Attila İlhan’la Bir Konuşma
Türkiye’nin bütün okullarında 1986 yılında kıyametler kopuyor.
Başörtülü olarak değil okula gitmek, başörtülü birinin yakını bile olmak çok büyük cesaret işiydi.
Maksadımız genel olarak Attila İlhan’la böyle bir ortamı değerlendirmekti ve bu konuda onun düşüncelerini almaktı.
Attila İlhan’ı telefonla arayarak konuyu açtım, adımı soyadımı
söyledikten sonra, İlim ve Sanat dergisi adına kendisiyle
röportaj yapmak istediğimi söyledim.
İlhan şöyle dedi: “Pandaroza’dayım gel, bul beni.”
Şaşırıp kaldım; çünkü ben, Pandaroza’nın ne olduğunu ya da neresi olduğunu bilmiyordum ve bu Pandaroza’nın meşhur bir “şey”
olduğunu düşünerek, onu bilememekten dolayı kendimi suçladım.
Durakladığım için şaşkınlığımı zannederim fark etti ve tekrarladı,
“Yarın, gün boyu Taksim’de, Pandaroza’dayım, cam kenarındaki
şapkalı adam benim, öğlene doğru gel, bul beni…” dedi.
Telefonu kapattık, uzun uzun düşündükten sonra ertesi gün Hak-Yol
Vakfı’nın, üniversitede okuyan bursiyer öğrencilerinden Pandaroza’yı
sordum ve o gün, Taksim PTT’sinin birkaç bina kuzeyindeki o kafeyi elimle koymuş gibi buldum.
Şüphesiz Attila İlhan, Türkiye’nin solcu, sosyalist ya da sosyal de-
mokrat aydın profilinde birçok bakımdan son derece önemli bir isim,
değeri ve yeri tartışılmaz olan bir kişilik.
Solun hemen hemen bütün diğer kalemleri gibi tarihini, geçmişini bir kalemde silip atan ve kendisini aydın sanan, halktan koptukça halka tepeden bakıp caka satanlarından değil.
Cemil Meriç Üstat onun için, “Attila İlhan, kafası işleyen bir
çocuktur, oldukça kafası işleyen bir çocuktur ve iyi bir gazetecidir.
Mütefekkir değildir tâbi. Ama okumuştur ve birçok insana nazaran
birçok şeyler bilir, yani rastgele bir insan değildir Attila İlhan. Evet,
pamuk yumağı ile oynayan bir kediye benzettim Attila İlhan’ı.
Yu-
mak birden kaybolur sonra tekrar bulur, sonra tekrar oynar, teşhi-
sim budur,” demişti.
Röportaja başlamadan önce kendisiyle, uzunca bir sohbetimiz
oldu. O günlerde başörtüsü yasağı sebebiyle sokaklar, caddeler, okul-
lar, üniversiteler içten içe kaynıyordu.
Beyazıt Meydanı her gün öğrencilerin yasağı protesto sesleri ile
inliyordu.
Polis barikatları, öğrencilere kalkıp inen polis copları her
gün, her saat olağan hâle gelmişti.
Sohbetimiz sırasında Attila İlhan’nın bu yasak konusunda ne
düşündüğünü sordum.
İlhan’ın bu konudaki cevabı tarihî niteliktedir ve buraya not düşüyorum: “Rejim, sizi sıkıştırma konusunda her bakımdan yayı çok
fazla gerdi.
Ama biraz daha sabırlı olun, göreceksiniz, ne kadar germişse, aynı oranda yayı gevşetmek zorundadır ve günün birinde bu
yasakların hepsini kaldırmak zorundadır.”
Röportajı kasetten çözdüm ama Attila ilhan’dan şiir konusunda İlim ve Sanat Dergisinde yayımlayacağımız performansta, Türkiye’nin detaylı bir şiir “hikayesi” anlatımını bulamadık.
