Bir iyi niyet suistimali ve HSYK seçimleri
Bir grup gazeteci arkadaşla birlikte AK Parti’nin Osmaniye ve Niğde mitinglerini takip etmiş gecenin geç bir saatinde İstanbul’a dönüyorduk.
“Dönemin Başbakanı” şimdinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hayli yorgun olmasına rağmen kendisine soru sorma isteğimizi geri çevirmedi, bizi kabul etti.
Gündem haliyle “paralel yapı” idi.
Cemaatin abla ve abilerinin kapı kapı dolaşıp CHP için oy istediği, kasetlerin tapelerin şantajların montajların havada uçuştuğu, yolsuzluk iddiaları kılıfıyla milli irade yolsuzluğuna girişenlerin Hazreti Peygamberi -haşa!- kamyon kasalarında gezdirdiği kirli çirkin ayıplı günahlı günlerdi.
Meydanlar ve kamuoyu araştırmaları Türkiye toplumunun bu sofistike darbe girişimine izin vermeyeceğini, torbadaki turbun büyüğünü de kirli ittifaka girenlerin başına çalacağını gösteriyordu ama henüz hiçbir şey belli değildi. Dengeler değişebilirdi, oyun içinde oyun olabilirdi.
Haliyle sorularımızın odağı hep paralel yapı oldu. Soruların sorgulamaya meylettiği de oldu. Dünün makul makbul meşru cemaatinin bugünün darbeye dahi cüret edebilen bir suç örgütüne nasıl dönüştüğünü, devlet içinde böylesi bir suistimale nasıl neden ne zaman izin verildiğini ve neden daha önce, mesela 7 Şubat MİT krizinin bir darbe girişimi olduğu apaçıkken harekete geçilmediğini de sorduk.
İşlerin geldiği nokta itibariyle şaşırmış üzülmüş olduğu her halinden her vurgusundan belli olsa da son derede kararlı ve inançlı görünüyordu “dönemin Başbakanı” Erdoğan.
Söyledikleri yaşanan bütün hikayeyi, paralel yapının nihai hedefini ve beş gün sonra yapılacak olan HSYK seçimlerinin neden Türkiye için hayati öneme sahip olduğunu da özetliyordu:
“7 Şubat girişimi işin görüntüde bir kırılmasıdır, asıl olay son referandumla alakalıdır. 2010 referandumu, onların dikkat ederseniz çok çırpındığı bir referandum oldu. Meğerse bu iyi niyetli değilmiş. Şimdi onları düşünüyorum. Niye iyi niyetli değilmiş? Çünkü o referandumda bunların tek hedefleri vardı. İdari ve adli yargıyı ele geçirmek. Ve bunu başardılar. Az veya çok başardılar. Ve ondan sonra 7 Şubat olayı gelir. Ondan sonra bu olaylar gelmeye başladı. Çünkü dinlersin ama dinlemenin bir de adli boyutu, yargıdaki boyutu var. Onun oradan tamamlanması lazım. Tamamlanmadığı zaman bir anlamı olmuyor. Onlar orayı hallettiler. Dolayısıyla yargıya bu iş gittiği zaman, orada da biz gereğini yapacağız dediler. Hem birincil mahkemede hem üst mahkemede çözmüş oldular. Üçayağını da tamamladılar. İşin istihbarat ayağı, emniyet ayağı, yargı ayağı.”
Bu cümlelerden anlıyoruz ki Başbakan sıfatıyla konuşan Erdoğan dahi o mekanizmanın hangi amaçla ve hangi adımlarla kurulduğunu ancak o vakitlerde bir bütün olarak görebilmiş.
Geri dönüp baktığımda benim gördüğüm şey de korkunç bir iyi niyet suistimali.
Her demokratik çoğulcu özgürlükçü ülkede olması gerektiği gibi Türkiye’de de toplum içindeki her tür sivil toplum yapılanmasının aynı çoğulculukla devlet içinde de yer alması normal ve gerekliydi. Yanlış olan, devletin yakın zamana kadar dindar insanlara karşı uyguladığı dışlayıcı, baskıcılayıcı hoyrat tutumdu. Onların önüne konulmuş bariyerlerin kaldırılmasından, kamu görevleri için onların da herkes gibi eşit şartlarda yarışmalarından, ve o pozisyona daha iyi ve donanımlı olan gelsin demekten daha doğru bir şey yoktu. Ahlaken de siyaseten de. Bugün için de, o gün için de.
Lakin karşımızda bu kadar sofistike, bu kadar sinsi ve gayri milli, her yeri sarmış bir örgütlenme olduğundan habersizdik henüz.