İzlanda’yı nasıl fethetmiştik?
NATO zirvesinin en çok konuşulan liderlerinden biri İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadöttir oldu. Bütün liderler gibi Bayan Frostadöttir de mehter marşı ile karşılandı. Makam aracından indiğinde yüzünde tedirginlik ve şaşkınlık karışımı bir ifade vardı. Kendisini kapıda bekleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Emine Erdoğan’ı görünce o ifade yerini rahatlığa bıraktı.
Genç Başbakan, ne kadar farkındadır bilinmez ancak, Mehter eşliğinde dünyanın dört bucağına yayılmış olan Osmanlı ordusu, bir zamanlar onun ülkesine kadar ulaşmayı da başarmıştı.
Tam olarak 399 yıl önce bugünlerde…
1627 yılının 20 Haziran’ından 16 Temmuz’una kadar geçen 26 gün boyunca…
İzlanda, Türk egemenliğinde kaldı.
Hikaye hayli uzun, elden geldiğince kısaltarak anlatalım.
1627’nin Mayıs ayında, 12’si kadırga olmak üzere 15 gemilik bir filo, Küçük Murat Reis komutasında Salé’den (bugünkü Fas) hareket etti. Manş Denizi geçip Danimarka ve Norveç kıyı savunmalarını bastırarak 20 Haziran’da İzlanda’nın Doğu kıyılarına ulaşan donanma, ülkenin bir bölümünü işgal etti.

Küçük Murat Reis, 16 Temmuz’da ganimetler ve köleler alarak tekrar yola çıktı, 27 günlük bir seyahatten sonra Sale’ye döndü. Bu olay, İzlanda tarihinde “Türk Kaçırmaları” (Tyrkjaránið) olarak bilinir.
Bundan, ilk kez yirmi yıl kadar önce söz etmiştim. O zaman bizdeki bazı cahillerin, “İzlandalılar tabii ki bizi sevmez, korsanlık yapmışız, adam kaçırmışız” diye kavanoz kafalı analizler yaptığını hatırlıyorum. Oysa tarihin -özellikle de tarihin- bağlamı ile beraber okunması gerekiyor.
O zamanlar, yani 17. Yüzyılın başında, dünyada ne ulus devletler vardı ne de uluslararası hukuk. Korsanlık, devletlerin “olağan” gelir kalemlerinden biriydi. İngiltere, İtalya, İspanya, Hollanda, Malta, Osmanlı… hepsinin korsan filoları vardı. Hatta donanma, bir bakıma bu filoların toplamından oluşurdu. Devletler, kaptanlara ve gemilere korsanlık için yetki belgeleri verirdi. Aslında bizim “coğrafi keşifler” dediğimiz de bir tür kıyı yağmacılığı ve korsanlıktan başka bir şey değildi.
17. Yüzyılın başında devletler arası deniz savaşlarının ana sahnesi Akdeniz’di ve Akdeniz’de Türk denizcilerinin açık bir üstünlüğü vardı. O dönemde Tunus ve Cezayir, Osmanlı egemenliğindeydi. Fas ise -coğrafyanın da yardımı ile- direnmiş, bütün olarak Osmanlı egemenliğine girmemeyi başarmıştı.
Ancak Osmanlı etkisi, Fas’ın en önemli liman kenti Salé’de bağımsız bir Salé Cumhuriyeti kurulmasını sağladı. Korsanlar tarafından kurulan Salé Cumhuriyeti, Osmanlı’ya bağlı Cezayir ve Tunus Dayılarından özel destek alıyordu. İşte İzlanda’yı fetheden donanma da Tunus ve Cezayir destekli bir karma Osmanlı donanmasıydı.
Gelelim işin en bomba tarafına…
İzlanda fatihi, Osmanlı Amirali Küçük Murat Reis… Aslında bir Hollandalı idi!
Asıl adı Jan Janszoon’du. 1570 yılında Hollanda’nın Haarlem şehrinde doğmuştu. Önce Hollanda sonra İspanya devleti adına korsanlık yaptı. Bir parantez açıp diyelim: Bizim yarım akıllılar Osmanlı’yı aşağılamaya kalkıyorlar ya hani, adamın Hollanda ve İspanya devletinden özel korsanlık izin belgesi varmış, o kadar yani!
