Ertuğrul Cingil
Ertuğrul Cingil
HABER7 YAZARI
TÜM YAZILARI

Trump'ın Küba kuşatması

GİRİŞ 09.06.2026 GÜNCELLEME 09.06.2026 YAZARLAR

Ateşkesle ambargo, savaşla barış arasında yılan hikayesine dönen İran savaşında aradığı “hızlı zaferi” bir türlü elde edemeyen Amerika, yaşadığı derin stratejik hüsranın faturasını Küba’dan çıkarmaya hazırlanıyor.

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi son dönemde; Küba’ya yönelik finansal ablukadan enerji baskısına, istihbarat operasyonlarından diplomatik izolasyon ve askerî adımlara kadar çok katmanlı “maksimum baskı” stratejisi uyguluyor.

Soykırımcı İsrail’in tahrikleriyle girdiği İran’daki savaş bataklığından bir türlü çıkamayan Trump, şimdi dikkatleri başka bir yöne çekerek Amerikan kamuoyuna ve şahin seçmen bloğuna “kolay bir zafer” hediye etme peşinde.

İşte bu yüzden, Amerika’nın yanı başında, yıllardır ambargolarla nefessiz bırakılmış 11 milyon nüfuslu Küba, Washington’ın yeni güç fantezisinin laboratuvarı hâline getirildi.

Kıta genelindeki yayılmacı politikalarına hız veren Trump, Havana yönetiminin uluslararası finans sistemine erişimini daraltırken Küba’ya yönelik ekonomik ambargonun daha sert uygulanacağını ilan etti. Washington özellikle Küba ordusu tarafından yönetilen dev iş holdingi GAESA’yı hedefe koydu.

ABD’ye göre bu devlet holdingi sayesinde Küba’nın turizminden bankacılığına, lojistikten finansal hizmetlere kadar birçok stratejik sektörü doğrudan askeri yapılar tarafından kontrol ediliyor.

ABD Hazine Bakanlığı’nın devreye soktuğu “ikincil yaptırım” modeliyle Küba ordusuyla bağlantılı finans kuruluşlarının para transfer süreçlerine yönelik baskı ağırlaştırılıyor.

Küba ile ticaret yapan Avrupalı, Kanadalı ve Latin Amerikalı üçüncü taraf şirketleri ve bankaları da ABD finans sisteminden aforoz etmekle tehdit ederek adayı tam bir küresel tecrit sarmalına itiyor. Bu yaklaşım, İran’a uygulanan yaptırım mimarisinin Küba’ya uyarlanmış versiyonu olarak dikkat çekiyor.

AMERİKA’NIN KÜBA’YI BOĞMA STRATEJİSİ

Trump yönetiminin en dikkat çekici hamlelerinden biri de enerji baskısı oldu. Washington’un başta Venezuela olmak üzere petrol sevkiyatlarını hedef alan yaptırımları sonrası Küba’da 20 saati bulan uzun elektrik kesintileri, yakıt krizleri, ulaşım aksaklıkları, üretim daralmaları yaşanıyor.

Trump’ın amacı yalnızca ekonomik baskı kurmak değil; aynı zamanda rejimin yönetim kapasitesini zayıflatarak içeride toplumsal huzursuzluğu büyütmek ve yönetim değişikliği gerçekleştirmek.

Washington’un yeni güvenlik söylemine göre Havana; Çin’in elektronik dinleme faaliyetleri, Rus istihbarat ağları ve İran bağlantılı güvenlik iş birlikleri için kritik bir üs olarak değerlendiriliyor.

CIA Başkanı John Ratcliffe’in Havana’ya yönelik temasları ve sert uyarıları da bu güvenlik kaygılarının büyüdüğünü gösteriyor.

Bu arada Trump, önceki başkanların yapamadığı “bazı şeyleri” gündeme getirerek doğrudan askeri seçenek imasında bulundu.

Aynı dönemde; USS Nimitz uçak gemisinin Karayipler’e yönlendirilmesi, bölgedeki deniz tatbikatlarının artırılması ve Küba çevresindeki güvenlik operasyonlarının yoğunlaşması dikkati çekiyor.

