Ulusun devletini aramak
1989'da bir devrim yaşandı.
Dünya ulus devlet denen ve merkezi otoriteyi alabildiğine kullanmayı öngören, modernleştirici, bunu sağlamak için bürokrasiyle işbirliği yapan, gerektiğinde ordu kullanan ve demokrasiyi göz ardı eden, tamamen milliyetçi bir zeminde yükselmiş modelleri yavaş yavaş mahkûm etmeye başladı.
Bunu sağlayan önemli teknolojik gelişmeler vardı. Elektronik ve iletişim alanında ortaya çıkan yenilikler o ulus devletlerin ve izledikleri modernliğin en önemli parametresi olan zaman-mekân ilişkisini hallaç pamuğu gibi atıyordu. İnsanlar artık akışkanlık kazanmış, coğrafyalar arasında hareket eder hale gelmişti. Söz konusu hareket ve akışkanlık (buna "harkışkanlık" diye bir karşılık da önermiştim o yıllarda) fark, tanıma, kimlik politikalarını iyice yüze çıkarmıştı.
Böylece tek etnisiteli, bir dilli, alabildiğine homojen olsun diye farklılıkları yok sayan, onları kurucu öğenin kimliğini benimsemeye zorlayan anlayış tarihin damına atılmıştı. Ama kâğıt üstünde. Ulus devlet kavramının bittiğine asla inanmadım. İşin içinde zehirli bir zihniyet olduğu kadar müthiş bir iktidar vardı. Vazgeçilmesi zordu. O nedenle yumuşak ulus devlet sonrası dönem diye nitelendirdiğim bir zamana geçildi, ama kısmen, ama zorla.
***
Türkiye ulus devletini geç kurdu. Çok geç kurdu. İmparatorluğun kurucu unsuru 20. yüzyılın ilk on yılına gelene kadar bir etnisite olarak görülmüyordu. Namık Kemal'in bu konuda İngiltere'de karşılaştığı olay açıklayıcıdır. Milliyeti sorulan Kemal önce Osmanlı, sonra İslam neden sonra ısrar üzerine hatırlayarak Türk olduğunu söyler.
Köşe yazısının tamamını okumak için bu linki kullanabilirsiniz
Hasan Bülent Kahraman / Sabah