Parantezi kapatıp, Jan Janszoon’a dönelim. İspanya adına savaşan Hollandalı denizci, 1618’de Kanarya Adalarındaki Lanzarote savaşında Türklere esir düşüyor. Esareti sırasında Müslüman olup Türklerin arasında katılıyor.
Kendisini esir alan Süleyman Reis de esasen bir Hollandalıdır. Ivan Dirkie de Veenboer adı ile korsanlık yaparken Cezayir’de Müslüman olmaya karar vermiş, 1617 senesinde donanması ile beraber payitaht İstanbul’da gelerek Sultan I. Ahmed’e bağlık yemini etmiş.
Küçük Murat Reis de “Türk olduktan” sonra, kendisi gibi Hollanda kökenli bir Türk olan Süleyman Reis’in desteğini alıyor. Hem Salé’nin valisi oluyor hem de İzlanda Seferi gibi başarılar kazanıyor..
15 gemilik bir filonun İzlanda’ya kadar ulaşıp kayıpsız geri dönmesi gerçekten de başarı. Çünkü yol boyunca İngiltere, İspanya, Hollanda, Danimarka ve Norveç donanmalarını aşmak gerekiyordu. Ayrıca, İzlanda’nın gelmiş geçmiş en savaşçı toplum olan Vikinglerin ana vatanı olduğunu da akılda tutmak gerek.
Sanıyorum tarihin bu küçük sayfasından çıkarılacak bazı önemli dersler var…
Birincisi, Cumhuriyet’ten önceki devletimiz olan Osmanlı İmparatorluğu, sandığımızdan daha derin ve güçlü bir devletti. Nüfuz alanını dünyanın öbür ucuna kadar genişletebilecek çok özel yöntemlere ve yönetim modellerine sahipti.
İkincisi, “Türkler denizciliği bilmezler” önermesi düpedüz yalandır. 16. Ve 17. Yüzyıl boyunca Akdeniz’in hakim gücü Türk denizcileriydi, tüm denizciler Türkler ile beraber olmak isterdi. Üstelik bu düzeye sadece 500 yılda ulaşmışlardı. Çaka Bey’in ilk Türk donamasını kurduğu tarih 1081’dir. Asya içlerinden Akdeniz’e ulaşan bir kavmin, bu kadar kısa sürede denizde hakim güç haline gelmesi son derece önemlidir.
Üçüncü nokta ise bu başarının sırrı ile ilgili. Bizde Türklük prensip olarak kanla, genetikle, etnik kökenle ilgili bir şey değildir. Türküm diyen herkesi Türk kabul ederiz. Bir de tabi İslamlık ile Türklük iç içe geçmiş kavramlardır. Avrupa’nın kollektif hafızasında Türk ile Müslüman aynı şeydir. Bu olgu, Osmanlı’nın sadece büyümesini değil, gerçek bir medeniyet haline gelmesini de kolaylaştırmıştır.
-
Hüseyin Yıldırım 5 saat önce Şikayet EtTebrik ve teşekkür ederimBeğen Toplam 4 beğeni
-
Zeki 5 saat önce Şikayet EtGelmiş geçmiş en savaşçı toplum Vikingler mi? yoksa toplumlardan birisi mi?Beğen
-
:rtuğrul 6 saat önce Şikayet EtTeşekkür ederim. Bilmiyordum.Beğen Toplam 2 beğeni
-
KORSAN 8 saat önce Şikayet EtŞimdide büyük devletler korsanlık ve haydutluk üzerine kurulu, değişmedi legalın 3 katı ilegal işler dönüyürBeğen Toplam 5 beğeni
-
Tahsin 8 saat önce Şikayet EtAyrıca bu olaydan dolayı 1981 yılına kadar İzlanda da Türk öldürmenin suç olmadığı anayasa güvencesi altında serbestiyeti ve teşviki vardıBeğen Toplam 2 beğeni