Son olarak, 95 yaşına giren eski Küba lideri Raúl Castro hakkında 1996’daki uçak düşürme olayıyla ilgili ABD mahkemelerinde hazırlanan iddianame, rejimi kriminalize etme stratejisinin en üst perdesi olarak değerlendiriliyor.

ABD kamuoyunda ve güvenlik çevrelerinde, Küba’ya yönelik “Venezuela modeli” bir operasyon ihtimali tartışılıyor.

Bu nedenle Washington’un Nicolas Maduro dosyasında izlediği çizgiyle bugün Küba’da oluşan atmosfer arasındaki benzerlikler dikkat çekiyor.

RUBİO’NUN KÖKEN PARADOKSU

Bu tablonun en tartışmalı figürlerinin başında ise hiç kuşkusuz ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio geliyor.

O, ailesi Küba’daki siyasi baskılar ve ekonomik zorluklar nedeniyle adadan ayrılarak Amerika’ya sığınmış bir göçmen hikayesinin parçası.

Bugün ise Rubio, köklerinin bağlı olduğu halkın yaşamını daha da ağırlaştıran yaptırımların en sert mimarlarından biri haline geldi.

Bu yalnızca politik bir çelişki değil; tarihsel ve ahlaki açıdan da büyük bir kırılma. Çünkü Rubio’nun savunduğu politikaların bedelini karanlığa gömülen şehirlerde yaşayan insanlar, ilaç bulamayan yaşlılar ve saatlerce ekmek kuyruğunda bekleyen gençler ödüyor.

Rubio ise bütün bu tabloyu hâlâ “özgürlük mücadelesi” diliyle savunuyor. Oysa ortaya çıkan şey özgürlük değil; ekonomik boğma yoluyla toplumsal çökertme stratejisi.

Sözde “özgürlük” adına uygulanan yaptırımlar; halkı yoksullaştırıyor, geleceğini karartıyor, sağlık sistemini çökertiyor, elektrik ve gıda krizlerini büyütüyor.

Küba yönetimini “insanları acıya mahkûm etmekle” suçlayan Rubio, bugün aynı halkın ekonomik olarak daha fazla sıkışmasına yol açan politikaların en agresif savunucularından biri olarak görülüyor.

Bir göçmen ailesinin çocuğu olarak yükselen Rubio, bugün başka insanların göç etmek zorunda kalacağı koşulları hazırlayan politikacıların başında geliyor.

ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun paradokslarla örülü sert politikaları, kendi kökenlerine yabancılaşmanın en çarpıcı örneklerinden birini oluşturuyor.

BİTMEYEN HESAPLAŞMA VE CIA’NIN SABOTAJLARI

Rubio öncülüğündeki Trump yönetiminin sert adımlarıyla ortaya çıkan tablo; ekonomik abluka, enerji savaşı, finansal izolasyon, istihbarat rekabeti ve rejim değişikliği baskısından oluşan hibrit bir stratejiye işaret ediyor.

Aslında Küba ile Amerika arasında 70 yıla yaklaşan mücadele, yalnızca iki devlet arasındaki diplomatik gerilim değil; ideoloji, istihbarat, ekonomik savaş ve küresel güç rekabetinin en uzun soluklu cephelerinden biri durumunda.

Darbe girişimlerinden sabotajlara, suikast planlarından ekonomik kuşatmaya kadar uzanan bu tarih, Karayipler’de onlarca yıldır dinmeyen bir “gölge savaş”ın hikâyesi.

1959’da Fidel Castro öncülüğündeki devrimle Washington’un desteklediği Batista rejiminin devrilmesi, Karayipler’de Amerikan etkisine vurulmuş tarihi bir darbe olarak görüldü.

1960’lardan itibaren CIA tarafından yürütülen operasyonlar, Soğuk Savaş tarihinin en tartışmalı sayfalarından biri hâline geldi.

1961’de CIA destekli sürgün Kübalılarla gerçekleştirilen Domuzlar Körfezi çıkarması, Washington’un doğrudan rejim değiştirme girişimlerinin sembolü oldu.

ABD tarafından eğitilen yaklaşık 1400 kişilik güç, Fidel Castro’yu devirmek için Küba’ya çıkarma yaptı. Ancak operasyon, Küba halkının direnişiyle Amerika için tarihî bir hezimete dönüştü.