Doğrusu bu konuşmada Attila İlhan, Türkiye’de, şiirin tamamen kendi etrafında döndüğünü var saymıştı, sorularımı öyle bir perspektiften yola çıkarak cevaplamıştı.
Bu bakış açısını çok uygun bulmamıştık.
Bir de dikkat ederseniz cumhuriyet dönemi şiirimizde sadece bir kesim var, sadece Attila İlhan, iki isimden söz ediyor şair olarak.
Bu konuşmayı 1986 yılında, İlim ve Sanat dergisinin 10. sayısın-
da yayımlanmak üzere yapmıştım.
F. Karaçam: Cumhuriyet dönemi 1940 sonrası Türk şiirinin düşün-
ce kaynakları-temelleri hakkında görüşlerinizi anlatır
mısınız, bu konuda neler düşünüyorsunuz?
A.İlhan: 1940 şiirini değerlendirmem için, 1940’a nasıl bir şiirle
gelindiğini bilmek lazım. O dönemde şiire iki cereyan hâkimdir:
Biri, Kefalettin Kâmil, Ömer Bedrettin vb. öteki, sosyalist şiir cereyanı ki başlıcası Nazım Hikmet tarafından temsil ediliyor.
Birincisi ulusal, ikincisi evrensel şiirdir.
Ulusal, hececi, halk şiiri geleneğine, evrenseli ise, Maykovskinin konstrüktivist şiirine, onun üzerine, Marinitti’nin füturist şiirine yaslanıyor.
Görünüşte egemen olan, Nazım’ın şiiridir, yeniyi ve ileriyi o temsil eder.
Bu belki de Anadolu şairleri arasında Nazım çapında bir şair olmadığındandır.
M.Kemal’in ölümü, Nazım’ın ve şiirinin sanat dışı baskılarla ortadan kaldırılması yıllarına tesadüf etmiştir.
Millî şef dönemi genellikle sanıldığının aksine M.Kemal’in ulusal kültür politikasının devamı değil, karşıtıdır.
Dil ve tarih kurumlarını kurup, tarihçi ve dilcilerle bir çalışarak, ümmet bilincinin üstünde bir millet, yurt ve tarih bilinci oluşturmak peşindedir. Oysa millî şef döneminde yeni kültürün Yunan- Latin kökenine dayalı, Batılı bir kültür olması yolu seçilmiştir.
F. Karaçam: Anlamadım, çok ilginç bir şey söylüyorsunuz, bu konuyu biraz daha açar mısınız?
A. İlhan: Elbette açarım, memnuniyetle açarım mesela klasikler bunun için çevrildi, liselere Yunanca, Latince dersleri bunun için kondu.
Yunan-Latin Klasikleri bu yüzden ders diye okutuldu, yine bu yüzden M. Kemalin uluslaşma bilincini pekiştirmek amacıyla ortaya attığı dil devrimi, Yunan-Latin tabanına bağlı, Batılı bir kültürün meydana çıkması amacına kullanıldı.
Dile yerleşmiş Osmanlıca kelimeler, Selçuklu-Osmanlı kültür bileşimine mecburi göndermeler yaptığı için bunlar tasfiye ediliyor, yeni Batılı kültür için hiç bir çağrışım yükü olmayan çıplak kelimeler üretiliyordu.
Şimdi 40 sonrası şiirine gelebiliriz: Millî şef yönetiminin kültür politikası, tasfiye edilmiş toplumcu ve ilerici şiirin yerine bu “yeni” kültür politikasına uygun, yeni ve “ilerici” bir şiir önermek zorundaydı.
F. Karaçam: İsmet İnönü yani milli şef sizin ilerici şiir dediğiniz toplumcu şiire karşı mıydı?
A.İlhan: Şimdi şöyle, bu karşıtlık çok açık bir şekilde ilerlemiyor ama tüm uygulamalar o şekildedir.
