Karışık duygular içinde bir bayram
çünkü Allah Teâlâ bu günlerde kullarına müstesna lütuflarda bulunmakta, rahmet kapılarını sonuna kadar açmakta, af ve mağfiretini, temizleyen ve hayat veren yağmurlar gibi yağdırmaktadır. Buna sevinmemek, bundan dolayı mutlu olmamak mümkün değildir.
Belki öteden beri, ama ateş düştüğü zaman düştüğü yeri yaktığı için bugün, kendi zamanımızda ve kendi dünyamızda mazlum ve mağdur insanları ve bunların içinde İslam ümmetinin hal-i perişanını düşününce de üzülmemek, ağlamamak, yanmamak mümkün olmuyor. Bayramdır diye sevinirken birden bu durum hatıra geliyor, bayram neşesini gölgeliyor. Tabii yalnızca üzülmek ve ağlamak yetmez, kavli ve ameli dua da gerekir. Kavli (söyleyerek) dua malumdur. Amelî dua ise bu perişan halden kurtulmak, adaleti ve huzuru dünyaya hakim kılmak için herkesin elinden ne geliyorsa onu yapmasıdır.
Ben bu bayramda bir başka güzel duyguyu da yaşamaktayım ve içimden 'bu bayram aynı zamanda mağdurların kurtuluş bayramı' demek geliyor.
Hayalimde iki manzara canlanıyor: Birincisi laikçilerin egemen olduğu, ikna odalarının harıl harıl çalıştığı zulüm günlerinden birinde bir tıp fakültesinde, başı örtülü bir kızımızın, asistanlar tarafından ağzı kapatılarak bastırılan feryadı ve yaka paça dışarı atılışı. İkincisi son yıllarda ve günlerde başörtüsü yasağı zulmünün kaldırılmasıyla hemen her yerde örtülü ve örtüsüz insanlarımızın yanyana oturmaları, çalışmaları, insanca, dostça ilişki içinde olmaları. Bu ikinci manzaraya ülkemizde iki tepki var: Birincisi 'hak yerini buldu, böyle olması gerekirdi, insanların nasıl giyineceklerine, nasıl örtüneceklerine laik devlet karar veremez; bakın serbestlik geldikten sonra bu yüzden ne kaos oldu, ne dışlama, ne ayrımcılık, ne kutuplaşma ne de kavga' diyenlerin tepkisi (tavrı). İkincisi laiklik (dini) elden gidiyor, şeriat geliyor, yaşam tarzımıza müdahale ediliyor, mahalle baskısı var, bunun sonu kaos' diyenlerin tepkisi.
Devamı için tıklayın >>>