Beyrut'un imtihanı
Asırlardır gözyaşı ve barut kokusuyla sınanan kadim Doğu Akdeniz havzası, bir kez daha küresel senaristlerin yazdığı kırılgan bir paranteze hapsedilmek isteniyor.
Washington’ın diplomatik cilasıyla sunulması planlanan geçici ateşkes kararı, hakiki bir sulhun müjdesi değil; olsa olsa namluların soğuması ve yeni hesapların gözden geçirilmesi için tanınmış bir mühlettir.
Lübnan’ın masum halkı her gün enkazlar arasından dirayet devşirirken, Siyonist aklın masa başı oyunlarıyla sahada elde edemediği neticeyi diplomasi kılıfıyla hazırlama telaşı, basiret sahibi hiçbir vicdanın gözünden kaçmamaktadır.
Bu mutabakatın satır aralarına gizlenen şartlar, asıl niyetin Lübnan’ın egemenliğini tahkim etmekten ziyade, bölgeyi parçalı ve iradesiz bir denklemde tutmak olduğunu açıkça göstermektedir.
İsrail’in saldırganlığını meşrulaştıran ve Beyrut’u kendi iç dinamikleriyle baş başa bırakan bu emperyal vesayet anlayışı, geçmişten bugüne hiçbir yaraya merhem olmamıştır.
Tarih şahittir ki; sınırları masa başında cetvelle çizilen, adaletten ve ahlaktan yoksun diplomatik manevralar, yalnızca daha büyük fırtınaların habercisi olmuştur.
Mazlumların canı ve mukaddes beldelerin emniyeti, Washington koridorlarının iki dudağı arasına emanet edilemeyecek kadar ulvidir.
Artık herkes bilmelidir ki; bu coğrafyada Türk-İslam medeniyetinin asırlık adalet ve sulh mefkûresi hesaba katılmadan atılan hiçbir adım kalıcı bir nizam üretemez.
Geçici ateşkeslerle günü kurtarma peşinde koşanlar, er ya da geç bu toprakların asıl sahiplerinin şuuru ve diriliş iradesiyle yüzleşecektir.
Beyrut’tan Kudüs’e uzanan bu çetin imtihanda zafer; dayatılan mühletlere sığınanların değil, hakkın ve adaletin safında dimdik duranların olacaktır.