdemin Trenleri, The İmam, Dabbe, Semum, Anka Kuşu gibi filmlerde dindar tipleri hayatın gerçeklerine daha yakın bir yerde duruyor. Zaten hiç kimse Yeşilçam'a 'dinî filmler çekin ve din propagandası yapın' demiyor. Vakıa, o da yapılabilir, onu da kınamamak lazım. Zira dünya sinemasında misyonerlik amacıyla çekilen yüzlerce film var; Musevilik propagandası da yapılıyor, Hıristiyanlık propagandası da. Yeşilçam'a yöneltilen eleştiri şu: Niçin bütün dindarları kötü, acımasız, namus düşmanı, nifak çıkaran, yalancı vs. gibi bir klişe içinde veriyorsun?

Son yıllarda karşımıza çıkan klişe dışı filmleri önemsemek gerekiyor. Ancak burada da karşımıza başka bir problem çıkıyor. İnsanoğlunun nefsiyle giriştiği mücadeleye oryantalist bir çerçeveden bakmamak gerekiyor. Sonuçta Katolik yaklaşımları çağrıştırır bir perspektif ortaya koyunca 'Bunlar ne tasavvufu anlayabilmiş ne de insanın kendi benliğiyle yaka paça olmasını' dedirtecek kadar dışarıdan bir anlayışın yol açacağı yanılgıyı da hesaba katmak lazım. Buna bir de Avrupa'dan ödül alma gayretleri eklenince hem insan gerçeğinden uzaklaşılır hem de bazı şüpheler çoğalır.

Konumuz çerçevesinde televizyon dizilerindeki gelişimi göz ardı edemeyiz. Ekmek Teknesi'ndeki Nusret Baba, Kurtlar Vadisi'ndeki Ömer Baba, Deli Yürek'teki Kuşçu gibi tipler, halkın aşina olduğu bilge insanlardı. Özellikle Ömer Baba'nın yer yer Mevlânâ başta olmak üzere mutasavvıflara atıf yaparak kıssaları tahkiye etmesi; yer yer de ney üfleyip ebru yapması, gelenekle modern hayatın barıştırılması gibi önemli bir sembolleri taşıyordu ekrana. Bu tipler, muska yazan, üfürükçülük yapan klişeyi paramparça ediyordu...

'Din propagandası yapan film çekin' diyen yok; fakat...

Din, hayatın bir gerçeği; tıpkı diğer sosyal gerçekler gibi... Din gerçeğiyle barışmayan, insan gerçeğiyle de barışamaz. Dindar insan da kuşkusuz hata yapar ve onun hataları da hayat gerçeği paralelinde verilebilir. Ancak mütemadiyen aynı tiplemeyle aynı imaj verilirse ortaya feci bir iletişim kazası çıkar. Yeşilçam, bu kazaya kurban gitmiştir. Şimdi biraz daha toparlanıyor; daha da toparlanacak. Çünkü toplumsal değişim daha sorgulayıcı ve hakkını savunucu hale geliyor. İlle de 'Din propagandası yapan film çekin' diyen yok. Ancak her insana karşı duyulması gereken asgari saygı kadar dindar insana da saygı duymak, dinin hayattaki yerini kavramak, basmakalıp önyargılarla insanları rencide etmemek gerekiyor. Mesela Polis, (2007) 'dinî film' değildir; ancak bir sahnesi insan gerçeğini bütün sıcaklığıyla veriyor. Her şeyin bittiği bir noktada baş karakter (Haluk Bilginer) intihar etmeye karar vermiş, başını bir duvara dayamış, silahını şakağına doğrultmuştur ki; camiden billur bir ses yükselir ve 'Güneş dürüldüğü zaman' diye başlayan ayetler okunur. Polis'in iç çözülmesi yaşadığı an işte o andır. Aslında o anı her insan belli bir oranda yaşamış, bunalmış, sıkılmış ve o esnada İlahi bir esinti ile huzur duymuştur. Önemli olan da bunu hayatın tecrübeleri eşliğinde verebilmektir...

