Halka güvenen-güvenmeyen partisi
Aslında psikolojinin, psikiyatrinin, sosyal psikolojinin konusu bu: Toplumlar, en azından toplumun bir bölümü, değişimden neden korkar, neden tepki gösterir?
Bakın, hep aynı örneği veriyorum ama, 1776’da Amerika’daki Britanya kolonileri kendi bağımsızlıklarını ilan ettiklerinde bir ‘cumhuriyet’ kuruyorlardı ama kurucu babaların yazdıklarına bakarsanız, ‘cumhuriyet’lerini ‘demokrasi’den ayrı bir şey gibi görmüyorlardı. Nasıl görsünler ki zaten, onlara göre Cumhuriyet basitçe ‘Halkın egemenliği’ demekti, eh halkın egemenliği de ancak demokrasi yoluyla mümkün olabilirdi.
Amerikan Devrimi’nden 25 yıl sonra, kurucu babalardan Thomas Jefferson Başkan olmak için kampanya yürütürken, “İnanıyorum ki” demişti, “Cumhuriyetimizde ve dünyaya cumhuriyetçilik akımının ulaştığı her yerde sonunda iki siyasi parti olacak, halktan korkanlar partisi ve halktan korkmayanlar partisi.”
***
Türkiye’de de Cumhuriyet devrim sonucu kuruldu. Kuruldu ama Cumhuriyet’i kuranlar ‘halk egemenliği’ni çok da önemsemediler, bunun gerçekten gerçekleşmesi için hemen hemen hiçbir şey yapmadılar.
Yani bir anlamda Cumhuriyet bizde iki partili değil tek partili doğdu, Thomas Jefferson’un kehanetinin tersine: Bizde sadece halktan korkanlar partisi oldu, halktan korkmayanlar partisi olamadı.
1950’de çok partili rejime geçilirken ‘devrim’ anayasasında hiçbir değişiklik yapılmadı; oysa bu anayasa halk egemenliğini yıllarca engellemiş olan anayasaydı. 1950-60 arası ülkeyi yönetenler de halktan korktular son kertede, gerçek demokrasiyi, halka güvenen demokrasiyi kurmak için kıllarını kıpırdatmadılar. Kendilerinin iktidarda olmasını demokrasi için yeterli saydılar.
1960’taki darbeden sonra bize bir nevi, ‘kuvvetler ayrılığı’ modeli geldi; bu da aslında halk egemenliğine gidecek yolun altyapısıydı ama sistem hâlâ ‘halktan korkmaya’ devam ediyordu; cumhuriyeti kuran parti sistemin kendisi olmuştu. Sistemin içine ‘denge ve fren’ mekanizması olarak sokulan yüksek yargı organları ‘halktan korkma ideolojisi’nin başlıca taşıyıcısı oldular. Bu arada ordu da kendini ‘sistemin sigortası ve halktan korkan cumhuriyetin koruyucusu’ konumuna getirdi.
Bu anlatmaya çalıştığım düzen 12 Eylül darbesiyle iyice pekişti.
Bugün bu pekişmiş sistemin bir duvara çarpmasını bekliyoruz. Duvar yakın, gören gözler görüyor, çarpışma da kaçınılmaz.
Ya sistemimizi çarpışma olmazdan önce elbirliğiyle değiştireceğiz, ya da çarpışmadan sonra. Seçim bizim.
Değiştireceğiz dediğim de öyle acayip bir devrim falan yapmayacağız. Yapacağımız tek şey, sistem içinde halka güvenmemeyi kural haline getiren unsurları halka güveni kural yapan unsurlarla değiştirmek.
Bu ülkede gördüğünüz aksaklıklara biraz yakından bakın: Halka güvenmemenin her şeyin merkezinde olduğunu fark edeceksiniz.
Eminim içinizden bazıları, ‘Eğitimsiz halka nasıl güvenelim’ diye başlayan cümleler kuruyor şu anda.
Bu benim hiçbir biçimde saygıdeğer bulmadığım bir görüş ama demokrasilerde bunu savunmak serbest. Önemli olan bu fikrin eşit bir rekabet ortamında savunulması. Oysa bizde eşitlik yok; sistemin kendisi, kullanmayı sevmiyorum ama ‘devlet’ halka güvenmemek üzerine kurulduğu için bu görüşün tersini savunanlar kendilerini eşitsiz bir konumda buluveriyorlar.
Çok ısrar ederlerse askerin darbe yapacağından, yargının kurumsal muhalefete geçeceğinden korkuyorlar.
Mesele biraz da bu
İsmet BERKAN / Radikal
ismet.berkan@radikal.com.tr