Senin yerin müze değildir...
Yok, “dindar nesil” yetiştirmek isteyenler ile “kindar nesil” yetiştirenlerin arasındaki topa girmeyeceğim. Demokrasilerde bunun çözümü gayet basittir. MİT olayını da pas geçiyorum. Gündem dışı kalmak pahasına gündeme abanmayacağım.
Onun yerine Yeni Şafak’taki bir yazısında (lütfen tıklayıp okuyunuz) “Beni paketleyip müzeye koyabilirsiniz. Orada rahatça tozlanırım.” Diyen sayın Mustafa Kutlu’ya buradan bir mektup yollayacağım.
...
Mustafa Abi,
Bakma sen teknolojinin gelişmesiyle zamanın hızlı aktığına. Her hızlı akış, tepe (pik) noktasına ulaştıktan sonra gittikçe yavaşlama eğilimi taşır. Bu hem fizik hem de sosyal bir norm değil midir?
Helezonlar geniş dairelerden içe/merkeze doğru önce yavaşça salınır sonra hızlanarak gelirler. Gittikçe küçüldüğü için çemberin iki ucu arasındaki mesafe kısalır ve ufalan daireler gelip bir noktada birleşirler. Peki o noktadan sonrası ne olur? Zaman tekrar bir döngü ile hızlıdan yavaşa ve içten dışa doğru akmaya meyleder. Helezonlar arasındaki mesafe ve uzaklık yeniden artmaya başlar.
Üst paragrafta anlatılan durum konjonktürel “yeni dünya” algısından çok “yalan dünya”dan “gerçek hayat”a uzayan bir perspektifi ifade eder.
Gündelik hayatta her şeyi daha hızlı ve çabuk yaptığımız (hâllettiğimiz) için “zamanın akış hızı algımız” değişir sadece. Makro ile mikro evrenin sınırlarını; makroda “en yükseğe, en ileriye, en uzağa ve en genişe...” doğru arayan insanlık, mikroda “en içi, en engini, en geriyi ve en darı...” yoklayıp zorlamıyor mu? İçe ve dışa açtığı her kapı onu binbir kapalı kapının olduğu başka bir odaya sevk etmiyor mu?
Her şey sathi olarak değişse de öz hep aynı. İktisat ile siyaset (tercihe göre ekonomi ve politika) didişip birbirine hakimiyet kurmaya çalışırken, yaşananları hâlâ sosyoloji anlamlandırmaya çalışmıyor mu? Teknolojik kullanım artınca fizyolojimiz mi değişti? Parmaklarımız aşırı tuş kullanımından uzayıp transformasyona mı uğradı? İnsanlık kadar kadim “ben kimim?”, “nerden geldim?” ve “nereye gidiyorum?” soruları tedavülden mi kalktı?
Ne değişti ki?
“Nasıl?” sorusunun peşinde alelacele koşan bilgin ile “Niçin?” sorusunun ardından, her bulduğu cevabı sindirerek aheste yürüyen bilge yer değiştirmediyse değişen ne?
“Tebdil, tağyir, tahrif, tahvil, tahfif” kavramları buhar makinasının icadından önceki “eski dünya”da pasifti de şimdinin “yeni dünya”sında mı aktif oldular?
Değişen sadece tarz ya da biçimdir. Esas değil usuldür yani. Öz ve töz (hakikat) ise kadim yerinde muhkem durumunu muhafaza et(tir)mektedir.
Kaldı ki, kalp atışlarımız bile ilk günkü ritminde seyrediyor. Öz değişmiyorsa sözün değişimi ne ifade eder ki!
Mustafa abi,
Daha önce de demiştim
“Yeni; ideal bir reklam sloganıdır”.
Seni paketleyip müzeye koyamayız.
Yerin orası değil ancak gönüllerimizdir.
Üstelik burada tozlanmak da yok.
| KISA MESAJ HATTI |
|
Endişeye mahal yok, |
İhsan Toy - Haber 7
ihsantoy@tasam.org
-
engin temiz 13 yıl önce Şikayet Etkitap tutmak gazete okumak vs. her iki yazıyı da severek okudum. şunu bilmenizi isterim ki, bu teknolojiler bu tüketim çılgınlıkları bizi mutlu etmiyor. ben de bişeye muhalifim. ihtiyacım olmadıkça "gezeyim,göreyim,vakiy geçireyim" gibi bir sebeple AVM lere gitmiyorum.keşke buna da değinebilseniz. yada TV lerde dönüp duran BAL mı yoksa yeni bi tür sahtekarlıkmı olduğuna bir türlü izahat getiremediğimiz şüpheyle baktığımız reklamlara... dilerim,isterim ki "reklamverenlerden" çekinmeden bu konulara da değinesiniz. şöyle bir durum var, teknolojiye ve yeni bişeye muhalif mi kalmalıyız? yoksa bunu doğru ve faideli bi şekilde kullanmayı mı hedef edinmeliyiz...?Beğen