Ayrıca birinci Yeni Garip şiiri, çok önemli bir görev yüklendi, 1940’lardan itibaren 1950’lerin ortalarına kadar Türkiye’de resmî şiir Garip şiiridir.
Başka bir deyişle, faşizan CHP diktası döneminin Yunan, Latin kökenli Batı taklidi şiiri, Türkiye’nin yeni şiiri olarak önerilmiş, Halkevleri ve Köy Enstitüleri aracılığıyla bütün yurda yayılmıştır.
Bu şiir, bol miktarda çevrilmiş Yunan-Latin klasiklerinden bir de yüzyılın başlarında Batı’da epeyce gürültü koparmış sürrealistlerden ilham alıyordu.
Bireyci, bireysel, küçük bir burjuva şiiriydi.
Dünya savaştan yıkılırken bunlar, “küçük adam”ın yaşama sevincini anlatmaktadır.
Bu şiire, 1950 yılları ortalarına doğru, “Mavi Hareket” olarak ben başkaldırdım.
Bu hareket, ulusal bir kültür bileşimi öneriyordu.
Bu kültür bileşimi, tarih, toplum, yurt ve iktisat bilinci içinde geçmiş Selçuklu-Osmanlı kültürüne yaslanarak üretilmeli ve toplumcu olmalıydı.
Gençler harekete oldukça alaka gösterdiler, büyük bir patırtı koptu. Sağdan çok ısrarlı ajanlık iddiaları karşısında Mavi Hareketine katılmış olan şair, hikâyeci ve yazarlar ilk amaçtan uzaklaşarak önce Pazar Postası Gazetesi, sonra da Yeni Dergi (Memed Fuad) çevresinde, suya sabuna dokunmayan, İkinci Yeni şiirini geliştirdiler.
İkinci Yeni, Garip şiirine tepki olarak, benim yeniden devreye soktuğum imge yani, İmaj Sistemini boşa çalıştırıp şiirden manayı kaldırarak tam anlamıyla biçimci bir şiir oluşturuluyordu.
Bunu teşhis edip onlara karşı da bayrağı açan ben oldum.
Macera 70’li yıllara dek sürdü.
O yıllarda bu defa slogancı, bağırgan, hatta küstah bir tavırla ortaya çıkan sosyalist gerçekçi şiirin tozu dumanı arasında kaybolup gitti.
Birinci Yeni, İnönü; İkinci Yeni ise Menderes yönetimlerinin şiiridir.
F. Karaçam: Şiirle ilgili bir özet geçmiş olmalısınız.
Benim size esas sormak istediğim son yıllardaki düşünce dünyamızın seviye ve kalitesi.
Nasıl buluyorsunuz düşünce dünyamızın kalitesini?
A. İlhan: Düşünce dünyasında son yıllarda büyük bir gelişme olmuştur. Evvelce kanunlarla korunan resmî gerçekler vardı.
Bunlar sağdan da soldan da tartışılır oldu.
O zamana kadar Türkçeye intikal edememiş, yine sağdan da soldan da birçok kitap yayımlandı.
Bunun müthiş bir kültür hazımsızlığına yol açtığını kabul etmemiz lazım. 70’li yıllar boyunca yaşadığımız sosyal çalkantıların sebeplerinden birisi lümpenleşme, birisi dış tahrikler ise birisi de bu kültürel hazımsızlıktır.
Çünkü kısa zamanda, çeşitli kitapları okuyan gençler şaşılacak bir kolaylıkla, şematik çözümler buluyor, bu çözümlere dogmatik bir inançla bağlanıyordu.
Hâlbuki demokrasi, fikir özgürlüğü, önce bu dogmatikliğin reddi demektir.
1970’li yıllarda (belki hâlâ şimdi) çeşitli aydın hizipleri hem
dogmatiktir hem hoşgörüsüzdür.
Sanıyorum ki bunda neyi
savunduklarını yeterince bilmemeleri önemli rol oynar.
Ferman Karaçam / Haber 7