İnsan tiplemelerinin önyargıya dönüşmesi üzerinde durmak, sadece bahsi geçen kitlenin müdafaası demek değildir. Her türlü klişenin sonucu kötüdür, yaralayıcıdır. Türk sinemasında dindar tiplemesi üzerinde durmak, temel insan hakları çerçevesinde yapılınca daha sağlıklı sonuçlar alınmasına neden olur. Zira bu ülkede pek çok klişe var ki, tabu halinde bütün kurgularda tekrar ediliyor. Mesela bazı meslekler hep iyi, bazıları hep kötü olabilir mi? Bazı yörelerde yaşayanlar hep cahil, pasaklı, eğitimsiz ve kötü, bazıları da hep bilgili, kültürlü, görgülü sunuluyorsa bu klişelerin masaya yatırılması gerekmiyor mu? Aslında bu konuları en ince ayrıntısına kadar araştıracak akademik çalışmalara ihtiyaç var. Ancak o araştırmaları yapacak sıra dışı düşünmeye namzet akademisyen ve araştırmacı sayımız yeterli mi; yeterli olsa bile statüko bu gerçeklerin serrişte edilmesine tahammül edebilir mi? Onu zaman içinde göreceğiz. Biz birkaç yazıdır sadece bir pencere açmaya gayret ettik. Umarım daha ileride daha geniş ufuklara kanatlanmamızı sağlayacak yazılar kaleme alınır...

Ekrem Dumanlı - Zaman
e.dumanli@zaman.com.tr

YORUMLAR 6 TÜMÜ
  • tayfur koç 16 yıl önce Şikayet Et
    nelerden sıyrılamıyoruz?. benim sağ kesim ile sol kesim arasında gördüğüm en önemli fark bu. geçen cumhuriyetten bir arkadaşın hayata dair yazısını ve doğru tesbitlerini görünce allah allah nerden şaştı demiştik. yorumlarda öyle olmuştu.Ama bi ekrem dumanlı politik olmayan biraz daha gerçekçi bir yazı ele aldığındaa nedense dayanamıyor diğer taraf. Biraz yazının içeriğini iyi okumak gerekiyor.Çünkü yıllardır kimsenin umrunda olmayan bi konu
    Cevapla
  • güven kurtul 16 yıl önce Şikayet Et
    *. Yıllardır niye kimse bu konuda birkaç satır olsun yazmıyor diye hayıflanıp durduğum bir konuyu ele almış yazar. Ama bir kaç olumlu nokta tesbitiyle yıllardır tuğla tuğla örülen dindar düşmanlığının yok olduğunu sanmamak lazım. Bir küçük serzeniş de Batu Han isimli yorumcuya. Kardeşim böylesine güzel bir yazıya bu nasıl "keskel alaka" bir yorumdur. Sanırım sen, sapla samanı; çölaşan'la duman'ı karıştırmışsın :)
    Cevapla
  • Korhan Türkay 16 yıl önce Şikayet Et
    "O Yazı"yı Bekliyoruz Ekrem Bey. Bütün yollar AKP'ye çıkacak, oylar %55'e vuracak gazıyla yaptığınız tarafsız (!?) seçim öncesi değerlendirmelerini tevil etmenizi bekliyoruz, beyefendi. Hayırdır, neden böyle gündemle ilgisiz konular daldınız? Yoksa halkın vurduğu tokat çok mu acıttı?Hadi özeleştiri yapın da size az da olsa saygı gösterelim. Ha bu kafayla giderseniz, balyalar halinde dağıttığınız ve hiç okunmadan çöpü/sobayı boylayan mevkuteniz asla ciddiye alınmayacak. Aleme etik dersi vermeden önce bunları bir düşünün derim ben.
    Cevapla
  • mehmet duhan 16 yıl önce Şikayet Et
    Doğru tesbit.... Yeşilçam filmleri çekmiyor ama yeşil sermaye de prodüksiyona girişmiyor. Müslüman kesim sinemaya uzak, bunun sıkıntısını yaşıyoruz aslında.
    Cevapla
  • anti darbeci 16 yıl önce Şikayet Et
    ............ evet sayın yazarımız çok önemli bir noktaya vurgu yapmış,kendisini kutluyorum.bir örnek de ben vereyim m.akif ersoy anlatmaya gerek yokdur,akif hem islam hem vatan aşkı ile yanan bir insandır,ve o dönemde akif ler bolca mevcuttur,bu sebep den dir ki milli mücadelemiz budenli müthiş bir arzu ve istek ile şahlanmışdır.eğer m.akif ersoy istiklal marşımızı yazan kişi olmasa idi belik onun da adı bu bahsi geçen hacı hoca arasın da zikredilirdi.tarih tekerrürde yanılmaz
    Cevapla
Daha fazla yorum görüntüle