Dünyanın en kolay şeyi...
Dünyanın en kolay şeyi çatışmaktır
Hele kanınız deli akıyorsa; karşınızdaki kim olursa olsun, anlık bir öfkelenme ve akıl tutulması ile sonrasını düşünmeden, fiziksel mücadeleye giriverirsiniz. O, saniyelik an, çatışmadan sonra sizin göreceğiniz zarar kadar karşınızdakinin uğrayacağı tahribatı düşünmeye, muhatabın kişiliğini-kimliğini anlamaya, yaşanacaklardan dolayı her iki tarafın anne-baba, kardeş, eş ve çocuklarının uğrayacağı travmayı hesap etmeye yetemeyecek, okun yaydan çıkması kadar kısadır.
Çatışma anı ancak aklın, basiretin ve sağduyunun tedavülde olmadığı “bireysel histeri” ile açıklanabilir. Neyse ki yaşananlar münferittir ve toplumsal boyutu yoktur.
Fakat yaklaşık otuz yıldır yaşadığımız “terör” süreci âdeta “sosyal histeri” şeklinde yayıldı ve toplumda kırılmalara yol açarak derinleşti.
Bireysel akıl tutulmaları anlaşılabilir ve psikolojik olarak anlamlandırılabilir. Ama otuz yıla yayılmış bu “sosyal akıl tutulması”nı anlamlandırmak ve mantıklı bir yere oturtabilmek gerçekten müşkül bir durum. Üzerinden, konjonktürün dumanını dağıtıp sağlıklı bakışı sağlayacak üç-beş yıl geçtikten sonra çatışmanın absürtlüğü, toplum tarafından daha da belirgin algılanacaktır.
...
Baştaki “Dünyanın en kolay şeyi çatışmaktır” önermesinden sonra “dünyanın en zor şeyi barışmaktır” çıkarımını bekliyor olabilirsiniz.
Hayır, boşa beklemeyin.
Otuz yıl, düşünmek için yeterince uzun bir süre. Sosyal yorgunluk da cabası. Türkiye şartlarında sulh ortamının hakim olması birtakım çevrelerin beklediği ve umduğu gibi zorlu ve çetin olmayacak. Tam aksine kolay olacaktır. Çünkü bu topraklarda yaşayan toplulukların genlerinde, kan davaları bile sonsuza kadar sürdürül(e)mez.
Türkiye'de kahir ekseriyet, nihayet gelebildiğimiz, silahların sustuğu şu sükunet ortamından geriye dönüşe, sebep her ne olursa olsun artık razı gelmez. Şundan eminim; herkesin demokratik haklarını çekincesizce kullanabildiği gün kazanacağımız şey ortak geleceğimiz olacaktır.
Çözüm sürecinde “Bazı çatlak sesler var” dediğinizi duyar gibiyim.
“İhtiyatı elden bırakmamalıyız” diyenleri ayrı tutarak, onları tarif edeyim size;
Kendinize sorduğunuz en basit soruları yönelttiğinizde, onların frekans dışında yani sağır olduğunu farkedersiniz.
Aynı lisanı konuşur ama kendinizi anlatamaz ve duyuramazsınız. Çünkü sizin ses eşiğinizde, düşünce ekseninizde değildir.
Her davetinizde kalbinizin kapsama alanının dışına kaçıp durur.
Ortak zaman dilimindesinizdir ama çağdaşınız değildir.
Sizler yüz yıl sonrasını tahayyül etmenin sınırlarını zorlarken onların geçen yüzyılda kaldığını görür ve kederlenirsiniz.
Ortak gezegende lâkin farklı dünyalarda yaşıyorsunuzdur.
Aynı büyük gemide yol alsanız da, geminin rotasının ters istikametine koşmaktadır.
Fazla değil, sıradan bir satranç oyuncusu kadar strateji bilmesini beklerken düz mantığın düzlüğünde kısır döndüğünü fark etmenin azabıdır çektiğiniz.
Beynin kıvrımları yerine, hamasetin kaba kalabalığında ve ana arterlerinde dolaşmaktadır.
Siz büyük resme yönelirken o küçük resme odaklanmakta bile zorlanacaktır.
Siz ufka bakma çabasındayken o ayak uçlarını göremeyecek kadar miyoptur.
Sizler yarınlara odaklanmışken, onlar ayağına yakın geçmişin prangalarını takmakla meşguldür.
Siz kubbe dedikçe o habbe diyecektir.
Ona bir katır yükü arak (rakı) yollayıp, Geyikli Baba tavrı bekleyin. Göreceksiniz zil zurna sarhoş olup ortalığı dağıtacaktır.
...
Keşke bu insanlar geçen yüzyılın yüzeysel, üstelik hastalıklı parametreleriyle değil de bu topraklardaki 1320'li yılların paradigması ve tasavvuru ile düşünebilselerdi. İbni Battuta'nın anlattığı Anadolu'yu anlamaya çalışsalardı. Orhan Gazi'yi ve Bursa'yı Halil İnalcık'tan okusalardı.
...
Daha önceki yazılarımdan birinde terörle ilgili “Gelecekte çocuklarımız ve torunlarımız otuz yıldır işlediğimiz bu dramatik aptallığa acı acı gülecekler” demiştim. Bu günden bakarak, fazla uzak değil iki-üç kuşak kadar yakın gelecekte sadece iki harfin yer değiştirmesi yüzünden (TürK- KürT) on binlerce insanın öldüğünü torunlarımıza izah edemeyeceğiz. Gelecekteki o günün paradigması ile otuz yıldır yaşadıklarımıza bakıp biz dedelerini ‘aptal ve salak' olmakla suçlayacaklar.
Zaman adlı nehir, bu gün ‘hayati derecede mühim' gördüğümüz teferruatların tamamının üzerinden akıp, geriye o gün için öne çıkacak ‘önemli tortu'ları bıraktığında en azından ben bu yazıyı koyacağım önlerine.
...
Bir de şu bölünme mevzusu var ya;
İstanbul, Antalya, Bursa, İzmir... için ataları toprağa düşmüş bir Kürt ondan vaz geçer, oraya pasaportla girmeye razı olur mu sanıyorsunuz?
Dünya Mersin'e giderken bizim tersine gitmemiz mümkün mü?
Türkler, Kürtler ve sair azalar basiretten bu denli yoksun olabilirler mi?
Kürede gelinen ölümcül ve pik yapmış karmaşık rekabet düzeyinde, istisnasız aklı başında herkes bölgesel örgütlenmelerle birleşmeye giden yolları mamur etme telaşı ve çabasındayken, bizler güç birliği yapmak dururken tersine gidip bölünecek miyiz yani?
HADİ BE!
KISA MESAJ HATTI:
Hangi yetim okşayacak başıyla,
Avuç içlerini bir yetişkinin.
İhsan Toy- Haber 7
İhsantoy@tasam.org
https://twitter.com/caricare1773
-
Ahmet 4 ay önce Şikayet EtBence dünyanın en kolay şeyi yalan söylermekBeğen