Amerikan istihbarat tarihinin en karanlık başlıklarından biri de Fidel Castro’ya yönelik Ulusal İstihbarat Örgütü CIA’nın suikast girişimleri oldu.

Küba kaynaklarına göre ise; zehirli purodan patlayıcı deniz kabuğuna, zehirli dalış kıyafetinden mafya bağlantılı suikast timlerine, zehirli haplardan sabotaj operasyonlarına kadar Castro’ya yönelik girişimlerin sayısı 600’ü geçti.

Washington’ın bir devlet liderini öldürmek için harcadığı bu mesai, emperyalist hırsın sınır tanımadığının en net göstergesiydi. Bu başarısız suikastlar, Castro’nun içerideki gücünü artırırken Sovyetler Birliği ile ilişkilerin hızlanmasını sağladı.

ABD Başkanı John F. Kennedy tarafından 1962’de başlatılan “Firavun Faresi” (Mongoose) Operasyonu, Küba’yı içeriden çökertmeyi amaçlayan CIA’nın geniş kapsamlı bir gizli savaş programıydı.

Washington’un sabotajlar ve suikastlarla Küba ekonomisini felç ederek halk ayaklanması çıkarmayı hedeflediği çok katmanlı operasyonu, ters teperek dünyayı nükleer savaşın eşiğine getiren füze krizini tetikledi.

1962’de Sovyetler Birliği’nin Küba’ya nükleer füze yerleştirmesiyle başlayan kriz, insanlık tarihinin en tehlikeli restleşmelerinden biri oldu.

Washington, Küba’daki Sovyet füzelerini doğrudan ulusal güvenlik tehdidi ilan etti. ABD donanması ada çevresinde abluka oluşturdu. Günler boyunca dünya nükleer savaş korkusuyla yaşadı.

Kriz sonunda Sovyetler geri adım attı; ancak Küba, Amerikan güvenlik stratejisinde kalıcı “tehdit bölgesi” olarak damgalandı. 1962’de resmileşen Amerikan ambargosu, modern tarihin en uzun ekonomik yaptırım rejimlerinden biri hâline geldi.

ABD Eski Başkanı Obama döneminde başlayan Küba ile yumuşama süreci ise Trump’ın başkan olmasıyla birlikte sona erdi.

TRUMP’IN JEOPOLİTİK KUMARI

Şimdi İran cephesinde sıkışan Trump yönetimi, 3 Kasım ara seçimleri öncesi aradığı “hızlı zaferi” ambargodan askerî baskıya uzanan saldırgan hamleleriyle Küba’da denemeyi sürdürüyor.

Trump yönetiminin Rubio eliyle sahneye koyduğu bu kibirli kuşatma, yalnızca bir ada devletini değil; uluslararası hukuku, bölgesel istikrarı ve Amerika’nın küresel meşruiyetini de sınayan tehlikeli bir kumara dönüşmüş durumda.

Tarih, Washington’ın kontrolsüz güç fantezilerinin her defasında kendi itibarını vuran birer bumeranga dönüştüğünü defalarca gösterdi.

Bugün Havana’yı nefessiz bırakarak diz çöktürme hesabı yapanlar, Rusya ve Çin gibi küresel aktörlerin adadaki askeri, istihbari ve ekonomik varlığını derinleştirmesi için en meşru gerekçeyi bizzat kendi elleriyle sunuyor.

Sonuç olarak, yetmiş yıldır suikastlarla, sabotajlarla ve ambargolarla yıkılmayan Küba direnişi, bugün de Amerikan sağının seçim yatırımlarına kurban edilemeyecek kadar köklü bir hafızaya sahip.

Washington’ın bu karanlık hibrit savaşı, adadaki ışıkları söndürmeyi başarsa da Havana’nın “Yeni Amerika” sömürgeciliğine karşı iradesini karartması zor görünüyor.

Ertuğrul Cingil / Haber7

YORUMLAR 2
  • HIDIR BUDUR 33 dakika önce Şikayet Et
    14ncü LUİ : “—Zafer için acele edenin, yenileceği garantidir”..
    Cevapla
  • Erkan 1 saat önce Şikayet Et
    Belli ki gucsuzden kolay çalıyor eeee hırsızlık iliklerine kadar işlemiş yazık üzülüyorum bu ülkeye.
    Cevapla